türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-05-05

Türk Edebiyatı Dergisinde Necip Fazıl Dosyası


Türk şiirinin hiç şüphesiz en büyük isimlerinden biri olan Necip Fâzıl aramızdan ayrılalı tam otuz yıl oldu; fakat hatırası taptaze. Onun ismini çeşitli vesilelerle anmadığımız gün yok gibi. Ya şiirlerinden bir mısra dilimize takılır yahut esprilerinden birini anlatır, gülüp neşeleniriz. Necip Fâzıl olmasaydı, eminim, sadece edebiyatımız değil, hayatımız da yoksullaşırdı.
Başkasında bizi çok rahatsız edecek şişkin “ben” duygusu onun yaratılışının olmazsa olmazı gibiydi; rüzgârın önünde sürüklenen iradesiz ve tepkisiz kalabalıkların yitirdiği hayatiyetin tamamı onda toplanmıştı sanki. Kendisini kalabalıkların kaybedilmiş şuuru gibi hisseder, “Durun kalabalıklar!” diye haykırarak onların yerine de en yüksek perdeden haykırırdı.
Necip Fâzıl’ı sınırlı küçüklükler değil, sınırsız büyüklükler ilgilendiriyordu. Bunun için bütün meselelerimize “mutlak olan”ın adesesinden baktı. Beyni “zonk zonk sızlayan” bir mistikti; varlığı parçalayarak anlamaya çalışan bir filozof değil, yekpâre olarak kavramaya çalışan bir şair, bir vecd insanıydı. Gözlerini bir imparatorluk coğrafyasında açıp şuuru aydınlığa kavuştuğunda kendisini eskisine göre çok küçük bir ülkenin vatandaşı olarak bulan trajik bir neslin beyni yaralı bir ferdi olarak konuştu. Bir dünyanın, bir hayat tarzının, bir kültürün toptan inkâr edildiğini görmüş, kökten kopuşun, gitgide küçülüşün acılarını yaşamıştı. Olup bitenin farkına varabilen birkaç kişiden biriydi o, belki de tekti. Hiçbir zaman bir üçüncü dünyalı gibi “mazlum” edası takınmadı, büyük bir imparatorluğun ve büyük bir kültürün mirasçısı, daha da önemlisi, büyük bir dinin mensubu olduğunun şuurundaydı, bunun için mağrur ve kendinden emindi. Şiiri de, aynı şekilde, erkek sesli, yani yakınan değil, meydan okuyan bir şiirdi.
Bu sebeple büyük şairi, vefatının 30. yılında yeniden değerlendirmek istedik. Dosyamız, önemli bir röportajla başlıyor. Necip Fâzıl-Adnan Menderes İlişkisi adlı önemli bir kitabı bulunan Alâattin Karaca, Necip Fâzıl’ın şiirimizdeki yeri, getirdiği yeniliğin mahiyeti ve -en önemlisi- birkaç ay önce tartışmalara yol açan örtülü ödenek meselesiyle ilgili sorularımızı cevaplandırdı.
Ali Birinci ise, her zamanki titizliğiyle arşivleri didik didik ederek Necip Fâzıl’ın dedesi, babası, dayıları ve hayatının karanlıkta kalmış taraflarıyla ilgili yeni bilgilere, daha da önemlisi çocukluğunda yazdığı bilinmeyen iki şiirine ulaştı. Birinci üstadımızın bu çalışması sayesinde Necip Fâzıl biyografisi yazmak isteyenlerin yolları epeyi kısaldı diyebilirim. Abdullah Uçman da “Gaibden Gelen Ses” başlıklı yazısında, Necip Fâzıl’ın şiirinin nasıl oluştuğunu derinlikli bir biçimde ele aldı. Sezai Coşkun da modern dünya şiirinin kurucularından olan Rimbaud ile Necip Fâzıl arasındaki duyuş ortaklığından söz etti.
Ahmet Ağır’ın “Necip Fâzıl’ın Şiirinde Yabancılaşma veya Anlamsızlık” başlıklı yazısıyla katkıda bulunduğu dosyamız, Mehmet Narlı’nın Necip Fâzıl’ın hikâyelerini “akıl ve ruh bozuklukları açısından” ele aldığı yazısı takip ediyor. Bahtiyar Aslan da Necip Fâzıl’ın hikâye ve otobiyografi gibi iki farklı türde kaleme aldığı eserlerinde, büyükbabasının ölümünü anlatmasını, çocukken şahit olduğu bu gerçeğin yarattığı travmadan kurtulma çabasına bağlayarak dikkate değer bir yaklaşım getiriyor. Cafer Gariper, Necip Fâzıl’ın Bahriye Mektebi’nde hocası olan Yahya Kemal’e yönelttiği eleştiriler, Muzaffer Doğan da “Necip Fâzıl-Abdülhakim Arvasî Buluşması” hakkında yazdı. Adem Polat, Üstad’ın “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiirini Foucault’nun “hapishane” hakkındaki yaklaşımından yola çıkarak yeniden okumayı denedi. Selçuk Karakılıç da, 1942 yılında, Necip Fâzıl’ın Para isimli piyesi etrafında cereyan eden, tanınmış birçok ismin karıştığı intihal tartışmasını enine boyuna irdeledi.
Elinizdeki sayının tek hikâyesinde, Recep Seyhan, Necip Fâzıl’ın Paris macerasını ve maceranın sonunda yaşadığı derin iç hesaplaşmasını hikâye diliyle anlatıyor.
Şiire maalesef yer veremediğimiz bu sayıda dosya dışında da iki yazımız var; Gürsel Aytaç hocamızın Selim İleri’nin son romanı Mel’un’u değerlendirdiği yazı ve Mehmet Nuri Yardım’ın geçen ay kaybettiğimiz büyük sanat tarihçisi Prof. Dr. Oktay Aslanapa hakkındaki yazısı…
Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu…
Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmayı ümit ediyorum.
Muhabbetle efendim.
 Beşir Ayvazoğlu

2013-01-10

‘Türk Edebiyatı’ dergisi, 471


Türk Edebiyatı dergisi, Ocak-2013 tarihli 471. sayısıyla yürüyüşünü sürdürüyor.
Yeni yılın ilk sayısında, Burcu Yılmaz Çebin ve Deniz Depe’nin Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü profesörlerinden İbrahim Şahin’le yaptıkları röportaj yer alıyor. Röportajın başlığı: “Tanpınar’ın Geldiği Nokta Sentezin İmkansızlığıdır”
Funda Özsoy Erdoğan’ın Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı Nar Ağacı hakkındaki yazısı ve Nazan Bekiroğlu ile yapılan bir röportaj da dergide yer alıyor.
Sezai Coşkun’un İhsan Oktay Anar’ın son romanı hakkında bir değerlendirmesi, Prof. Dr. Mehmet Arslan’la yapılan bir söyleşi, İnci Enginün’ün “Sevgili Pepe” başlıklı kısa denemesi ve Mustafa Koç’un Dülgerzade Tekkesi’ni konu alan yazısı Türk Edebiyatı’nın bu sayısında yer alan dikkat çekici yazılardan sadece birkaçı…
Dergide ayrıca Neyzen Tevfik’in Mısır’da misafiri olduğu Mehmed Âkif hakkında 1950 yılında Vatan gazetesinde yayınladığı yazıya ve Necip Fazıl tarafından Nahit Sırrı Örik’e yazılmış iki mektuba da yer verilmiş.
Cengizhan Orakçı, Mehmet Aycı, Cafer Keklikçi, Cevdet Karal, Mehmet Yılmaz, Nazım Payam, Abdurrahman Hancıoğlu, Ahmettahsin Erdoğan, İsmail Aykanat, Mehmet Narlı, Serap Azra, Ziya Paşa Akyürek, Abdurrahman Şimşek, Mehmet Özdemir şiirleriyle; Recep Seyhan ve Deniz Özbeyli de hikâyeleriyle Türk Edebiyatı’nın bu sayısında yer alıyorlar.

2012-12-30

‘Türk Edebiyatı’ dergisinde Ahmet Mithat Efendi


2012, bizim için hareketli bir yıl oldu; son üç sayıyı özel sayı olarak hazırlamak zorunda kaldık. Bu sebeple son iki sayıda şiir ve hikâyeye yer veremediğimiz için üzgünüz. Ancak kütüphanelerde muhafaza edilecek değer ve zenginlikte olan özel sayılarımızın çok beğenildiğini ifade etmek isterim. Özellikle “Itrî ve Türk Musikisinin Meseleleri” özel sayımız musikisi çevrelerinde büyük bir ilgiyle karşılandı. “Ahmet Midhat Efendi Özel Sayısı” olarak hazırladığımız bu sayının da beğenileceğini tahmin ediyoruz.

Elinizdeki sayı, her zaman olduğu gibi bir röportajla başlıyor. Arkadaşımız Sezai Coşkun, Ahmet Midhat Efendi hakkında ilk önemli ve kapsamlı çalışmayı yapan aziz hocamız M. Orhan Okay’la konuştu. Bu röportajı, hocamızın Beykoz’daki Ahmet Midhat Efendi Yalısı’nda çekilmiş fotoğraflarıyla zenginleştirdik. Yeri gelmişken, özel sayımızın aynı zamanda bir “Ahmet Midhat Efendi Albümü” niteliği kazandığını belirtmeden geçmek istemem.

İnci Enginün hocamız, Ahmet Midhat Efendi’nin sansür karşısındaki tutumunu ele aldı. Üss-i İnkılâp adlı eserinde “Hangi hükümet olsa yalnız kendisinin değil mensup olduğu milletin dahi sahihasını ihlal eyleyecek olan bu misüllü neşriyat-ı muzırrayı men etmesi elbette haklıdır.” diye yazmış olsa da, onun hür basından yana ve sansüre karşı olduğunu açık bir biçimde gösteriyor. Gürsel Aytaç hocamız, Midhat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi, Müşâhedat ve Jöntürk adlı eserlerinin roman alanında özellikle anılmaya değer olduğunu belirterek Müşâhedat’ın orijinal kurgusunu enine boyuna analiz ediyor. Fazıl Gökçek de Midhat Efendi’nin romancılığını ele aldı. Vardığı sonuç şu: Midhat Efendi’nin bütün hikâye ve romanları elbette aynı değerde değildir. Ama onun geçimini yazdıklarıyla sağladığı ve zamanının okuyucu beklentilerine cevap vermeye çalıştığı unutulmamalıdır. Bununla beraber “geleceğe kalma kaygısı taşıyarak yazdığı hikâye ve romanlarının sayısı az değildir ve bugün bu yazdıkları ile yeniden edebiyat dünyasının gündemine girmiş, çok az sayıda yazarımıza nasip olan bir çeşit ‘yeniden doğuş’a mazhar olmuştur.”

İbrahim Şahin, “Ahmet Midhat Efendi’de Dil ve Tahayyül” başlıklı yazısında, roman ve hikâyelerini “ahlâk ve âdât” çerçevesinde düşünen “Hâce-i Evvel” için tahayyülün mistik değil, dünyevî olduğundan; Sabahattin Çağın da Hâce-i Evvel ve Kıssadan Hisse adlı ilk eserleriyle bir eğitimci yazar olarak edebiyat dünyasına ilk adımını atan Midhat Efendi’nin özellikle Kıssadan Hisse’deki tavır ve görüşlerinin uzun yıllar onun eserlerinde değişik şekillerde kendini gösterdiğinden söz ediyor. Handan İnci’nin Midhat Efendi ile Halid Ziya arasında cereyan eden roman tartışmasını anlattığı “Romanda İlk Baba-Oğul Kavgası” başlıklı yazısının da ilginizi çekeceğinden eminim. İbrahim Tüzer’in dikkate değer yazısında, Ahmet Midhat’ın, yaşadığı ülke için bir kırılma sayılabilecek XIX. yüzyılda, “yenileşme”yi, gelecek adına esaslı bir kimliğin inşası için fırsat olarak gördüğünü söylüyor. “Bu kimliğin özünü Batı dünyasının özellikle ilim ve teknik sahada insanlığa kazandırdıkları ile asırlar boyu Doğu medeniyetinin temel dinamiği olan adalet, ahlâk, insan sevgisi gibi değerler oluşturmaktadır.”

Ferhat Korkmaz’ın yazısı da Midhat Efendi’nin romancılığıyla ilgili. Ayşe Kasap, “Hâce-i Evvel”in çocuğa bakışını ve çocuklar için neler yazdığını; Şaban Çobanoğlu, şair Fıtnat Hanım’la yaşadığı aşk macerasını; Sezai Coşkun, felsefeyle ilişkisini ve felsefî görüşlerini anlattı. Nagihan Gür, özel sayımıza “Midhat Efendi’ye Göre Peder Olma Sanatı” başlıklı yazısıyla katkıda bulundu. Seval Şahin, Midhat Efendi hakkında henüz hayattayken yazılmış iki önemli kitabı tanıttı.

Midhat Efendi’in ilgi sahası Osmanlı coğrafyasıyla sınırlı değildi; özellikle Rusya Türkleriyle yakından ilgilenir, İstanbul’da okuyan Türkistanlı gençlere destek olurdu. Türk dünyasında okunma açısından da gelmiş geçmiş yazarların hiçbiri Midhat Efendi’yle kıyaslanamaz. Kazanlı büyük bir yazar ve âlim olan Rızaeddin Fahreddin, “Ahmet Midhat ve Rusya Müslümanları” başlıklı yazısında bu gerçeği anlatıyor. Ömer Küçükmehmetoğlu tarafından Türkiye Türkçesine çevrilen bu yazıya dikkatinizi çekiyorum.

Midhat Efendi ile ilgili birkaç yazıyı bu sayıya sığdıramadığımız için Ocak sayımıza aktardık. Değerli yazarlarımızın anlayışla karşılayacağını umuyoruz.

Şiir ve hikâyeye maalesef bu sayıda da yer veremedik, fakat Kırkambar’ımız yine dopdolu.Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-11-05

Türk Edebiyatı dergisinde Buhurîzâde Mustafa Itrî


Kasım 2012

2012, Buhurîzâde Mustafa Itrî’nin vefatının 300. yılıdır. UNESCO, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nün talebi üzerine, isabetli bir kararla, bu yılı “Uluslararası Itrî Yılı” ilan etmişti. Ocak ayı sonlarında Yenikapı Mevlevihanesi’nde büyük bestekârın Segâh Mevlevi Âyini’yle açılışı yapılan Itrî Yılı, sempozyumlar, konserler ve çeşitli yayınlarla değerlendiriliyor. Biz de bu yıla bir özel sayı ile katkıda bulunmak istedik.


Hayatı hakkında ne yazık ki çok az bilgiye sahip olduğumuz Itrî’nin XVII. yüzyıl ortalarında Mevlânâkapısı’nda doğduğu, Yenikapı Mevlevihanesi’ne devam ettiği, hatta bu mevlevihanenin haziresine gömüldüğü rivayet edilmektedir. Vefatına onu çok sevdiği anlaşılan bir şairin düşürdüğü tarih çok manidardır: “Buhûrîzâde’yi bûyâ-yı bezm-i adn ide Allah.”

Sadece büyük bir bestekâr değil, aynı zamanda şair ve hattat olan Buhurîzâde, Sultan IV. Mehmed ve Kırım Hanı Gazi I. Selim Giray tarafından da himaye edilmiş ve muhtemelen pek geçim sıkıntısı çekmemiş talihli sanatkârlardan biriydi. Ama zenginliğinin iç dünyasını fakirleştirmediği, engin bir ruh zenginliğini yansıtan muhteşem eserlerinden anlaşılıyor. O, Yahya Kemal’in ifadesiyle “şafak vaktinin cihangîri”dir ve “saltanatlı Tekbir”iyle İslâm ruhunu benzersiz bir mükemmeliyette sese dönüştürmüştür. Segâh Salât-ı Ümmiye’si, Dilkeşhâveran Gece Salâsı, Rast Naat’ı, Rast ve Nühüft Tevşih’leri, Mâye Cuma Salâtı’yla halkımızın dinî hayatına İslâm’ın ruhuna uygun musikinin zenginliğini getiren Itrî, Segâh Mevlevî Âyini’yle de tasavvufî derinliklerde dolaşır. Lâdinî eserlerinde, mesela Nevâ Kâr’da da aynı başarıyı gösteren Itrî’nin ne yazık ki çok az eseri günümüze ulaşabilmiştir. Yahya Kemal, ünlü şiirinde onun bestelerinin kaybolmuş olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdikten sonra, kendi kendini “Belki hâlâ o besteler çalınır / Gemiler geçmeyen bir ummanda” diye teselli etmişti. “Itrî Yılı”nın bu ummanda bir keşif gezisine dönüşmesini temenni etmiştik, ama henüz yeni bir eserinin keşfedildiğine dair bir haber duymadık.

İki bölümden oluşan özel sayımız, Rûhî Ayangil’in Itrî hakkındaki genel bir değerlendirmesiyle başlıyor. Itrî’nin -hayatı bütün ayrıntıları bilinmese ve eserlerinin çoğu kayıp da olsa-Tekbir ve Salât-i Ümmiye’si ile sonsuza kadar yaşayacak bir değer olduğunu söyleyen Ayangil’in yazısını, Talip Mert’in arşivde yaptığı çalışmanın sonuçlarını açıkladığı yazısı takip ediyor. Üç yeni belgeyle özel sayımıza katkıda bulunan Talip Mert’in yazısındaki üç belgeden ikisi, Itrî’nin Esirciler Kethüdalığını bizzat talep ettiğini ve bu görevin kendisine verildiğini açıkça gösteriyor. Bu konuda artık şüphe izhar etmeye gerek yoktur. Tamer Kütükçü’nün “Itrî’nin Nevâ Kâr’ı Üzerine Bir Tahlil Denemesi”nin dikkatinizi hemen çekeceğinden eminim. Ben de Yahya Kemal’in “İtrî” şiirinin kaynağının Rauf Yekta Bey tarafından yazılan ve 1922 yılında Tevhîd-i Efkâr gazetesinde yayımlanan yazısı olduğunu göstermeye çalıştım. Rauf Bey’in yazısını da sayfalarımızda bulacaksınız.

Mehmet Emin Kakan’ın yazısını hayretle ve yüzünüzde acı gülümseler belirerek okuyacağınızı sanıyorum. Yazıda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu’nda 1971 yılında verilmek istenen “Itrî Konseri”nin devrimlerin elden gittiği iddiasıyla nasıl engellendiği belgeleriyle uzun uzadıya anlatılıyor.

Özel sayımızın ilk bölümünde Ruşen Ferid Kam’ın Itrî’nin şairliğini anlattığı yazısıyla İsmail Habip Sevük’ün “Itrî” şiiri hakkındaki yazısını da iktibas ettik. Sevük’ü yazısı, Yahya Kemal’in şiiri yayımlandığında yazılan ilk ve belki de tek yazıdır.

Musikimizin meselelerinin masaya yatırıldığı ikinci bölüm, M. Selim Gökçe’nin Neyzen Kudsi Erguner’le gerçekleştirdiği röportajla başlıyor. Yalçın Çetinkaya’nın “İslâm Musikisinin Kozmosla İzahı ve Türk Musikisindeki Yansımaları” başlıklı yazısını ise Sadık Kutalmış’ın Mehmet Güntekin’le yaptığı röportaj takip ediyor. Güntekin’in müdürü olduğu İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun geçen ay sonlarından itibaren Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu olduğunu hatırlatarak geçiyorum.

İncila Bertuğ, Ahmet Turan Alkan, Savaş Barkçin ve Gönül Paçacı, musikimizin meselelerini çeşitli açılardan ele aldıkları yazılarla özel sayımıza katkıda bulundular. Bayram Bilge Tokel de kısa bir süre önce kaybettiğimiz Neşet Ertaş hakkında yazdı.

Bu sayıda maalesef şiir ve hikâyeye yer veremedik, fakat Kırkambar’ımız yine dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…Muhabbetle efendim.


Beşir Ayvazoğlu

2012-10-06

'Türk Edebiyatı' dergisinde 'Balkan Harbi ve Edebiyatımız'



Birinci Balkan Harbi, tam yüz yıl önce 8 Ekim’de başlamış, 30 Mayıs 1913 tarihinde sona ermişti. Bu yedi aylık savaşta yüz binlerce sivil Müslüman katledildi. Vahşi Bulgar askerleri Çatalca’ya dayandılar ve Edirne’ye girip kanlı çizmeleriyle Selimiye’yi kirlettiler, tahrip ettiler. Ve göçler, göçler, göçler... Neredeyse bütün Rumeli’yi kaybettik, Edirne’yi bile… Bu korkunç gerçek, bizim için yüz kızartıcı anlaşma olan Londra Muahedesi’yle resmiyet kazandı. Sadece Edirne’yi daha sonra geri alabildik.


Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyeti her şeye rağmen bir süre daha devam edebilir ve problemler kan dökülmeden çözülebilirdi. Ancak Hakkı Paşa hükümetinin 1910 yılında, bazı tarihçilerin haklı olarak “hamakat şaheseri” dedikleri Kiliseler Kanunu’yla Makedonya’daki Bulgar, Sırp ve Yunan azınlıkları arasındaki ihtilafta âdeta hakemliğe soyunması, böylece Balkan ittifakına yol açması felaketi çabuklaştırmıştır. Öyle akıl almaz hatalar yapılmış ki, bugün bile okurken isyan ediyor insan. Rusya’nın Balkanlar’da savaş çıkmasına izin vermeyeceği yolundaki teminatına güvenilerek Rumeli’de yetişmiş yüz yirmi tabur askerin terhis edilmesi, Sırbistan’ın Almanya’dan aldığı gelişmiş topların Selanik Limanı’na çıkarılıp bizim demiryollarımızdan Belgrad’a nakline izin verilmesi, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ın Osmanlı Devleti aleyhinde ittifak kurmak üzere yaptıkları görüşmelerin zamanında öğrenilememesi ve İttihatçı subaylarla İtilafçı subaylar arasındaki siyasî çekişme... 


Mehmed Âkif, Safahat’ın üçüncü kitabı olan Hakkın Sesleri’nde başta İttihatçılar olmak üzere bütün gafil yöneticileri “üç beyinsiz kafa”, Fatih Kürsüsünde ise “beş altı sefil” diye tarif etmiştir.

Balkan Harbi’nde yaşanan büyük acılar en derin ifadesini hiç şüphesiz Mehmed Âkif’in Hakkın Sesleri’nde bulmuştu. Vatansever bir aydın olarak ata yurdunun kaybından duyduğu derin acıyı mısralarına bütün samimiyetiyle döken Âkif ve bu savaşı bizzat yaşamış bir asker olan Ömer Seyfeddin olmasaydı, Balkan trajedisi edebiyatımıza pek yansımamış olacaktı. Ne kadar tuhaf! Bu büyük trajedinin 100. yılı dolayısıyla, başka neler yazılmış diye merak ettik. Hazırlamak istediğimiz özel sayının organizasyonunu, dergimizin yazarlarından Yrd. Dr. Sezai Coşkun üstlendi. Kendisine teşekkür borçluyuz. Balkan Harbi ve savaş edebiyatı üzerine çalışmış bir akademisyen olan Prof. Dr. Harun Duman’la o konuştu. Ayrıca Balkan Harbi’nin Necati Cumalı’nın eserlerine nasıl yansıdığını araştırdı ve Sevinç Çokum’un Bizim Diyar adlı romanı hakkında bir değerlendirme yazdı. 


Prof. Dr. Hülya Argunşah, Ömer Seyfeddin’in Balkan Günlüğü’nü ele aldı. Dr. Nesime Ceyhan Akça, Balkan Harbi felaketinin hikâyelerdeki izlerini araştırdı. Mehmet Samsakçı da Sâmiha Ayverdi’nin Mesihpaşa İmamı adlı romanını analiz etti. Bu romanda, bilindiği gibi, inancının ve ibadetinin mânâsını yitirmiş bir medreselinin, imamlık yaptığı Mesihpaşa Camii’nde sığınan perişan Rumeli muhacirleriyle haşir neşir olurken gerçek aşkı buluşu hikâye edilir. 


Mehmet Güneş’in yazısında, Balkan Harbi acılarının Âkif’in şiirleri dâhil, Türk şiirindeki akisleri gözden geçiriliyor.


Balkan Harbi sırasında gazeteci olarak İstanbul’a gelen Kazanlı Fatih Kerimi’nin ibret verici izlenimlerini Prof. Dr. Fazıl Gökçek; I. Balkan Harbi’nin hemen ardından İstanbul’u ziyaret eden Pierre Loti’nin karşılanışını, İstanbul’daki günlerini ve yaşanan trajedi hakkındaki düşüncelerini Doç. Dr. Ali Şükrü Çoruk, İvo Andriç’in Drina Köprüsü romanında Balkan Harbi’ne nasıl bakıldığını M. Selim Gökçe, bu harbin hatırat kitaplarındaki yansımalarını da Yakup Öztürk anlattı. 


Bu sayıda ayrıca Belkıs İbrahimhakkıoğlu’nun kısa bir süre önce kaybettiğimiz Altan Deliorman hakkında bir yazısını ve Recep Seyhan’ın “Güneşin Doğduğu Yerde” isimli ilgi çekici bir hikâyesini okuyacaksınız. “Hazine-i Evrak” köşesinde merhum Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Nüvit Özdoğru’ya yazdığı, hâlen Yusuf Çağlar arşivinde bulunan mektubu yer alıyor. Şairlerimize gelince: Kosovalı şair Taner Güçlütürk, Kalender Yıldız, Cengizhan Orakçı, Mehmet Aycı, İsmail Aykanat, Mehmet Narlı, Mehmet Özdemir, Ahmettahsin Erdoğan, Niyazi Mete Gürgan, Rasim Demirtaş, Ziya Paşa Akyürek ve Sabri Kaplan... 


Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu. Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere… Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-09-03

'Türk Edebiyatı' dergisinde sahaflar

Eylül 2012

Bu sayımız, tanınmış sahaflarımızdan Emin Nedret İşli’nin arkadaşımız Yusuf Çağlar’ın 6. Sahaf Festivalı ve sahaflığın meseleleri hakkındaki sorularına verdiği cevaplarla başlıyor.

Bilindiği gibi, Beyoğlu Belediyesi’nin himaye ve öncülüğünde beş yıldır sahafların bir araya geldiği bir festival düzenleniyor. Bu festivallerin ilki Galata Kulesi dibinde, sonraki üç festival Taksim Gezi’de, geçen yılki de Tepebaşı Meydanı’nda düzenlenmişti. Bu yıl 25 Eylül-19 Ekim tarihleri arasında Tepebaşı Meydanı’nda daha geniş katılımlı olarak gerçekleştirilecek olan festivalin organizasyonunu Kent Kültürü Vakfı üstlenmiş. Kitap, dergi, efemera ve eski fotoğraf meraklılarının mutlaka yollarını düşürmeleri gereken 6. Beyoğlu Sahaf Festivali, geçen yıllardan farklı olarak konser, sergi ve söyleşi gibi programlarla zenginleştirilecek.
Röportajımızı Dr. Nuri Sağlam’ın gazete arşivlerini tarayarak yazdığı çok önemli bir araştırma takip ediyor: “Bir İntihar Simülasyonu Olarak Kara Kemal Cinayeti”. İttihat ve Terakki’nin ünlü İaşe Nâzırı Kara Kemal, bilindiği gibi, İzmir Suikasti’nin düzenleyicilerinden biri olarak suçlanmış, Enver adında bir arkadaşının evinde yakalanacağını anlayınca devrin basınının iddiasına göre saklandığı tavuk kümesinde intihar etmişti. Kemal Tahir’in kısa bir süre önce dizi olarak çekilip TRT’de yayımlanan Kurt Kanunu adlı romanına da konu olan bu olayın arkasındaki gerçeği araştıran Nuri Sağlam, Kara Kemal’in intihar etmediğini, konuşmasını önlemek için öldürüldüğünü, tavuk kümesinde intihar ettiği iddiasının ise bir itibarsızlaştırma çabası olduğunu iddia ediyor. Devrin gazetelerinde çıkan resimleri de kullandığımız bu önemli yazının ilginizi çekeceğini sanıyorum.

Ahmet Mocan da Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun çocukluğumuzda okuduğumuz, birçoğumuzda tarih sevgisinin uyanmasını sağlayan romanlarını ele aldı. Mocan, Kozanoğlu’nun ilk romanlarında dönemin hâkim tarih anlayışına uyarak Orta Asya Türklerini konu olarak seçtiğini, Osmanlı’yı ele aldığı romanlarında ise eleştirici bir tavır takınarak Osmanlı-Türk ayrımını özellikle vurguladığını gösteriyor.

Prof. Dr. İbrahim Şahin, vefatının 50. yılında andığımız Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilgili değerlendirmelerine bu sayıda da devam ediyor. Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ıyla Oğuz Atay’ın “Unutulan”ındaki ortak “tavan arası” imaj ve metaforuna dikkatimizi çeken Şahin, “Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ında -simge- ve Oğuz Atay’ın “Unutulan”ında -metafor- “tavan arası” literal anlamının dışında; içinde bütün bir geçmişin saklandığı hafızanın karşılığı olarak kullanılmıştır. Tavan arası hafızadır ve asıl ölüm unutulmaktır; bu yüzden yan yana yürüyen ölüler gibiyiz.” diyor.

Said Coşar, bu sayıda da Baykuş adlı piyesi yüzünden “Baykuş” ve “Baykuşçu” diye anılan Halit Fahri Ozansoy’a karikatür tarihimizin penceresinden baktı.

Mehmet Narlı’nın “Modernleşmenin Yücelttiği Kitap” adlı denemesinin ilginizi çekeceğini sanıyorum. Ömer Erdem ise geçen ay kaybettiğimiz “Ulusal Sinema” öncülerinden Metin Erksan’ın sinema hayatı, çektiği filmler ve sinemamıza neler getirdiği hakkında yazdı. İlyas Dirin’in “masalcı dede” Yücel Feyzioğlu’yla yaptığı röportaja da dikkatinizi çekmek isterim. Yıllardır Almanya’da yaşayan ve hayatını Türk çocuklarına masal anlatmaya, onlar için masal yazmaya adayan Feyzioğlu, “Biz onların Çizmeli Kedi’sini, Bremen Mızıkacıları’nı, Pamuk Prenses’ini, Peter Pan’ını ve daha yüzlercesini çocuklarımıza okuturken onlar bizim masallarımızı neden okutmasın? Bunu da hayal ediyor. Dünyanın yeni bir renk kazanacağını şimdiden görüyorum.” diyor.

Feyzioğlu’nun yaptığı önemli bir iş de Türk Dünyası masallarını derleyerek bir dizi hâlinde yayımlamak oldu. Röportaja ek olarak Rosemarie Kuper’in bu diziyi değerlendirdiği yazısını ve Türk dünyası masallarından bir seçmeyi de dikkatinize sunuyoruz.

Bu sayıda ayrıca Bahtiyar Aslan, Hayrettin Orhanoğlu ve Recep Seyhan’ın birer hikâyesini, Kâmil Yeşil’in kısa bir denemesini, İsmail Aykanat, Cengizhan Orakçı, Kalender Yıldız, Mehmet Aycı, Hatice Eğilmez Kaya, Mehmet Özdemir, Mehmet Baş, İlker Nuri, Necip Fazıl Akkoç, Niyazi Mete Gürgan ve Yaşar Beçene’nin de birer şiirini okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-08-08

'Türk Edebiyatı' dergisi

Ağustos 2012

Bu sayımız, İstanbul’u kendine Tokyo’dan daha yakın bulan bir Japon tarihçiyle, Prof. Dr. Tadashi Suzuki’yle yapılmış uzun bir röportajla başlıyor. Röportajı Tokyo’da gerçekleştiren, fakat nasılsa fotoğraf çekmeyi ihmal eden Celâleddin Çelik, Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra Suzuki’yle Üsküdar’da, Şemsi Ahmed Paşa Camii civarında tesadüfen karşılaşmış ve hemen fotoğraflarını çekmiş.

1972-1975 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde doktora yapan Suzuki, yakın zamanlara kadar Tokyo Üniversitesi’nde ders veriyordu. İstanbul’da bulunduğu yıllarda çeşitli kültür çevrelerine de girip çıkan bu değerli tarihçinin anlattıkları, İstanbul’un 1970’lerdeki kültür hayatı hakkında önemli bilgiler ihtiva ediyor. Bu arada Suzuki’nin hat dersleri ve icazeti aldığı merhum Kemal Batanay’ın Boğaziçi Köprüsü için yazdığı -hattı da kendisine ait olan- tarih manzumesini “Hazine-i Evrak” bölümünde göreceksiniz.

Kapak konumuza gelince: Türk aydınları Endülüs tarih ve medeniyetine Ziya Paşa’nın Viardot’dan yeniden telif edercesine Türkçeye çevirdiği Endülüs Tarihi yayımlandıktan sonra ilgi duymaya başlamışlardır. İlk baskısı 1863 yılında yapılan bu önemli eser, kısa bir süre önce yeni harflere aktarılıp sadeleştirilerek tek cilt hâlinde yayımlandı. Bu vesileyle, Endülüs tarih ve kültürünün edebiyatımıza nasıl yansıdığını merak ettik. Ziya Paşa’dan Abdülhak Hâmid’e, Muallim Naci’den Mehmed Âkif’e, Yahya Kemal’den Sezai Karakoç’a... M. Selim Gökçe, Faruk Nafiz’in bir mısraını başlık yaptığı “Endülüs, Endülüs... Güzel Endülüs” yazısında bu konuyu ele aldı.

Yüksek Mimar Dr. İ. Aydın Yüksel de, Mesih Paşa Çeşmesi örneğinden yola çıkarak restorasyon cinayetlerinden söz ediyor. Bu yazıyı okuyunca içinizin sızlayacağından eminim. Aydın Bey diyor ki: “Ne zaman restorasyon için bir yapının etrafının çevrildiğini görsem, ‘Eyvah,’ diyorum, ‘restore ediyorlar!”

Vefatının 50. yılında andığımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bu sayıda da ihmal etmedik. Prof. Dr. İbrahim Şahin, Tanpınar’ın, onunla ciddi bir şekilde hesaplaşılmadan, sadece nostalji ve hamaset edebiyatı yapılarak anlaşılamayacağını söylüyor. Değerli akademisyenin şu cümlelerini dikkatinize sunuyorum: “Tanpınar, günlükleriyle sağlığında onu görmezden gelenlerden, ölümünden sonra sahiplenenlerden ve sahiplenmeyenlerden intikam almış oldu. Kısacası Tanpınar, okuyucusu olan muhafazakârlardan, okuyucusu olmayan ilericilerden ve sağcı-solcu şeklinde kamplaşmış Türk okumuşundan hıncını böylece almış oldu.”

Sezai Coşkun, Mustafa Kutlu’nın Anadolu Yakası, Kadir Erdal da Recep Şükrü Güngör’ün Memleket Meselesi adlı son hikâye kitapları hakkında yazdılar. Fethi Demir ise Sezai Karakoç’un poetikasını ele aldı. Afşın Selim, ünlü Fransız yazar André Gide’in Günlükler’inde Bursa hakkında yazdıklarını değerlendirdi. Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz Divan şiiriyle ilgili yazılarına devam ediyor. Bu sayıdaki yazısında divanına özel bir dikkatle eğildiği Nedim’in tercihini “birey”den yana kullanan bir şair olduğu görüşünü savunuyor. Recep Seyhan’ın yazısına da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu yazıda, bir şarkıcının dilinde “melâmet” kelimesinin “melânet”e nasıl dönüştüğünden söz edilerek Türkçeyi kötü kullananlar eleştiriliyor ve Melâmilik hakkında dikkate değer görüşler ileri sürülüyor.

Selçuk Karakılıç, kısa bir süre önce vefat eden şair ve eski vali Rıza Akdemir için bir portre denemesi yazdı. Aziz Korkmaz da, geçen haziran ayında kaybettiğimiz şair Abdurrahim Karakoç’la ilgili bir hatırasını ve düşüncelerini anlatıyor.

Bu sayıda Sevgül Yılmaz ve Ahmet Sıvacı’nın birer hikâyesini, Hayrettin Durmuş’un zeytin üzerine kısa bir denemesini, Mehmet Aycı, Filiz Bezirgan, Cengizhan Orakçı, Cevdet Karal, Abdurrahman Şimşek, Mehmet Özdemir, İlker Nuri, Niyazi Mete Gürgan, Mustafa Özçelik, Ahmet Cora, Ahmet Mahir Pekşen ve Ömer Duman’ın da birer şiirini okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-07-02

'Türk Edebiyatı' dergisi

Temmuz 2012

Takvim ve saat sistemindeki değişiklik, dünyaya bakışımızda, hayat tarzımızda ve zaman idrakimizde köklü bir dönüşüm arzu ve iradesini temsil ediyordu. Hicrî takvim ay yılı esasına dayandığı için “sene-i devriye”ler hep başka günlerde ve mevsimlerde idrak edilirdi. Dinî hayatımızı hâlâ eski takvime ve saat sistemine göre tanzim ediyoruz, yani eski zaman idrakimizi bütünüyle kaybetmiş değiliz. İşte yaz Ramazanları gelip çattı. Biz de hem Ramazan’ı, hem de Topkapı Sarayı Müzesi’nde Divit Odası’nın Saat Seksiyonu olarak düzenlenip ziyarete açılması vesilesiyle bir mini dosya hazırlamaya karar verdik ve söz konusu seksiyonda teşhir edilen saatleri, ustası Recep Gürgen’le birlikte çalışır hâle getiren Dolmabahçe Sarayı saat ustası Şule Gürbüz’le bir röportaj gerçekleştirdik. M. Selim Gökçe’nin sorularına, aynı zamanda güçlü bir hikâye yazarı olan Şule Gürbüz’ün verdiği derinlikli cevapların dikkatinizi çekeceğinden eminim. Ben de Ahmet Hâşim’den başlayarak bazı yazarlarımızın eserlerinde hâlâ işleyip duran saatlere göz attım.

Hülya Atakan ise “Başkent’te Zaman Avcılığı” başlıklı denemesinde Ankara’nın ruhunu arıyor, fakat henüz bulabilmiş değil.

Vefatının 50. yılında andığımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kadınlara ve evliliğe bakışı hakkında bir tahlili Cafer Gariper’in kaleminden okuyacak, Hazine-i Evrak’ta ise büyük yazarın biyografisine küçük bir katkı niteliği taşıyan bir belge göreceksiniz. A. Didem Uslu, eskilerden Mahmut Yesari’nin Pervin Abla adlı romanını tahlil etti. Funda Özsoy Erdoğan da dergimizde zaman zaman hikâyelerini okuduğunuz Sevgül Yılmaz’ın ilk romanı olan Gizli Vadi’yi değerlendirdi.

Geçen ay büyük bir fikir adamı hayata veda etti. Müslüman olduktan, özellikle İsrail hakkında eleştiriler yazmaya başladıktan sonra Avrupa ve Amerika’da dışlanan Garaudy’nin ölüm haberi, basına arkadaşımız Cemal Aydın tarafından duyuruldu. Fransız haber ajansları ve gazeteleri büyük filozofun ölüm haberini vermedikleri için kızı, haberi İslâm dünyasına duyurması ricasıyla mütercimi Cemal Bey’i aramıştı. Vakfımızın müessese müdürü olan Cemal Aydın, dergimiz için kısa bir değerlendirme yazısı yazdı ve Moritanyalı bir entelektüelin Garaudy ile yaptığı son röportajı tercüme etti.

İsrail’i eleştirdiği için Garaudy’nin akıbetine uğrama tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Alman şair Günter Grass hakkında Senail Özkan’ın yazdıkları herhâlde ilginizi çekecektir. Özkan, Grass’ın fırtınalar koparan “Ne Söylemeli?” adlı şiirini de Türk Edebiyatı için çevirdi.

Said Coşar, edebiyat tarihimizi karikatürlerle anlatmaya devam ediyor. Bu sayıda siyasî hayatı ve özelikle iri burnuyla karikatüristlerin vazgeçemediği bir figür olan Refik Halid’i ele aldı. Bildiğiniz gibi, Refik Halid de usta bir mizah yazarıydı ve yıllarca Aydede adlı mizah mecmuasını çıkarmıştı.

Güzel deneme ve hikâyelerini okuduğunuz Deniz Özbeyli, bu sayımızda da Orhun Yazıtları hakkında ilgi çekici bir “söylem çözümlemesi”yle yer alıyor. Genç bir yazar olan Afşın Selim, İslâm’ın Ziya Gökalp Türkçülüğündeki yerini sorguluyor ve meseleye bütün olarak bakıldığında, Gökalp’ın milliyetçilik anlayışının Müslüman kavimler arasında ayrılık çıkarmak gibi bir amaç taşımadığı; ayrışmadan değil, dayanışmadan yana olduğu sonucuna varıyor. Semih Akşeker de “Şehirler Ahlâkımızın Aynasıdır” başlıklı yazısında, evler yapıp şehirler kurmanın sadece bir inşa faaliyeti değil, bir var oluş tarzı olduğunu, bugünkü şehirlerimiz bu açıdan değerlendirildiği takdirde durumumuzun hiç de iç acıcı görünmediğini söylüyor.

Geçen ay, Türk şiiri önemli bir ismini, Abdurrahim Karakoç’u kaybetti. Bahtiyar Aslan, bu yeterince takdir edilmemiş şairimizle ilgili bir değerlendirme kaleme aldı.

Bu sayıda Kâmil Yeşil ve Sevgül Yılmaz’ın birer hikâyesini, Hatice Eğilmez Kaya’nın hoş bir denemesini; ayrıca Mustafa Ruhi Şirin, Mehmet Aycı, Mehmet Narlı, İsmail Aykanat, Muhammed Hüküm, Abdurrahman Şimşek, Sabri Kaplan, İlker Nuri, Mehmet Özdemir ve Mehmet Yılmaz’ın şiirlerini okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-06-08

'Türk Edebiyatı' dergisinde “muhafazakâr sanat tartışması"

Haziran 2012

Bu sayımız, her zaman olduğu gibi bir röportajla başlıyor. Türk Tarih Kurumunca yayımlanan Türkiye’de Popüler Tarihçilik 1908-1960 adlı önemli eserin yazarı Dr. Ahmet Özcan, arkadaşımız Kılıç Karaosman’ın popüler tarihçiliğin geçmişi, bugünü ve tarih ilmine katkıları konusundaki sorularını cevaplandırdı.

Bildiğiniz gibi, birkaç ay önce Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, İstanbul’da verdiği bir konferansta “Nasıl muhafazakâr kesimin bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr estetik ve sanatın normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz” demiş ve basında hâlâ devam eden “Muhafazakâr sanat” tartışmasına yol açmıştı. Biz de bu konuda öteden beri düşündüklerini bildiğimiz dostlarımıza, “Haydi buyurunuz!” dedik. Mehmet Narlı, İbrahim Şahin, Bahtiyar Aslan ve Mehmet Aycı davetimize icabet ederek görüşlerini açıkladılar. Bu konudaki her görüşe açığız ve okuyacağınız yazılarda dile getirilen görüşlere itirazı olanların yazılarına de memnuniyetle yer veririz.

Muhafazakârlık tartışmalarında ismi çok zikredilen T. S. Eliot hakkında Amerikan Edebiyatı Profesörü Dr. A. Didem Uslu’nun kaleme aldığı yazıya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Didem Hanım’ın imzasını dergimizin bundan sonraki sayılarında da sık sık göreceksiniz. Bu sayının önemli yazılarından biri de Yadigâr Türkeli Sanlı imzasını taşıyor. Postmodern edebiyatın oryantalist nitelik taşıyıp taşımadığını tartışan Yadigâr Hanım, postmodern edebiyatın, hitap ettiği toplumu tarihsizleştirmek amacı taşıdığı görüşünde.

Yirminci yüzyılın en büyük mimarlarından sayılan Le Corbusier aleyhinde yazılmış bir yazıyı da bu sayımızda okuyacaksınız. Theodore Dalrymple imzasını ve “Le Corbusier Savaş Bombalarından Daha Yıkıcı” başlığını taşıyan bu yazı Türkçeye Senail Özkan tarafından çevrildi.

Alman Edebiyatı profesörü olmakla beraber, modern Türk edebiyatı üzerine yazdığı eleştirilerle tanınan Dr. Gürsel Aytaç hocamız, bu sayıda polisiye romanın önemli isimlerinden Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek adlı son romanını; Tamer Kütükçü de Mehmed Celâl’in “Tanzimat’la Servet-i Fünun romanı arasında” sıkıştığını düşündüğü Küçük Gelin’ini değerlendirdi.

Hüseyin Raşit Yılmaz, Erol Güngör’ün Türk milliyetçiliği tasavvurunu bu büyük düşünce adamının Türk Kültürü ve Milliyetçilik adlı eserinden yola çıkarak ele aldı. Altan Daliorman, tatlı üslûbuyla ortaokulda Türkçe öğretmeni olan Rikkat Ilgaz’la Hababam Sınıfı’nın ünlü yazarı Rifat Ilgaz arasındaki ölümsüz aşkı anlatıyor. Prof. Dr. Namık Açıkgöz, eskilerin “müştemilü’z-ziddeyn” dedikleri “oksimoron” kavramının divan şiirindeki yansımalarına baktı. Ayşe Kasap, eski çocuk dergilerinde çocuklara okuma zevki ve alışkanlığı kazandırmak için neler yapıldığını araştırdı. Prof. Dr. Kenan Erdoğan’ın ilk bölümünün geçen sayıda yayımladığımız “İran ve Afganistan İzlenimleri”nin ikinci ve son bölümünü de bu sayıda okuyacaksınız.

Bu sayıda Deniz Özbeyli, Kübra Kader Erkoyuncu ve Nazan Özen’in birer hikâyesini; Cevdet Karal, Kalender Yıldız, Nurettin Durman, Abdurrahman Şimşek, İsmail Aykanat, Mehmet Özdemir, Nazlı Yıldırım, Ahmet Cora, Mustafa Özçelik, Melike Şen, Ahmet Mahir Pekşen ve Ömer Duman’ın da şiirlerini okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere… Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-05-03

'Türk Edebiyatı' dergisinde Turan Oflazoğlu dosyası

Mayıs 2012, Sayı:463

Konusunu Osmanlı tarihinden aldığı tragedyalarıyla tanınan şair Turan Oflazoğlu, geçen şubat ayında seksen yaşına girdi. Bu yıl Yapı Kredi Afife Jale Ödülü’ne de lâyık görülen bu değerli sanatçıyla arkadaşımız Sezai Coşkun önemli bir röportaj gerçekleştirdi. Daha uzun yıllar yaşamasını ve eserler vermesini temenni ettiğimiz Turan Bey’in torunu için yazdığı yeni bir şiirini de bu sayıda okuyacaksınız.

Prof. Dr. İnci Enginün, Antrepo 3’te hâlen devam eden “Van Gogh Alive” ve Sabancı Müzesi’ndeki “Rembrandt ve Çağdaşları” sergileriyle ilgili intibalarını anlatıyor. “Tanpınar da Görseydi” ana başlığını taşıyan bu yazısında, resim sanatına çok özel bir ilgi duyan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın böyle sergileri görme imkânı bulamadığını hatırlatan hocamız, “Böyle bir sergiyi görseydi, çıldırırdı” diyor. Hülya Atakan’ın yazısı da resim sanatıyla ilgili. Bruegel’in XV. yüzyılda bir Flaman kasabasının meydanında olup bitenleri tasvir ettiği ünlü “Karnaval ve Perhiz” tablosunun âdeta içine giren Hülya Hanım’ın yazısını beğeneceğinizden eminim.

Ben de yeni Anayasa’nın tartışıldığı şu günlerde, Anayasa dili meselesine Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in penceresinden baktım. Türkçe Meselesi (1948) adlı kitabında hukuk dili konusundaki görüşlerini de anlatan bu büyük fikir adamı ve hukukçuyu rahmetle anıyorum.

Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nun, çocuk kitapları yayımlayan yayınevlerine Amerika’da kız çocuklarının birer Amerikalı olarak yetişmelerini sağlayan “Amerikan Kızı” serisine benzer bir “Türk Kızı” serisinin hazırlanması yolunda ilgi çekici bir teklifi var.

Kâmil Yeşil de “İmlâ ve Noktalama Bilmeyen Nesillere Hazır Olunuz” başlıklı yazısında, Talim Terbiye Kurulu’nun 2005 yılında kabul ettiği Dil ve Anlatım programındaki Kelimede Yapı Bilgisi, İmlâ, Noktalama ve Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Ögeleri ve Cümlenin Yapısı ünitelerinden nedense vazgeçildiğini, bunun imlâ ve noktalama bilmeyen nesillerin ortaya çıkmasına yol açacağını belirterek önemli bir tehlikeye dikkatimizi çekiyor.

Said Coşar, edebiyat tarihimizi karikatürlerle anlatmaya devam ediyor. Bu sayıda Florinalı Nâzım’ın karikatürize edebî hayatını okuyacaksınız. Selçuk Karakılıç’ın yazısında da Florinalı’dan bahis var. Ancak Karakılıç, ağırlıklı olarak kısa bir süre önce kaybettiğimiz ilk dünya güzellik kraliçemiz Keriman Hâlis’in Türkiye ve dünya güzellik kraliçeliğine nasıl seçildiğini ve bu olayın yankılarını anlatıyor.

Türkiye’deki yarışmada jürinin Abdülhak Hâmid, Halid Ziya Uşaklıgil, Cenab Şahabeddin, Ahmed Hâşim, Hüseyin Cahid ve Peyami Safa gibi ünlü edebiyatçıların da yer aldığını biliyor muydunuz?

İbrahim Öztürkçü’nün yazısı da sanırım ilginizi çekecek: “Âkif’in Mükeyyifatla Arası Nasıldı?”
Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz de İzzet Molla Divanı’nın bir nüshasında bazı beyitler için ilgi çekici notlar düşen meçhul okuyucunun şaşırtıcı dikkat ve tepkilerini bizimle paylaştı. Yazının sonuna kadar yüzünüzden tebessüm eksik olmayacak.

Elinizdeki sayıda ayrıca Kazak bilim adamı Murat Avezov’la babası Muhtar Avezov hakkında yapılmış bir röportaja yer verdik. Muhtar Avezov, bilindiği gibi, dört ciltten oluşan Abay Yolu adlı ünlü tarihî romanın yazarıdır. Birinci cildi 1942, ikinci cildi 1947, üçüncü cildi 1952, dördüncü cildi 1956 yıllarında yayımlanan roman, 1949 yılında Kazak Mamlekettik Nişanı’na, 1959 yılında da Lenin Özel Nişanı’na lâyık görülmüştü. Kazak edebiyatının klasikleri arasına giren ve birçok dünya diline çevrilen Abay Yolu’nda Kazakların dünyası bütün zenginliğiyle anlatılmaktadır.

Özbekistan İlimler Akademisi’nden Atabek Rustambekoğlu da Kokand şairlerinin İstanbul hakkındaki şiirlerinden söz ediyor.

Prof. Dr. Kenan Erdoğan’ın gelecek sayıda da devam edecek olan “İran ve Afganistan İzlenimleri” herhâlde ilginizi çekecektir. Halk edebiyatı araştırmalarının duayeni Nail Tan da çok şairli bir şiiri, “Üryan Geldim Yine Üryan Giderim”i ele aldı.

Bu sayıda Muhammed Esad Tiryaki ve Sevgül Yılmaz’ın birer hikâyesini; Mustafa Ruhi Şirin, Nazım Payam, Cengizhan Orakçı, Bilal Yavuz, İlker Nuri ve Seval Karadeniz’in şiirlerini dikkatlerinize sunuyoruz. İbrahim Türkhan, Kırgız şair Süyünbay Eraliyev’in “Mutluluk” adlı şiirini çevirdi.

Rudyard Kipling’in dilimize birçok defa çevrilen “Eğer” adlı ünlü şiirini bir de Özgür Çavuşoğlu’nun çevirisinden okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-04-18

Taşradan kente: Mustafa Kutlu hikâyeciliği


Türk Edebiyatı dergisi Nisan sayısında Mustafa Kutlu'nun hikâyeciliği üzerine bir dosya hazırladı. Pek çok yazar ve şairin yazılarıyla katkıda bulunduğu dosya, arşiv niteliğinde.

Aylık Dergi, Hece, Kafdağı Fayrap başta olmak üzere pek çok dergi Mustafa Kutlu hikâyeciliğine değinen sayılar hazırladı. Bunun dışında onun kitapları üzerine önemli yazılar kaleme alındı, akademik dünyada tezler hazırlandı. Necip Tosun ve Ercan Yıldırım’ın Mustafa Kutlu hikâyeciliğini çözümleyen kitapları yayımlandı. Kemal Aykut’la merhum Nusret Özcan Mustafa Kutlu Kitabı’nı hazırladılar. Yani bir şekilde Türkçe edebiyat dünyası Kutlu hikâyeciliğini anlama ve anlamlandırmaya çalıştı. Bu çaba hâlen devam ediyor, görünen o ki devam edecekte.

Bu ayki Türk Edebiyatı dergisinin eşik sözünden, derginin öteden beri hazırlamayı planladığı Mustafa Kutlu dosyasını Küçükçekmece Belediyesi’nin 26-27 Nisan tarihlerinde bir Mustafa Kutlu Sempozyumu gerçekleştireceğini öğrenince öne çekmek durumunda kaldığını öğreniyoruz. Mustafa Kutlu’nun hikâyeciliğine odaklanan dosyada yer alan yazarlar ve yazılar şöyle: Alâattin Karaca “Ortadaki Adam’dan ‘Hayat Güzeldir’e Mustafa Kutlu’nun Hikâyesi”,Ali Ayçil “Kutlu Üzerine Dokuz Pasaj”, Bahtiyar Aslan “Mustafa Kutlu’nun Suluboya Resim Koleksiyonundan İki Güzide Eser Üzerine”, Sezai Coşkun “Mustafa Kutlu Hikâyeciliğinin Ontolojik Derinliği”, Taner Namlı “ Mustafa Kutlu’nun “Sır”rı”, Sabahattin Çağın “Kapıları Açanlar Ve Kaçanlar”, M. Fatih Kanter “Gönül İşi’ni Gönülden Okumak”, Suavi Kemal Yazgıç “Mustafa Kutlu Hikâyesinin Bazı Dinamikleri” Yazıların neredeyse tümünün duygusal iyi niyet üzerinden yol aldığını belirtmemiz gerekir öncelikle. Buna eleştirel bakış açısından yaklaştığımızda “mesafe ayarı” yokluğu da diyebiliriz sanırım. Böyle olsa da bir yazarı belli noktalarda kavramayı ve yeni okumaları mümkün kılıyor Türk Edebiyatı’nın bu sayısı. Sözgelimi Mustafa Kutlu hikâyelerinde yer bulan tasavvuf ile Rasim Özdenören öykülerinde varlık kazanan tasavvufun izinin sürülmesi gerekliliği bunlardan biri.

DEĞİŞİMİN MACERASI

Kuşkusuz, toplumu ve toplumda olup bitenleri en belirgin biçimde anlamak için edebiyat önemli imkânlar sunar. Hele gündelik hayat sosyolojisi dediğimiz alanın kodlarını/göstergelerini en iyi öğrenebileceğimiz alan ele aldığımız dönemde ortaya çıkan edebiyat ürünleridir. Bu aynı zamanda hem zihniyet dünyalarını anlamayı hem de üzerine konuşulan toplumsal alandan tümüyle soyutlanmamayı da beraberinde getirir. Bahsettiğim bu bakışın izinden gittiğimizde Kutlu hikâyeciliğinin dönemlere ayrılmasında olsun, hikâyelerinde ortaya koyduğu muhasebenin niteliğini bütün olarak anlamlandırma sürecinde olsun toplumsalın dönüşümü mutlaka dikkate alınmalıdır M. Fatih Kanter’in yazısının son kısmında yapmış olduğu tespitler Alâattin Karaca’nın edebiyat üzerinden yaptığı tespitleri toplumsalı daha öne çıkararak yapmasından dolayı son derece önemlidir: “ Mustafa Kutlu’nun (…) yazdığı (…) hikâyeler, Türkiye’nin modernleşme serüveni ile örtüşmesi bakımından son derece önemlidir. Türkiye’deki sosyo-kültürel değişimleri bizzat yaşayan, duyan ve duyumsayan Kutlu, bu değişim macerasını gözlemleyerek yazmıştır.”

Suavi Kemal Yazgıç Kutlu’yu popülist bir yazar olarak değerlendiriyor, onun halkçılığına vurgu yaparak. Keşke popülizm meselesini biraz daha açsaymış. Malum bu sözcük kültürel ortam başta olmak üzere genelde olumsuz bir içerikle anlamlandırıldığından ‘lanetli’ sözcükler sözlüğünde yer alıyor. Kutlu’nun taşraya bakışının hâkim edebi kanondan farklılıklarına değinen Yazgıç’ın yazısının girişindeki tespitleri haklı kılan pek çok örnek var Kutlu’nun dünyasında. Sadece birini aktararak yetinelim: “Günümüzde edebiyat ferdî olana doğru gitti. Ben ise ferdi cemaatan ayırmak eğiliminde değilim.”

Ayrıca “Mustafa Kutlu’nun Desenleri” başlıklı küçümen bir “görsel yazı” da yer alıyor dosyada. Burada yer alan yazı ve Hareket dergisi kapakları Mustafa Kutlu’nun düşünce dünyasının oluşum seyrini görmek bakımından en az diğer yazılar kadar önemli. 1947 doğumlu Mustafa Kutlu'nun çocukluğu Erzincan'da geçer. Yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nde tamamlar. Kutlu, öğrencilik yıllarında fel­sefeyle ilgilenen, özellikle Nietzsche okuyup resim yapan, öfkeli bir insandır. Erzurumlu yazarların sıkça uğradığı Hemşin Pastahanesi'nde tesadüfen tanıştığı Ezel Erverdi'ye Hareket dergisi eleştirisi yapan Kutlu, eleştirilerini derginin desensiz oluşuna yoğunlaştırır. Yani dergi ile yazı üzerinden değil çizgi üzerinden ilişki kurar. Ezel Erverdi Mustafa Kutlu'dan dergiye desen göndermesini ister ve gönderdiği ilk deseni de kapakta kullanır.

Aslında bu tanışma onun için önemli bir kırılma noktasıdır. Ressam olarak katıldığı Hareket’te hikâyeci ve biyografi yazarı olarak öne çıkan Mustafa Kutlu'nun dergi kapaklarına yansıyan desenlerinde Anado­lu gerçeğini çeşitli açılardan yansıttığı görülür. Tunceli ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yapan Kutlu, 1974'de görevinden ayrılarak Dergâh Yayınları'nda çalışmaya başlar. Bundan sonrasını İsmail Kara’nın “Hayatımın Tesadüfü” yazısından izlemek mümkün. Aktarmaya çalıştığımız bu serencam Mustafa Kutlu’nun gerek edebiyat gerekse düşünce dünyası bakımından belli konuları öne çıkarmasında Hareket dergisi çevresinin ve onunla birlikte Nurettin Topçu’nun büyük bir etkisi vardır. Şunu mutlaka dile getirmeliyiz: Türk Edebiyatı dergisinin bu sayısının en önemli eksikliklerinden birini Topçu’nun Kutlu hikâyeciliği üzerindeki etkisini yeterince belirginleştirmemesi olduğu söylenebilir.

BU BÖYLEDİR AMA

Alâattin Karaca, Türk hikâyeciliği ve edebiyatta karakter analizi ile başladığı yazısında Mustafa Kutlu'nun hikâye serüvenini çözümlüyor. Karaca, Kutlu'nun ilk kitabı 'Ortadaki Adam'dan sonuncusu 'Hayat Güzeldir'e gelene kadar hem Mustafa Kutlu'nun hem Türk hikâyeciliğinin geçirdiği evreleri belirginleştiriyor. Karaca’nın yazısının otobiyografik yönlerinin olduğunu da belirtmekte fayda var. Kutlu’nun hikâyeciliğinin başlangıcını oluşturan kitaplardan Ortadaki Adam’da yer alan “Al Sartre’ı, al Russel’ı eline, gözün dünya görsün!” üzerinden yerlilik yabancılık tartışmasına uzanan yazı 1950’lerde Türkçe edebiyatta yaygın olan bunalım meselesine değinir. Yazının belirleyicilik ölçüleri, yerlilik/yabancılık kutuplarında dolanmak. Bunalım, tutunamama, yabancılaşma gibi varoluşçu felsefenin temel kavramlarını olumsuzlayan Karaca, bu modanın Rasim Özdenören gibi İslâmcı yazarların öykülerine kadar uzandığını belirtir: “Rasim Özdenören gibi İslâmcı bir yazar bile bu Kafkaesk modaya kapılıp günlerce odasından çıkmayan, yatağında kendi karanlığına gömülmüş insan tiplerinin ruhunu bir burguyla kurcalayıp durdu; tabiri caizse karanlığı deşeledi bir süre. Faulkner, Dostoyevski, Kafka Camus, James Joyce… Bir kısım Türk hikâyecileri uzun süre bu yazarları dilinden düşürmedi.(…) Dragomanlar cumhuriyetinin hikâyecileri, kendi anlatma geleneklerine yönelerek ‘yerli bir hikâye’, yerli bir insan, yerli bir hayat yazmak yerine, Kafka’nın ‘dava’sının peşine düştüler.” Nedense, Karaca’nın, Kutlu’yu sevdiği, ona yakınlık duyduğu için hikâyelerini olduğundan yüksek bir noktaya yerleştirdiği kanaatine ulaştım, Özdenören’e tersi duygularla yüklendiğini.Umarım yanılıyorumdur.

Kafkasever hikâyecilerle taşarlı okurları karşıt kutuplara yerleştiren Karaca Kutlu’nun başlangıçta Sabahattin Âli ile Sait Faik’e yönelmesinin çerçevesini bahsettiğim bu çerçeve içinden çiziyor. Eminim onun bu bakışını Ahmet Sait Akçay okusa bu çizginin edebiyatı tıkadığını postmodern edebiyatın imkânları üzerinden eleştirir. O nedenle elli kuşağı öykücülerini yetmişli yıllarda eleştirmekle bugün eleştirmenin farklılık taşıması gerekir. Tekrar vurgulamak gerekir ki; Anadolu toplumunun sanayi ile tanışması, taşradan şehre göçü, modern değerler ile kendi değerleri arasında sıkışması, zanaatkârlığın ve küçük esnaflığın çöküşü gibi konulara değinirken Nurettin Topçu’yu ihmal etmek Kutlu hikâyeciliğinin temel direğini görmemektir bir bakıma. O yüzden Necip Tosun’un “Mustafa Kutlu öykülerine başlanmadan önce mutlaka Nurettin Topçu'dan birkaç temel eser okunması gerekir. Çünkü Topçu tanınmadan Kutlu öyküsü tümüyle kavranamaz” tespiti son derece önemlidir.

GELECEĞİN GEÇMİŞİ

Bu noktada bence dosyanın en önemli yazısı Ali Ayçil, 'Kutlu Üzerine Dokuz Pasaj' başlıklı değerlendirmesi. Çocukluktan kahramanlara, resimden edebiyatın sezgine kadar Kutlu hikâyeciliğini kuşatan bir ‘kıs(s)a’ bir yazı bu. Ayçil, yazarın hikâyeciliğini Türkiye'nin yakın geçmişte yaşadığı göç sorunuyla birlikte okuyor. “Ayna” başlıklı pasajında şu tespitleri yapıyor: “Mustafa Kutlu'nun yazarlık hayatı, Türk toplumunun hızla taşradan şehre göçmeye başladığı son yarım asrın sosyal hareketliliği içerisinde şekillendi. Bu göçün üç cephesi vardı: Göçün yüklendiği yer, göç hâli ve göçün çözüldüğü yer. Dinmek bilmeyen bir insan seli, on yıllarca sadece büyük şehirlere değil, hem Türk sinemasına hem de Türk Edebiyatına malzeme taşıdı (…) Mustafa Kutlu külliyatının yarım yüzyıllık zamana tutulmuş devasa bir aynaya benzemesinin sebebi, kumaşına gösterdiği sadakatti.”

Kutlu hikâyeciliği özellikle seksenli yıllarda yaşanan değişimlere tutmuş olduğu ayna ve geleceğe dönük sezgileri ile de önemlidir. Siyasetten tekkeye oradan tüketim toplumuna uzanan değişimi kavramak için eşik metinlerden biri Sır’dır. Kapitalizm’in Müslüman bireyde oluşturduğu bilinç yarılmasını tekke dünyası üzerinden ele alan Kutlu’nun Sır kitabı hakkında şu tespitleri yapıyor Ayçil: “ Kapitalizmin, inançlı bir adamın hayatında açabileceği dehşetli çatlağı ancak yeni yeni kavrayabiliyoruz. Oysa, Kutlu Sır’da, ufukta belirmekte olan ‘yeni iktidarın bileşenleri kent, siyaset ve ekonomi’nin, manevî dünyamıza ödeteceği bedeli, ‘şeyh efendi’ üzerinden çeyrek yüzyıl önce hikâye etmişti. Hikâyenin yazıldığı dönem, Müslüman okumuşların bir dava sahibi olduğu ve İslâmi geleceğin müjdelendiği bir dönemdi. Sürekli geçmişi ya da bu günü anlattığını düşündüğümüz Kutlu, aslında pek çok cümlesinde, geleceğin geçmişinden de haber verir.”

Türkiye’de sosyoloji çalışmalarının en kurak olduğu alan olarak karşımıza çıkan edebiyat sosyolojinin mutlaka dikkate alması gereken değerlendirmelerdir bunlar. Belki bu yüzden ben 1990 yılında yayımlanan Sır kitabını, Ruşen Çakır’ın yine aynı yıl yayımlanan Ayet ve Slogan kitabının çağla karşılaşmayı anlattığı ilk bölümü ile birlikte düşünmeyi ve anlamlandırmayı öncelerim. Kolay değil tabii, her hesaplaşma gibi acıtır ruhumuzu bu hesaplaşma ve karşılaştırma.

Dolayısıyla Kutlu hikâyeciliğini sosyolojiyi ihmal ederek tümüyle zamansız “ontoloji” üzerinden okumak Kutlu hikâyelerini kendisinden uzaklaştırmak olur. Onun hikâyeleri varlığın olduğu kadar zamanımızın hikâyesidir.


Asım Öz



www.dunyabulteni.net
18 Nisan 2012

2012-04-02

'Türk Edebiyatı' dergisinde Mustafa Kutlu özel dosyası

Nisan 2012

UNESCO, Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nün teşebbüsüyle 2012 yılını, “Uluslararası Itrî Yılı” ilan etti. Yıl sonuna doğru sayılarımızdan birini, tam 300 yıl önce vefat eden bu büyük bestekârdan yola çıkarak musikiyle ilgili meselelerin ele alınacağı özel sayı hazırlamayı planlıyoruz. Ancak daha önce “Itrî Yılı”nın ilan ediliş sürecini, neler yapılmak istendiğini, hazırlıkların hangi safhada olduğunu öğrenmek için Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nün sanat danışmanı Dr. Yalçın Çetinkaya ile görüştük. M. Selim Gökçe’nin sorularını cevaplandıran Çetinkaya’nın anlattıklarından anladığımız kadarıyla, 2012, musikimiz açısından çok verimli geçecek.

Itrî’nin çağdaşı büyük şair Urfalı Nâbî de 1712’de, yani tam 300 yıl önce vefat etmişti. Bu iki sanatkâr arasında dostluk var mıydı, bilmiyoruz ama, Itrî, Nâbî’nin “Hûn-ı dilimi gonce-i câm eyledi bülbül” mısraıyla başlayan gazelini Isfahan makamında bestelemişti. Bu vesileyle bir Nâbî uzmanı olan Dr. Hüseyin Yorulmaz’ı aradık. İmzasını ara sıra dergimizde gördüğünüz aziz dostumuz, hikemî şiirin bu büyük ismi hakkında bir değerlendirme kaleme aldı.

Mütareke devrinde, Millî Mücadele’nin ateşini tutuşturan olaylardan biri de, 23 Ocak 1920 Cuma günü Darülfünun Konferans Salonu’nda Süleyman Nazif’in Malta Adası’na sürülmesine yol açan son derece heyecanlı bir konuşma yaptığı “Piyer Loti Günü”dür. O gün Yahya Kemal de Pierre Loti hakkında bir konferans vermişti. Mehmet Samsakçı, bu konferansın metnini, o tarihte İleri gazetesinde yayımlandığı biçimiyle sunuyor. Bu ilgi çekici yazının dikkatinizi çekeceğini sanıyorum.

Mehmet Samsakçı’nın yazısını, Hülya Atakan’ın “Notre Dame’dan Machu Picchu’ya” başlıklı yazısı takip ediyor. Kısa bir süre önce çoğu dergimizde yayımlanan yazılarının bir araya getirildiği, Kırkambar’da kısa bir tanıtımını da okuyacağınız Kış Çayı adlı ilk kitabı yayımlanan Hülya Hanım’ın yazısına özellikle dikkatinizi çekiyorum.

Bu yıl, Charles Dickens’ın da doğumunun 200. yılı. Yadigâr Türkeli Sanlı, bu ünlü İngiliz romancının doğum yıldönümünü kutlamak amacıyla İngiltere’de yapılan ve yapılacak olan törenlerden söz etti. Bu sayımızda ayrıca Gülsün Nakiboğlu Elif Şafak’ın İskender romanını, Prof. Dr. Gürsel Aytaç hocamız Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabını, Erden Dönmez, Necati Mert’in hikâye kitabı Zamansız’ı, Nadir Aşçı da İbrahim Tenekeci’nin yeni şiir kitabı Kimsenin Kalbi’ni değerlendirdi.

Ve dosyamız: “Mustafa Kutlu’nun Hikâyeciliği”. Küçükçekmece Belediyesi’nin 26-27 Nisan tarihlerinde bir Mustafa Kutlu Sempozyumu gerçekleştireceğini öğrenince, öteden beri hazırlamayı planladığımız dosyayı biraz öne çektik.

Ali Ayçil’in “Kutlu Üzerine Dokuz Pasaj” başlıklı yazısında dediği gibi, onun yazarlığı “Türk toplumunun hızla taşradan şehre göçmeye başladığı son yarım asrın sosyal hareketliliği içerisinde şekillendi. Bu göçün üç cephesi vardı: Göçün yüklendiği yer, göç hâli ve göçün çözüldüğü yer. Dinmek bilmeyen bir insan seli, on yıllarca sadece büyük şehirlere değil, hem Türk sinemasına hem de Türk Edebiyatına malzeme taşıdı (…) Mustafa Kutlu külliyatının yarım yüzyıllık zamana tutulmuş devasa bir aynaya benzemesinin sebebi, kumaşına gösterdiği sadakatti.”

Alâattin Karaca’nın Mustafa Kutlu’yu ve hikâyeciliğini çok iyi anlattığı yazısıyla başlayan dosya, Ali Ayçil, Bahtiyar Aslan, Sezai Coşkun, Taner Namlı, Sabahattin Çağın, Fatih Kanter ve Süavi Kemal Yazgıç’ın yazılarıyla devam ediyor. Ressamlığı da olan, hatta Hareket dergisinde hikâyelerinden önce desenleriyle görünen Mustafa Kutlu’nun bu desenlerinden birkaçını da tadımlık olarak sunmak istedik. Tabii bir hayli fotoğraf...

Bu sayıda maalesef hikâyeye yer veremedik. Şairlerimize gelince: Mehmet Aycı, Cengizhan Orakçı, Kalender Yıldız, Muhammet Hüküm, Hatice Eğilmez Kaya, Necip Fazıl Akkoç ve Mehmet Özdemir.

Tabii, Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu. Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere. Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-02-06

'Türk Edebiyatı' dergisinde Yunus Emre


Şubat 2012, Sayı:460

Yunus Emre, halkın asırlar boyunca hiç unutmadığı, menkıbeleri dilden dile, nesilden nesile aktarılan, belki de daha yaşarken efsaneleşmiş bir şairdi. Bestekârlar, ilâhi, naat, mersiye, kaside, durak, tevşih gibi dinî formlarda eser bestelemek istedikleri zaman önce tekkelerin vazgeçilmez söz hazinesi olan Yunus Divanı’na bakar ve mutlaka istedikleri güzellikte bir şiir bulurlardı.

Yunus’un şiirlerinin tekkelerde öncelikle tercih edilmesinin sebebi, Türkçesindeki saflık, söyleyişindeki içtenlik ve düşünüşündeki derinlikti; halk onun divanında kendi ruhunun yansımalarını görürdü. Aydınlar, onu, Fuat Köprülü’nün 1912 yılında Türk Yurdu’nda çıkan makaleleri ve 1919 yılında yayımlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseri sayesinde keşfettiler. O gün bugündür sürekli tartışılan, her ideolojik grubun sahiplendiği ve farklı yorumladığı bir şair olan Yunus Emre, İskender Pala’nın son romanı Od’la yeniden gündeme taşındı. Biz de bu fırsattan istifade ederek bir dosya hazırlamak istedik; fakat dosya kendiliğinden özel sayıya dönüştü.

Böyle bir özel sayıda, Türkçeyi ve Türk kültürünü dünyada tanıtmak ve yaymak amacıyla, Almanların Goethe, İspanyolların Cervantes Enstitüleri örnek alınarak kurulan Yunus Emre Enstitüsü’nden söz etmemek olmazdı. Arkadaşımız Selçuk Karakılıç, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’la ilginizi çekeceğinden emin olduğum, “efradını câmi, ağyarını mâni” bir röportaj gerçekleştirdi. Bu röportajı Sezai Coşkun’un “Roman Kahramanı Olarak Yunus Emre” ve Ahmet Turan Alkan’ın “Yunus Emre Modern mi?” başlıklı yazıları takip ediyor. Coşkun’un Nezihe Araz, Kemal Tahir, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Emine Işınsu ve İskender Pala’nın romanlarında Yunus’un nasıl ele alındığını irdelediği yazısından sonra, “Türk Resminde Yunus Emre” adlı mini bir albüm göreceksiniz. Funda Özsoy Erdoğan’ın Od romanını değerlendirdiği yazının hemen ardından bu romanın yazarıyla, yani İskender Pala’yla Ali Erdemli tarafından yapılan röportaj yer alıyor.

Şubat, Türk Edebiyatı Vakfı’nın ve Türk Edebiyatı dergisinin kurucusu olan merhum Ahmet Kabaklı’nın vefatının 11. yıldönümüdür. Yunus’u çok seven, Yunus Emre adlı bir kitabı ve “Yunus’un Gülleri” adlı bir şiiri bulunan hocamızın aziz hatırasını da İsa Kocakaplan’ın yazısıyla yâd ettik.

M. Fatih Andı, Yunus’un modern Türk şiirinde nasıl algılandığına baktı ve şu sonuca vardı: Şiirimizin Yunus Emreleri de, inanç, düşünce ve hatta bilim ortamlarındaki Yunus Emreler kadar çeşitli ve birbirinden farklıdır.

Fuat Köprülü’den sonra Yunus Emre meselesi Rıza Tevfik’in de ilgi alanına girmiştir. Prof. Dr. Abdullah Uçman, öteden beri üzerinde çalıştığı Rıza Tevfik’in Yunus Emre’yi nasıl anladığı, yazılarında ve şiirlerinde nasıl yansıttığı üzerinde durdu. Mehmet Aycı ise “İşitin Ey Yarenler” başlıklı denemesinde birbirinden farklı Yunus Emre portrelerinden kendine has üslûbuyla söz etti. Aycı’nın yazısının özü şu cümlelerdedir: “Yunus Emre portreleri bitmez, her ne renkte ve kıyafette olursa olsun, muhatabına göre şairimiz, pîrimiz ete kemiğe bürünmekte ve Yunus diye görünmektedir.”

Senail Özkan “âşıkane söyleyiş” bakımından Yunus Emre’yle büyük Alman şairi Rilke’yi karşılaştırdı. Zekeriya Başkal da Yunus hakkında yazılmış İngilizce eserlerin arkasındaki zihniyet dünyasına dikkatimizi çekiyor. Başkal’a göre, bu eserlerin çoğunda, İslâm’ı Yunus Emre’nin şiirlerindeki erdemleri taşımayan bir din olarak gösterip Yunus Emre’yi başka kaynaklara bağlama çabası şeklinde özetlenebilecek oryantalist bakış açısı hâkimdir. Ben de Ahmet Adnan Saygun’a Yunus Emre Oratoryosu’nu yazdıran ortamı, bu eserin besteleniş hikâyesini ve yankılarını anlatmaya çalıştım.

Bu sayının hikâyeleri Ayşe Göktürk Tunceroğlu, Deniz Özbeyli, Bahtiyar Aslan, Hatice Eğilmez Kaya, Hümeyra Yargıcı ve Recep Şükrü Güngör’den... Şiirler ise Mustafa Ruhi Şirin, Yaşar Beçene, Kalender Yıldız, Mehmet Aycı, Abdurahman Şimşek, Ahmet Sıvacı, Müjdat Er, Nazım Payam, İsmail Çakmak ve Sabri Kaplan imzalarını taşıyor.
Tabii, Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere. Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-01-13

'Türk Edebiyatı' dergisinde Mehmet Âkif

2012’nin ilk sayısıyla karşınızdayız. Derginiz Türk Edebiyatı’nı, bütün insanlık için hayırlı olmasını dilediğimiz yeni yılda da destekleyeceğinizden eminiz.

Bildiğiniz gibi, 2011, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Mehmed Âkif Ersoy Yılı” ilan edilmişti. Bu yılın dikkate değer çalışmalarından biri de, geçen ay Ankara Resim ve Heykel Müzesi’yle Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “Vefatının 75. Yılında Mehmed Âkif Ersoy” sergisi oldu. Âkif’in aile fotoğrafları, imzalı Safahat nüshaları, dostlarına ve ailesine yazdığı mektuplar, Birinci Meclis dönemi belgeleri, İstiklâl Marşı hatıraları, Darulfünun muallimliği zamanına ait imtihan kâğıtları ve vefatından sonra yapılan anma toplantılarıyla ilgili dokümanların ilk defa bir araya getirildiği sergi, bu sergiyi değerlendiren S. Kutalmış’ın da belirttiği gibi, Mehmed Âkif Yılı için anlamlı bir final niteliği taşıyordu.

Söz konusu serginin İstanbul ayağındaki en büyük sürpriz ise, Şerif Muhiddin Targan’ın, varlığından haberdar olduğumuz, fakat kimde olduğunu bilmediğimiz yağlıboya Âkif portresiydi. Sergi vesilesiyle, büyük şairin torunlarından birinde olduğu ortaya çıkan bu portre vesilesiyle, M. Selim Gökçe de daha çok bestekâr ve ud virtüozu olarak tanınan Şerif Muhiddin’in ressamlığı üzerine bir yazı kaleme aldı. Âkif’le ilgili bölümümüz, Ali Gözeller’in yazısıyla sona eriyor. Bu yazıda, Âkif’in Halkalı Baytar Mektebi’ndeki öğrenciliği sırasında yaptığı, araştırmacıların nasılsa gözünden kaçan bir konuşmadan söz ediliyor.

Adem Özbek, bu sayıda, Ahmet Hâşim’in kitaplarına girmemiş bir yazısına dikkatimizi çekti. Edebiyat tarihimize karikatür penceresinden bakmaya devam eden Said Coşar da, karikatüristlerin çok sevdikleri Abdülhak Hâmid’i ele aldı. Hayrettin Orhanoğlu, birkaç ay önce bir eleştiri vesilesiyle tartışmalara konu olan Oğuz Atay’ın nasıl anlaşılması gerektiğine dair görüşlerini anlatıyor.

Bu sayımız deneme bakımından hayli zengin. Hayrettin Durmuş, Hakan Bilge, Deniz Özbeyli ve Mehmet Tekin’in denemelerini beğeneceğinizi tahmin ediyorum. Osman Şahin, Arap edebiyatı ve hat tarihinin büyük uzmanı merhum Prof. Dr. Nihad M. Çetin’in az bilinen bir tarafını, hattatlığını anlattı. Nihad Bey’i tam yirmi yıl önce kaybetmiştik. Şener Öztop da, Dumlupınar Üniversitesi’nin ekim ayında hakkında bir sempozyum düzenlediği Kütahyalı ressam ve neyzen Ahmet Yakupoğlu’nun sanat felsefesine göz attı.

Merhum Cemil Meriç’in yakın dostlarından İzzet Tanju, “İbn Rüşd’den Aquinolu Tommaso’ya” başlıklı yazısıyla yeniden aramızda. İzzet Bey, Aquinolu Tommaso’nun (Thomas) eleştirisinden sonra bile Avrupa’da sıkı İbnrüşdcülere rastlandığını, ancak 19. yüzyılda uydurulan “İbnrüşdcülük” akımının aslında var olmadığını; çünkü bütün İbnrüşdcüler arasında görüş birliğinden söz edilemeyeceğini söylüyor.

Bu sayımızda Türk dünyası edebiyatına da bir kapı araladık. Bundan sonra bazı sayılarımızda Türk dünyasına özel bölümlerin ayrılmış olduğunu göreceksiniz.
Mehdi Genceli, 1990’ların başında üniversite eğitimi için Türkiye’ye getirilen gençlerden biri. “Hem Ağlarım Hem Gülerim Hâtıra Geldikçe O Demler” başlıklı hikâye tadındaki yazısında, ülkemizde yaşadıklarından söz ediyor. Jorayeva Muattar, Özbekistanlı tercüme bilgini Askad Muhtar’ın tercüme sanatı hakkındaki görüşlerini, Nazara Bekova da Ali Şir Nevâî’nin Divân-ı Fânî adlı Farsça divanı üzerinde yapılan çalışmaları anlatıyor. Muratgeldi Söyegov ise ilk Türkmen romancı olan Han Haciyev’in hayatını kısaca özetledi. Bu bölümde ayrıca Kırgız şair Kambaraalı Bobulov’un İbrahim Türkhan tarafından Türkiye Türkçesine çevrilen “Annemi Dinlesem” adlı şiirini okuyacaksınız.

Bu sayının hikâyeleri Sevgül Yılmaz, Naime Erkovan, Ahmet Sıvacı ve Yılmaz Yılmaz’dan... Şairlerimiz ise Mustafa Ruhi Şirin, Mehmet Narlı, Mahmut Bahar, Abdurrahman Şimşek, Yaşar Beçene, Cengizhan Orakçı, Mehmet Aycı, Said Coşar, Hatice Eğilmez Kaya, Necip Fazıl Akkoç ve Ömer Duman.

Tabii, Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu. Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere...

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2011-12-11

Türk Edebiyatı dergisi Mehmet Âkif özel sayısı


Aralık 2011

Bazı abonelerimizden dergilerinin kendilerine ulaşmadığı veya çok geç ulaştığı yolunda şikâyetler alıyoruz. Altı yılda iki defa bizden kaynaklanmayan problemler yüzünden gecikmemizi saymazsanız, her ayın ilk gününde bayilerde olduk ve abonelerimizin dergilerini de her zaman aybaşından önce postaya verdik. Problem, maalesef PTT’den kaynaklanmaktadır; dergilerimizin adreslere geç ulaştırılması, hatta bazan hiç ulaştırılmaması bir yana, kısa bir süre önce posta ücretlerine yüzde 65 gibi astronomik bir zam yapıldı. Bu yüzden bütün dergilerin çok zor durumda kaldığını, yılbaşında fiyatların bir miktar artırılacağını bilmenizi istiyor, bizi anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz.

Bu sayımızda birbiriyle ilişkili iki farklı dosyamız var. Birinci dosyada “2011 Mehmed Âkif Yılı” vesilesiyle İstiklâl Marşı şairimiz hakkında yazılar bulacaksınız. Âkif’in şiir dilinin analiz edildiği ilk yazı Prof. Dr. İbrahim Şahin imzasını taşıyor. Doç. Dr. Mehmet Narlı ise, Midhat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı romanında Âkif’in nasıl bir roman kahramanına dönüştürüldüğünü anlattı. Bu romanda, karşımıza Şair Mehmed Raif kimliğiyle çıkan Âkif, Tarık Buğra’nın iki romanında gerçek ismi ve kimliğiyle görünür. Küçük Ağa ve Firavun İmanı’nı Tarık Buğra’nın Âkif’e nasıl baktığını tespit etmek için yeniden okuyan Prof. Dr. Mehmet Tekin’in yazısı herhâlde ilginizi çekecektir.

Birinci dosyamız Dr. Sezai Coşkun’un Âkif’in eğitimle ilgili görüşlerini ele aldığı yazısıyla devam ediyor. Selçuk Karakılıç ise, Âkif’in 1936 yılında Türkiye’ye dönüşünün Türk basınında nasıl yansıtıldığını araştırdı. Yusuf Çağlar, bazı fotoğraflardan hareketle Âkif hakkında yıllar yılı tekrarlanan çeşitli yanlışları düzeltti.

Mehmet Sümer, Talip Mert’in Açıklamalı Safahat Sözlüğü’nde gün ışığına çıkardığı, Âkif’in Kur’an mealiyle ilgili bir belgeden söz ediyor. Dr. Ali Kahraman, bugüne kadar gözden kaçmış bir ayrıntıya dikkatimizi çekti. Ali Haydar Başer de Kahire’de, Mehmed Âkif’in yıllarca ikamet ettiği evi nasıl arayıp bulduğunu ve bu evin içler acısı hâlini anlattı. Hülya Atakan ise, Âkif’in ata yurdu olan Kosova’ya yaptığı gezide edindiği izlenimleri bizimle paylaştı. Bu sayıda ayrıca Prof. Dr. Haluk Oral’ın arşivinden iki mektup bulacaksınız. Eşref Edib’e gönderilen bu mektuplarda, mahiyetini öğrenemediğimiz bir alacak meselesinden söz edilmektedir.

Son zamanlarda Mehmed Âkif deyince aklımıza ilk gelen isimlerinden biri olan Mehmet Rüyan Soydan, tecessüsünü büyük şairin dostlarına da yöneltti. Bunlardan biri Said Halim Paşa’dır. Osmanlı tarihinin en zor yıllarında sadrazamlık yapan Said Halim Paşa, aynı zamanda Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Mehmet Rüyan Bey’in arşivinde, bu büyük mütefekkirin henüz yayımlanmamış birçok eseri bulunuyor. Çoğu Fransızca yazılmış bu eserlerden biri de, Rüyan Bey’in “Islahatımızın Esasları” başlığını uygun gördüğü, Mehmed Âkif tarafından tercüme edildiğini tahmin ettiğimiz eski harflerle yazılmış eseridir. Tahminimiz, el yazısının Mehmed Âkif’in kızlarına yazdığı mektuplardaki el yazısına çok benzemesinden kaynaklanıyor. Bu önemli metnin ilk defa Türk Edebiyatı’nda yayımlanmasına izin veren Mehmet Rüyan Bey’e teşekkür borçluyuz.

Tam doksan yıl önce, 6 Aralık’ta, Roma’daki evinin önünde bir Ermeni komitacı tarafından alnından tek kurşunla vurularak şehit edilen Said Halim Paşa’yı bu vesileyle anmış oluyoruz. Ben Âkif’in Said Halim Paşa ve ondan üç yaş küçük olan Abbas Halim Paşa’yla dostluğundan söz ettim. Mehmet Rüyan Bey de söz konusu risalenin macerasını anlattı. Bu bölümde yer verdiğimiz kartvizitin de ilginizi çekeceğini tahmin ediyorum. Talat Paşa’nın “Gayet mahremdir” notuyla Hüseyin Cahid Yalçın’a gönderdiği bu kartvizite yazdıklarından, İttihat ve Terakki içinde, başta Said Halim Paşa olmak üzere savaşa girmeye muhalefet eden ciddi bir grubun olduğu anlaşılıyor. Bu kartvizitin dijital kopyasını gönderen Emekli Albay Ahmet Tetik Bey’e de teşekkür ediyoruz.

Bu sayının hikâyeleri Ayşe Göktürk Tunceroğlu ve Recep Şükrü Güngör’den... Şairlerimiz ise Mehmet Aycı, Yaşar Beçene, İbrahim Tenekeci, Cafer Keklikçi, Kalender Yıldız, Ahmet Mahir Pekşen, Cengizhan Orakçı ve Berat Demirci...

Tabii, Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere… Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2011-09-06

'Türk Edebiyatı' dergisinde Evliya Çelebi

Eylül 2011

Bildiğiniz gibi, 2011, UNESCO tarafından “Evliya Çelebi Yılı” ilan edilmişti. Yılın başından beri çeşitli törenlerle anılan Evliya Çelebi hakkında herhâlde Ekim’den sonra daha fazla konuşacağız.

Dünya seyahat edebiyatının hiç şüphesiz en seçkin eserlerinden biri olan Seyahatname, sadece Türk tarihi ve kültürü açısından değil, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunup da şimdi bağımsız devletler hâline gelen çok sayıda ülkenin tarihleri ve kültürleri açısından da birinci derecede önemli bir kaynak ve yazarı, gelmiş geçmiş seyyahların en sevimlisi, en meraklısı, en hoş sohbetidir.

Evliya Çelebi olmasaydı, Osmanlı zihniyet dünyasını anlamakta epeyi zorlanırdık. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, o bir vak’anüvis değildi; şahit olduğu hadiseleri hayal gücünü de ilave ederek anlatırdı. Onun tarihî olayları sadakatle kayda geçiren bir tarihçi olarak değil, engin bir tecessüse, zengin bir hayal gücüne ve eşsiz bir mizah duygusuna sahip bir yazar olarak görmek daha doğrudur. Açıkçası, mübalağa Evliya Çelebi’nin üslûp özelliğidir ve yazdığı metin güzelliğini mübalağalarından ve sübjektifliğinden alır. Onun eserinin büyüklüğünü tam kavrayabilmek için galiba biraz da edebî metinlerle haşir neşir olmak gerekiyor. Evliya Çelebi’den söz ederken zaman zaman “Cânım Evliya!” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu sevgi dolu sözünün ardındaki hayranlığı, Seyahatname’yi aynı zamanda edebî bir metin olarak okumuş olanlar daha iyi anlayabilir.

Türk Edebiyatı olarak Evliya Çelebi yılını boş geçiremezdik. Bu sebeple bir Evliya Çelebi dosyası hazırlamaya karar verdik. Ayşe Akdağ’ın konuştuğu İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Dr. Hayati Develi ve Dr. Yusuf Akçay’ın konuştuğu, Manchester Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Fikret Turan, Evliya Çelebi’nin kimliği, dili ve üslûbu, Seyahatname’nin nasıl doğduğu ve niçin önemli olduğu, diğer seyahatnamelerden farkı, Türkoloji çalışmaları açısından ne ifade ettiği ve bu önemli eserde kendini açıkça gösteren Osmanlı bakış açısı gibi konularda görüşlerini açıkladılar. Prof. Dr. Mine Mengi, Seyahatname’den yola çıkarak Evliya Çelebi’nin kendisini nasıl anlattığını yazdı. Mustafa Özçelik’in yazısında Evliya’nın bir Mevlânâ muhibbi olarak portresiyle tanışacaksınız. Yusuf Akçay da Seyahatname’de Balkan dilleri hakkında verilen bilgileri gözden geçirdi. Dr. Berat Demirci Evliya Çelebi’nin dil ve üslûbundan, Prof. Dr. Ejder Okumuş Seyahatname’nin sosyolojik değerinden, Dr. Bahtiyar Aslan da günümüzün meselelerini yıllarca Evliya Çelebi’nin üslûbuyla yazan rahmetli şair Dilâver Cebeci’den söz etti.

Gezmeyi ve gezdiği yerlerle ilgili izlenimlerini yazmayı çok seven Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nun Viyana’yı ve bu güzel şehirdeki Osmanlı izlerini anlattığı yazısını seveceğinizi tahmin ediyorum. Said Coşar da edebiyat tarihimizi karikatür penceresinden okumaya devam ediyor; bu sayıda Yaban yazarının, yani Yakup Kadri’nin karikatürize hâllerine şahit olacaksınız. Tamer Kütükçü musikimizin büyük icracılarından Bekir Sıdkı Sezgin’i vefatının 15. yılında güzel bir yazıyla hatırlattı. Dr. Yılmaz Taşçıoğlu da, yeni yayımlanan Sesli Harfler adlı şiir kitabı vesilesiyle Ebubekir Eroğlu’nun şiirini değerlendirdi.

Ferhat Tamir, Kazakistan milli şairi Kasım Amanjolov’un “Köşketav” (Gökçedağ) adlı şiirini tahlil etti. Bu şiirini Ferhat Tamir’in çevirisiyle sunduğumuz “Fırtınalı Şair” Amanjolov (1911-1955), doğumunun 100. yılı dolayısıyla 8-11 Eylül tarihleri arasında Kazakistan’da Karakandı eyaletinde törenlerle anılacak.

Bu sayımıza Güzide Ertürk ve Kırgız yazar Olcobay Şakir hikâyeleriyle; Mustafa Ruhi Şirin, Cengizhan Orakçı, Mehmet Aycı, Kalender Yıldız, Dursun Ayan, İbrahim Türkhan, Abdurrahman Şimşek, Necip Fazıl Akkoç, Ömer Duman, Muhammed Hüküm ve Bilal Yavuz da şiirleriyle katkıda bulundular.

Tabii, Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.



Beşir Ayvazoğlu

2011-08-04

'Türk Edebiyatı' dergisi 'Ramazan ve Bayram' özel sayısı

2011, Miladî Ağustos’la Hicrî Ramazan’ın kucaklaştığı yıl oldu. Böyle bir fırsat her zaman ele geçmez diye düşünerek bayramın ilk iki gününü de içine alan Ağustos’u bir “Ramazan ve Bayram” özel sayısıyla taçlandırmak istedik ve hem İstanbul’da Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan Ramazanları, hem de yıllarca Erzurum’da görev yaptığı için taşra Ramazanlarını çok iyi bilen Prof. Dr. M. Orhan Okay’ın kapısını çaldık. Akranlarından çoğunun aksine, bugünkü Ramazanları daha güzel ve yaşanası bulan aziz hocamız, Yusuf Çopur’un sorularını cevaplandırırken Ramazan hayatının geçmişten bugüne edebiyatımıza nasıl yansıdığını da anlattı.

Prof. Dr. Abdullah Uçman, “Nerede O Eski Ramazanlar” başlıklı yazısında, “Yaş elliyi geçtikten sonra genellikle ‘Nerde o eski günler!’ şeklinde geçmişe duyulan özlem, acaba yaşadığımız zamandan memnun olmama veya geleceğe güvenle bakamamaktan mı ileri geliyor?” sorusuna cevap aradıktan sonra, merhum Amil Çelebioğlu’nun yayına hazırladığı, Ramazan mânilerinden oluşan Ramazannâme adlı kitabı değerlendirdi.

Ahmet Turan Alkan da, başlığını kapağımıza büyük puntolarla taşıdığımız yazısında kendi çocukluğunun Ramazanlarını tatlı tatlı anlattıktan sonra bugünün çocukları için Ramazan’ı güzel renklere boyamanın nasıl mümkün olduğuna dair ipuçları veriyor.

Prof. Dr. İnci Enginün’ün bayramlar, Dr. Berat Demirci’nin de yaz Ramazanları hakkındaki denemelerini zevkle okuyacağınızdan eminim. Doç. Dr. Mehmet Narlı da önce çocukluğunda yaşadığı Ramazanlardan söz ediyor, daha sonra Ramazan’ın edebiyatımızdaki yansımalarını gözden geçiriyor. Mahya tarihine özel bir ilgi duyan, hatta bu konuda önemli bir kitabın da editörlüğünü üstlenen Yusuf Çağlar ise Ramazan gecelerini şehrayine çeviren mahyaların geçmişinden ve bugününden söz etti. Bu yazıda ve diğer yazıların çoğunda kullandığımız fotoğraflar onun koleksiyonundandır. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Ali Çolak, “Bir Zamanlar Taşrada Ramazan” başlıklı denemesinde, bir Anadolu köyünde yaşadığı çocukluk Ramazanlarını anlatırken, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, kendi hatıralarından hareketle İstanbul’da 1940’ların Ramazanlarıyla çok partili döneme geçildikten sonraki Ramazanları karşılaştırdı. Dr. Yılmaz Taşçıoğlu da “Aşk ve Arınma” başlıklı denemesinde, Ramazan’la beraber gelen yaşama sevinciyle edebî birikim arasında doğrudan bir ilişki bulunduğuna dikkatimizi çekti. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ise bir Ramazan hatırasından yola çıkarak hafızamızın hatıraları nasıl düzene sokup yeniden inşa ettiğini anlatıyor.

Nuri Sağlam’ın “Ramazan Çocukları”nı okurken içiniz burkulacak.

Prof. Dr. Turan Karataş, Cenab Şahabeddin’in Abdullah Uçman tarafından derlenip yayına hazırlanan İstanbul’da bir Ramazan, Prof. Dr. Âlim Gür de Ahmet Rasim’in Muzaffer Gökman tarafından hazırlanan Ramazan Sohbetleri adlı eserlerini değerlendirdiler. Ben de eski İstanbul’da Ramazan hayatının ve kültürünün vazgeçilmezi olan semai kahvelerini anlatmaya çalıştım.

Bu yazılar arasına serpiştirilmiş bazı metinlerde, Osmanlı basınında Ramazan’ın nasıl yer aldığına dair küçük ipuçları bulacaksınız. Vala Nurettin Va-Nu’nun Haber gazetesinde 1935 yılında yayımlanmış “Din Bayramı ve Ulus Bayramı” başlıklı yazısında da Tek Parti döneminde dinî bayramların nasıl görüldüğü açıkça anlaşılmaktadır.

Funda Özsoy’un ve Bahtiyar Aslan’ın Ramazan ve bayram konulu hikâyelerini de beğenerek okuyacağınızdan eminim. Cengizhan Orakçı, Abdurrahman Hancıoğlu, Mehmet Aycı, İsmail Aykanat, Osman Bülent Manav, Servet Gündoğdu, Ömer Duman, Melaike Hüseyin ve Bilal Yavuz da bu sayımıza şiirleriyle katkıda bulundular.

Tabii, Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu.

Bu vesileyle Ramazan-ı Şerifinizi ve bayramınızı tebrik ediyorum.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.


Beşir Ayvazoğlu

2011-07-07

'Türk Edebiyatı' dergisi

Temmuz 2011

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Edebiyat Müze Kütüphaneleri projesi ile Türk edebiyatındaki pek çok usta kalemin ismi, tarihî mekanlarda açılan kütüphanelere veriliyor.

Ankara'da İstiklal Marşı'nın yazılmasına sahne olan Taceddin Dergâhı, Mehmet Âkif Edebiyat Müze Kütüphanesi adıyla hizmete açıldı. Adana'nın Seyhan ilçesinde Karacaoğlan, Diyarbakır'da Ahmed Ârif müzeleri de hizmete açılanlar arasında. Erzurum'da Erzurumlu Emrah, İzmir'de Attila İlhan, Trabzon'da Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İstanbul'da Ahmet Hamdi Tanpınar kütüphaneleri ise açılmayı bekleyenlerden. Türk Edebiyatı Dergisi, bu sayısında Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat ve Müze Kütüphanesi için seçilen Alay Köşkü'nü ele almış. Osmanlı padişahlarının Devlet-i Aliyye'nin gücünü ve zenginliğini dosta düşmana göstermek için düzenlenen alayları seyrettikleri Alay Köşkü'nü, derginin genel yayın yönetmeni Beşir Ayvazoğlu anlatıyor. Bu sayının söyleşi konuğu Prof. Dr. Ümit Meriç, hayalini kurduğu 'İstanbul Medeniyetleri Kent Müzesi'ni Ayşe Akdağ ile paylaşıyor. Bu sayıda ayrıca Sevinç Çokum'dan bir hikâye, Said Coşar'dan Ahmet Rasim'in karikatürize halleri, Senail Özkan'dan Rilke yorumları ve çok sayıda şiir yer alıyor.

2011-06-24

'Türk Edebiyatı' dergisi, Peyami Safa dosyasıyla çıktı

Haziran 2011

Bu sayıda iki önemli dosyayla karşınızdayız. Birinci dosyamızda, vefatının 50. yılı dolayısıyla Peyami Safa’yı ele aldık. Prof. Dr. Mehmet Tekin’in romancılığını anlattığı büyük yazarın 1929 yılında, yeni edebiyatçı neslinin sözcüsü olarak eski nesle karşı verdiği mücadeleyi ve Yakup Kadri’yle kavgasını da ben anlattım. Bu yazının içinde verdiğimiz gazete kupürü, “Edebiyat Mahkemeleri”nin Peyami Safa tarafından başlatıldığını göstermektedir. Hasan Öztürk’ün bir yazısı ve İlyas Dirin’in derlediği Peyami Safa karikatürleriyle devam eden dosyada Mehmet Tekin arşivinden bir “Safa Ailesi” fotoğrafı bulacaksınız. “Resimli Türk Edebiyatı” sayfamızda da Peyami Safa’nın hoş bir fotoğrafı ve sigara tiryakilerinin mutlaka okuması gereken ilgi çekici bir yazısı var.

İkinci dosyamızı, 2011’in “Franz Liszt Yılı” ilan edilmiş olması dolayısıyla Türk-Macar kültür ilişkilerine ayırdık. Hatırlarsanız, bu yılın başlarında Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt, bir İspanyol gazetesine yaptığı açıklamada, Türkler tarafından yüz elli yıl idare edilmiş olmalarını bir şans olarak gördüğünü, bugünkü varlıklarını Türklere borçlu olduklarını söylemişti. Gerçekten, Osmanlı hâkimiyeti sayesinde Avusturya boyunduruğundan kurtulan Macarlar, dil ve kültürlerini Budin paşalarınca sağlanan barış ve huzur ortamında hiçbir baskıya uğramadan yaşatmışlardı.

Osmanlılar, Macarları Macaristan’dan çekildikten sonra da koruyup kolladılar. Bilindiği gibi, Macar halkı, 1848 yılında Avusturya’ya karşı başkaldırmış, başarısızlıkla sonuçlanan bu isyanın ardından başta liderleri Kossuth olmak üzere on altı bin kişi Tuna Nehri’ni aşarak Osmanlı Devleti’ne sığınmıştı. Avusturya ve Rusya’nın tehditlerine rağmen iade edilmeyen bu mültecilere, kendilerinin ve ailelerinin hayat ve şereflerinin teminat altında olduğu, istedikleri ülkeye gidebilecekleri, kalmak isteyenlerin de arzu ederlerse rütbe ve mesleklerine uygun görevlere tayin edilebilecekleri bildirilmiştir. Bunun üzerine, mülteci subaylardan bazıları Vidin’de Müslüman olmuş, Osmanlı ordusunun modernleşmesinde önemli görevler üstlendikleri gibi, kültür hayatımıza da ciddi katkılarda bulunmuştur.

Macar asıllı büyük piyanist ve kompozitör Franz Liszt’in Osmanlı Devleti’nin başkentinde konserler vermek için duyduğu büyük arzunun arkasında, başta Kossuth olmak üzere çok sayıda Macar milliyetçisine kucak açan Sultan Abdülmecid’e duyduğu sempatinin bulunduğu söylenir. List ekolünden önemli müzisyenler de Osmanlı ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin müzik hayatında önemli roller üstlenmişlerdir. M. Selim Gökçe, “Osmanlılar, Macarlar ve Franz Liszt” başlıklı yazısında, Osmanlı-Macar ilişkilerinin tarihinden kısaca söz ettikten sonra Liszt’in İstanbul macerasını ve onun öğrencilerinin Türkiye’deki faaliyetlerini anlattı. Sadık Kutalmış, geçen asrın başlarında Budapeşte’de diplomat olarak görev yapan Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Enis Behiç Koryürek’in Türk-Macar kültür ilişkilerinin gelişmesi için yaptıkları çalışmalardan ve Macar Turancılarıyla Türkçüler arasındaki yakınlıktan söz etti.

Nazan Bekiroğlu ise Şair Nigâr Hanım’ın Macarlarla ve Macar kültürüyle ilişkisini yazdı. Bilindiği gibi Nigâr Hanım’ın babası Osman Paşa aslen Macar’dır ve “Macar Osman Paşa” diye bilinir.

Sadık Müfit Bilgi’nin kaleminden de Evliya Çelebi’nin Macaristan hakkında yazdıklarını okuyacaksınız. Cem Yavuz, Osmanlı hâkimiyetinin Macar şiirine nasıl yansıdığını “Şiirin Altın Çağında Karşılaşmalar” başlıklı ilgi çekici yazısında anlattı. Dursun Ayan da Béla Bartók’un Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’deki faaliyetlerini ele aldı. Halk türkülerinin derlenmesine katkıda bulunan Bartók, Macar tecrübesinden hareketle bu türkülerin “Çağdaş Türk Müziği” oluşturulurken nasıl kullanılması gerektiği konusunda fikirlerini de paylaşmıştı. Bahtiyar Aslan, Ignác Kúnos’un Türk halk edebiyatı çalışmalarına göz attı. Bir de Macar yazarımız var: Szilárd Szilágyi... O da Kúnos’un çalışmalarını kendi açısından değerlendirdi.
Bu sayıda maalesef hikâyeye yer veremedik. Şairlerimize gelince: İsmail Aykanat, Mehmet Aycı, Kalender Yıldız, Nadir Aşçı, Servet Gündoğdu, Rasim Demirtaş, M. Milat Özçelik ve Berat Demirci.

Tabii, Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu. Kırkambar’ın sonunda da geçen ay gerçekleştirdiğimiz “100. Yılında Yeni Lisân Hareketi ve Millî Edebiyat Çalıştayı” ile Fatih Ali Emirî Kültür Merkezi’nde Ahmet Kabaklı Kütüphanesi’nin açılışıyla ilgili haberleri okuyacaksınız.

Daha güzel sayılarda buluşmak üzere hoşça kalınız.Muhabbetle, efendim.

Beşir Ayvazoğlu