yolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-09-23

Yolcu'nun 72. yürüyüşü


Gelecek için özgürlük“LAiLAHEiLLALLAH”

Yoldakiler:

*ferhat kalender *mehmet aycı *mustafa yıldız * kadir bekar *mustafa öner *bilal can
*ismail aykanat *cemile bayraktar *lütfi bergen *selçuk küpçük *faik öcal *tayyip atmaca
*ibrahim arpacı *elifnur akdin  *şahin doğan *selami ay *m. fatih kutan *rıza kemal g.
*mehmet kaya *ebubekir can *ismail korkmaz  *banu özbek*ferhat özbadem *ali korkmaz
*a. vahap dağkılıç *ahmet şevki şakalar *alaattin keykubat *ümran yaka *bülent akyürek

Ferhat Kalender SEYİR DEFTERİ'nde yazdı:

"Modernitenin yalnızlaştırdığı insanı,  ulus devlet kodlarını kullanarak önemsizleştirmek ya da geniş halk yığınlarını oy depoları olarak telakki etmek ve bunu yaparken de muhafazakar bir dil kullanmak yapılan yanlışların vahametini göstermektedir.  Olaylara karışan insanları uluslararası bir komplonun bir parçası görme hali -velev ki doğru olsun ki her uluslararası odak böyle bir toplumsal olayı kullanmak ve yönlendirmek isteyebilir- bu ülke insanının, yaşam alanlarına yönelik her tür tasarrufta dikkate alınması, geneli ya da bireyi ilgilendiren sorunların diyalogla aşılması  gibi birlikte yaşama öngörülerini karartan bir yaklaşımdır. Bütün bunları söylerken birilerinin hırsızın hiç mi suçu yok kabilinden serzenişlerini duyar gibiyiz. Üzgünüz  ki yok. On iki yıllık iktidar sürecinde eğitim sistemini elinde tutan bir siyasi iradenin, eğittiği ve öğrettiği bir gençlik gerçekten kalbi muhatabını arıyor. "
*Mecmuanın Orta Yeri'nde Bilal Can ve Elif Nur Akdin ALEV ERKİLET'i konuşturdu:
"Kapitalist dünya-sistem sadece Müslümanların değil küresel ölçekte tüm insanların, hayvanların ve bitkilerin kısacası beşeri ve ekolojik sistemin zararına olacak şekilde büyümektedir. Bu açıdan bakıldığında sorunu sadece Müslümanların ya da kadınların özgürleşmesi olarak görmek bana pek doğru gelmiyor. Bugünkü muhafazakâr yaklaşımlar, konuyu bir sistem meselesi olarak değil, sisteme kimin hükmedeceği meselesi olarak algıladıkları için, tartışmalar yaşam tarzı ile ilgili detaylardan öteye geçmiyor. Geçmişte kendilerine belirli bir yaşam tarzının dayatılmasından rahatsızlık duyanlar, bugün kendi doğrularını başkalarına yine bir “yaşam tarzı olarak” telkin etmenin kolaycılığından vazgeçmek ve gerçekten iyi tanımlanmış bir üçüncü yol olarak İslam’ın dünyaya neler verebileceği üzerine düşünmek durumundadırlar. "

Eyyüp Akyüz KARŞI SORULAR'da muhataplarına sordu:

"Zamanın ruhunu anlayabilmek için ivedilikle okunması gereken 5 kitap ve bu beş kitabın içinde sizin beğendiğiniz afili bir paragraf?"

2013-04-17

71. Yürüyüşünde "Yolcu"


71. YÜRÜYÜŞÜNDE YOLCU: “COĞRAFYAM: HER RENK İNSAN”
YOL EHLİ:


*ferhat kalender *mustafa öner *ömer idris akdin *mehmet aycı*faik öcal *m. şamil baş *ferhat dönmez *müştehir karakaya  *rabia gelincik *s. kemal yazgıç *selami ay *sulhi ceylan *mehmet çelik *rıza kemal k. *m. fatih kutan *fatma fidan *aydın uzkan *ali korkmaz *banu özbek *ferhat özbadem *recep yazgan *ismail korkmaz *hasan tülüceoğlu *meryem yiğit *tayyip atmaca *hamit seven *ömer çoban *hamza çelenk 

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

“Umut kırıcıları boş verin. Tarihin her deminde bu tür yara kaşıyıcılar ola geldi. Doğudan batıya doğru iz süren bir ses ile birbirimizi anlayacağız. İki tarafı keskin bir kılıç gibidir bu ses, hangi yanına sarılırsan diğerinden kan damlar. Kimse kimseye düşmemeli, onurdur ki kişi düşenin elinden tutup kaldırmalı, alnından öpmeli, yüreğine dokunmalı ve doğudan batıya doğru akan o sesin künhüne varmalı. Her değer yaşamak için vardır, onurlu, başı dik ve rüzgar gibi esenlikle. Kim diyorsa bir değer inşa ettim gel de öl. Yalancının tekidir. Kim diyorsa ki kurtuluş reçeteniz irademle yazdığımdır, tabi ol da kurtul. Düzenbazın hasıdır. Toprağın soluğunu, bir dağ menekşesinin irkilişini ve çiseleyen gökyüzünün sükunetini akletmeden yaşayan kim varsa  cücelerin düzenini çağırıyor demektir.”

MUSTAFA ÖNER, ESENLİK VE ADALETLE İLGİLİ YOLCU’NUN MANİFESTOSONU KALEME ALDI:

“On yılı aşkın bir süredir yayın yapmakta olan bir dergi olarak Yolcu, Müslümanlara karşı yapılan komplo ve kumpasın bir başka adı olan 28 Şubat saldırısına karşı sürdürdüğü özgürlük ve adaletten yana olan duruşunu, kalbimizin doğusunda kangren hale gelmiş diğer yaramızın onurlu ve adil bir biçimde sarılması için sürdürecek. Hiçbir değer insanımızın canından daha kutsal değildir. Türk, Kürd, Arap, Ermeni ya da Rum ve ya başka bir topluluk, insanlık ailesinin vazgeçilmez ve şerefli üyesidir. İnancımız açısından ise insanın diğerine üstünlüğü onun Allah’a olan yakınlığı mesabesindedir. Ve şüphesiz ki böyle bir üstünlüğün bilgisi Allah katındadır. Yüzyıllardır topraklarımıza musallat olan, coğrafyamızı parselleyerek, üzerindeki halkları birbirine düşman etmeye çalışan ve adına ulus devlet denilen modern oligarşik düzen, kurgulandığı Batı’da küresel hegemonya kazanında eritilirken, evrensel ilkeleri olan bu kadim coğrafya üzerinde daha fazla hayatiyetini sürdüremez. Esenliğin (Barışın) ve adaletin dili, kalplerimizin ve yüzlerce yıllık varoluşumuzun dilidir. Kaos kahinlerine inat, Türkü ve Kürdü ile bu toprakların umudu ve ufku olması, yeryüzünde yeniden insanlığın, ahsen-i takvim yani yaratılmışların en güzeli veçhesiyle hayatiyet kazanması yolumuzdaki en önemli işaretlerden biridir. Elbette ver elini kardeşlik ver elini insanık, diyeceğiz!”

MECMUANIN ORTA YERİ: BİLAL CAN SELÇUK KÜPÇÜK’Ü KONUŞTURDU:

“Günümüz sivil toplum çağı, insani ve vicdani hareketler çağı. Ülkücüler bunu kavrayamıyor. Kaç aile bugün evladını bu tür ocaklara göndermek ister. Ülkücü hareketin partilerinde yer alan yöneticiler dahil, belli gelir düzeyini yakalamış, ülkenin orta bandında yer alan ve çocuğunun iyi bir eğitimle, saygın bir meslekle karşısına çıkmasını bekleyen kaç aile evladını bu ocaklara emanet eder. Hemen hemen hiç.”

EYYÜP AKYÜZ, ‘KARŞI SORULAR’ DA SORUŞTURDU:

“Yeni ve köklü bir medeniyet inşası için nereden başlansa yeridir?”
 *Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN, *Zeynep DELAV, *Lütfi BERGEN, *Abdurrahman ŞEN, *Gülcan TEZCAN, *Nevval SEVİNDİ, *Prof. Dr. Ümit MERİÇ

2013-02-18

‘Yolcu’ dergisinin 70. yürüyüşü


yeniönkapak
YOLCU DERGİSİ 70. YÜRÜYÜŞÜ; “UMUTLA KORKU ARASINDA…”
Yoldakiler:
*ferhat kalender  *yaşar bedri özdemir  *seyit köse *ömer idris akdin *müştehir karakaya *rıza kemal g. *faik öcal *selami ay *ismail aykanat *rabia gelincik  *s. kemal yazgıç  *r. ulaş çetinkaya *sulhi ceylan *mehmet çelik *bilal can *dursun ali sazkaya  *ali korkmaz  *ahmet demir  *fatma fidan *semih polat  *sümeyye asa  *tan doğan *ismail korkmaz *zeki bulduk *nuri peksöz  *ahmet şevki şakalar   *hikmet kızıl *hamza çelenk
FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:
“Böyle giriyoruz hayata. Bütün köşelerine dokunarak geçiyoruz hayatın. On iki yıl yetmiş sayı her dem yeniden o ilk zamanlarımızı yaşıyormuşuz gibi devingen bir ruhla süzülüyoruz satırların arasına. Yıllar geçiyor, hafızamıza emanet edilmiş güzellik kendini yeniden üretiyor. Yürüyüşümüzü gözleyenler bu halimize hayretler ediyor. Zaman zamanı kovalar, hiç mi tökezlemez, hiç mi ödün vermez, hiç mi  mevcut şartlara haiz tavır düşürmez… Hiç mi? Elhamdülillah hiç! Hamdolsun çünkü, yıllar önce dergimizin küçük odasında yanan o tıknaz soba var ya, onun duasıyla yola koyulduk da ondan. Penceremize sığınan, içeri alıp beslediğimiz avuçlarımızda ısınan minik serçeyi bildiniz mi? Onun iç çekişi var ya onda mündemiç  sırrımız. Çünkü hiç, her şeyi yutan derin bir bilinmezdir. Ele geçirilemez, tanımlanamaz, organize edilemez, zapt-u rapt altına alınamazdır. Her şey ‘hiç’in karşısında çaresizdir.”
MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA AHMET ÖZCAN’I KONUŞTURDU:
“La ilahe illallah; zalim bir devlete, adaletsiz bir ekonomik düzene, hakikati istismar eden her tür dini veya laik bilgi otoritelerine, sosyal bağımlılıklara, kültürel ve geleneksel ilişkilere karşı daima eleştirel olmak, tahakküme varan her gelişmeye itiraz etmek, köleleştirmeyi ifade eden her dayatmaya isyan etmek, Hakkı ve hakikati her koşulda savunmak, insanı düşkünleştiren ve yozlaştıran her alışkanlığa karşı çıkmak kısaca özgürleşme çabasıdır. Böyle bir karakteri, ruhu, niyeti, seçimi veya kaygısı olmayan herkes köledir.”
*EYYÜP AKYÜZ ‘KARŞI SORULAR’ SORDU:
“Hicret, bir zaman algısı oluşturması anlamında Müslüman vaktinin Allah’ın iradesiyle buluşması olarak görülecekse bugünün zaman kurgusunda halimiz nicedir?”
Atasoy Müftüoğlu, Rasim Özdenören, Mustafa  İslamoğlu, Hüseyin K. Ece, Nureddin Yıldız, Hüseyin Bayçöl, Abdullah Yıldız, Yıldız Ramazanoğlu, Nihat Nasır, Talha Hakan Alp  söyledi.

2012-10-20

'Yolcu' dergisinin 69. yürüyüşü

“GERÇEĞİN ÇÖLÜ”

BU SAYIDA:
*ferhat kalender *mehmet aycı *ömer idris akdin *betül tarıman *bilal can *erdal kurgan *yaşar bedri *rabia gelincik *müştehir karakaya *sulhi ceylan *taner cindoruk *ismail aykanat *faik öcal *atasoy müftüoğlu *yaşar kaya *hares yalçi *a. vahap dağkılıç *ömer çoban *hüseyin güç *sümeyye asa *hikmet kızıl *ferhat özbadem *gülnaz eliaçık *mustafa uçurum *eyyüp akyüz *baran aydın *semih bolat *banu özbek *bünyamin doğruer *tarık sezai karatepe *rıza kemal g. *mahir müjde 


MECMUANIN ORTA YERİ: FAİK ÖCAL, BERAT DEMİRCİ’Yİ KONUŞTURDU;


“Bugün söylenenler çok umurumda değil, gelecekte söylenecekleri de bilemeyiz. Ha bir de gözümden kaçmıyor birbirlerini ağırlayarak denemeci patenti oluşturmak isteyen gruplar, donanmalar var. Ben ise donanmaya yazılanlardan değil, korsanlardanım. Yerli ve yerince kalmanın bugünün edebiyat vasatında tek yolunun korsanlık olduğunu düşünüyorum; eyliyorum. Kendi ülkemin denizlerinde ve ırmaklarında korsanlık yapmak zorunda olduğumu hissediyorum, bu başkalarını bağlamaz. Bugün gelenek adına konuşanlar, yazanlar neo-pozitivist çizgiler taşımaktadırlar. Bunların çoğunun derdi “Ben sizin bildiğiniz Müslümanlardan yahut İslamcılardan değilim!”den ibarettir…”


FERHAT KALENDER, SEYİR DEFTERİ’NDE “OLMAKTA OLANA HAKİKATİN EVRENİNDEN BAKMAYI” DENEDİ:


“Hikmetin rahminde olgunlaşmamış her bilgi insanoğlunu idraksiz bir nesneye dönüştürür. Dünyevileştirilmiş zihinler, küçük hesapların arasında git-gellerle tanımlanmış köleler üretir. Mümin oluşumuzun bizlere kazandırdığı yüksek irfan hali ile yeryüzünü okumamız, hayatı ilahi hakikat ve adalet merkezli sınamamız gerekirken, kimliğimiz ve kişiliğimiz sekülarize edilerek çevremizde olan bitenleri dünya tamahı üzerinden tanımlıyoruz. Böyle olunca hakikatin üzerimize düşüreceği rahmet ve bereket halesi kaybolup gidiyor. Kuru ve yoz ideallerle, kör ve şaşkın bir biçimde bizler için kurgulanan büyük-albenili hapishanelerde kendimizi tüketmeye başlıyoruz.”


ATASOY MÜFTÜOĞLU, “BÜYÜK HAKİKATİ GÖRMEK” İLE MERAMINI ANLATMAYI SÜRDÜRDÜ:


“Bugünün tarihi içerisinde nasıl bir konum almamız gerektiğine, nerede ve nasıl durmamız gerektiğine, kime muvafakat, kime muhalefet edeceğimize yeni kolonyalistler karar veriyor. Müslümanlar modern tarihin, modern seküler sistemin kendilerini nasıl şeyleştirdiğinin maalesef farkında değildir. Şeyleştirilen zihinler hiçbir zaman büyük hakikatleri, büyük sorunları göremezler, büyük fikirlere/ düşüncelere/ ufuklara sahip olamazlar. Şeyleştirilen zihinler yalnızca talimat almaya elverişlidirler. Şeyleştirilen zihinler, klişeler, sloganlar, kalıplar ve nefretle yalnızca yüzeyler üzerinde konuşabilirler.”


İrtibat:
Kale mah. Kazımpaşa cad. Akman iş merkezi 18 / 2 Samsun
0362 431 14 44
yolcu@yolcudergisi.com
www.yolcudergisi.com

2012-05-23

'Yolcu' dergisinin 68. yürüyüşü

YOLDAKİLER:
*ferhat kalender *yahya kurtkaya *ismail aykanat *ömer idris akdin *müştehir karakaya *e. erhun köse *ferhat dönmez *dursun ali sazkaya *mehmet kaya *mustafa atalay *bilal can *sulhi ceylan *abdussamet geçer *mehmet aycı *rıza kemal g. *faik öcal *hikmet kızıl *burak akarsu *eyyüp akyüz *ercan çiftçi *ahmet matar *habil yaşar *a. vahap dağkılıç *selçuk küpçük *adem dönmez *selami ay *banu özbek *ferhat özbadem *reyhan çarboğa *özgür puya *reşat beşar *semih bolat *baran aydın *feyzi baran *bünyamin doğruer *ömer çoban *hamza çelenk

MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA PROF. DR. NABİ AVCI’YI KONUŞTURDU:
“GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA OKULLAR, MİADINI DOLDURMUŞ KURUMLARDIR!”

“Fabrika düzeni sanayi devriminin getirdiği seri üretim, minimum maliyetle maximum ürün almayı amaçlayan fabrika mantığının eğitime uyarlanmasıdır. Ama artık biliyoruz ki dünya sanayi devrimi, fabrika düzeni yerini başka süreçlere bırakıyor. Yani artık sağıyla soluyla 19.yy. ortak zemini paylaştığı zemindir prodüktivizm, kalkınmacılık. Günümüzde artık yerini başka bakış açılarına başka dünyalara bırakmaya hazırlanıyor; ama yerleşik yapıları -öğretmenin kürsüsü gibi- aynı zamanda belli iktidar göstergelerini ima ediyorsa ve onları da içeriyorsa onlarla başa çıkmak ve onları çok kısa zamanda tasfiye etmek o kadar kolay değil.”

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

“Ergenlik ve olgunluk dönemini Batı’da yaşayan modernite; teknolojisine dayanarak kullandığı askeri yöntemlerle, hızlı bir sömürgeleştirme düzeni oluşturmaya başladığı istila dönemlerinde karşılaştığı Müslüman dünyada da hayret ve şaşkınlık oluşturdu. Ardından gelen büyük yenilgiler ve yıkım sonrası teslim alınmışlık duygusu, geleneksel olarak sürdürülen değerler sistemini alt üst etti. Dünyayı ‘bir gölgelenme anı’ olarak bilen Müslüman muhayyilenin gelecek tasavvuru, ahiret yurdu ile kaimdi. Dünyası elinden alınan Müslümanlar ahiretlerini de unutur hale geldiler. Yaşam kodlarını sürekli şekilde canlı tutan hakikat arayışı, çarpıldıkları modern gerçeklik karşısında zihnen ve kalben tahribe uğradı. Kendilerini var eden değerlerin ilahi olandan arındırılması ile ortaya çıkan sonuç yani gerçeklik, iman boyutunda kutsandı. Modernitenin ilerlemeci mantığına ram olabilmek için kendini geri ve arkaik olarak gören Müslüman dünya, ne pahasına olursa olsun önüne konan aydınlık çağı yakalama gayreti içerisine düştü. Batı kendini küçümseyen, aşağılık kompleksi içerisinde yüzyıllardır süregelen birikimlerini yük görüp kucağına oturmak isteyen bu topluluğu yeni bir ideoloji ile kutsadı: Modernistler!”


İrtibat:

Kale mah. Kazımpaşa cad. Akman iş merkezi 18 / 2 Samsun
0362 431 14 44
yolcu@yolcudergisi.com
www.yolcudergisi.com

2012-02-24

67.yürüyüşünde 'Yolcu' : "Başkaldırmıyorsa nedir ki söz?"

YOLDAKİLER:

*ferhat kalender *bülent sönmez *mustafa karaosmanoğlu *erdal kurgan *müştehir karakaya *emre şimşek *dursu nali sazkaya *m .akif şahin *rabia gelincik *eyyüp akyüz *mustafa atalay *seher ortaöner *rıza kemal g. *ferhat özbadem *sulhi ceylan *bilal can *nebiye arı *faik öcal *mahir müjde *hikmet kızıl *a. vahap dağkılıç *fahri eyhan *özgür puya *selami ay *sami demir *nurullah yardımcı *ahmet şevki şakalar *hares yalçi *muhammet çelik *sıddık akbayır *banu özbek *baran aydın *tarık sezai karatepe *bünyamin doğruer *rabia görmüş *hamza çelenk

MECMUANIN ORTA YERİ: BİLAL CAN TARİHÇİ DOÇ. DR. AHMET ŞİMŞEK’İ KONUŞTURDU:

“Objektivizmintarihyazımında işlediği pek söylenemez. Bu durum genelde zannedildiği gibi “tarihçilerin pespaye tutumlarından dolayı” değildir. Evet, tarihi kötü yazanlar, işini gerektiği titizlikte yapmayanlar her zaman var oldu. Mesleğine ve mesleğinin biricik hedefi “hakikat”e bigâne kalanlar, belli merkezlerin güdümünde yazanlar da öyle. “

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

“Ulus devlet denilen mekanizmanın çok önemli bir işlevi var. Kendine talip olanı hızlı bir biçimde kendine benzetir. Yani hiçbir değeri olduğu gibi kabul etmez. Sisteminin çarkında öğüttüğü ve nemalandığı ne varsa posasını çıkardıktan sonra anlamsızlaştırır. Bunun için kullandığı en önemli enstrümansa ideolojilerdir. Soğuk savaş dönemi lokal ideoloji olan Kemalizm’in akıbeti son örnek değildir. Şu an yaşanan örnek bizi daha çok ilgilendiriyor. Kendilerini muhafazakâr olarak konumlandıran ‘Emevi tipi’ yapılanmaya daha da dikkat kesilmek gerekiyor. Bir başka boyutta faşizme evrilen bu muhafazakarlaşma süreci, tabiatı itibariyle seküler (din dışı) bir organizmayı, her türlü musibetiyle formda değiştirip, içerikte bu organizmaya kulluğu öngörür. Bu durumun en kötü çıktısı bilincin ve zulme karşı duruşun körleştirilmesidir.”

SIDDIK AKBAYIR ‘BEJAN MATUR’U DENEDİ:

“Hayatı, bir yola çıkma halidir. Yolların arkadaşlığına tutkundur. Ruhu sürekli bir yola çeker ve ilk fırsatta gider. Durabilmenin bir yetenek ve kendisinin de bu yetenekten yoksun olduğunu düşünür. Çocukken atlasları çok sever. Dünya haritasını neredeyse ezbere bilir. Haritadaki nehir, dağ ve göl adları ilgisini çeker. Kafasının içinde dünya haritası yeniden oluşur sanki. Ve kendi yollarını yaratır. Her yolculuğa bavulunu toplayarak ‘belki kalırım, dönmem’ diyerek çıkar bu güne kadar. Ve her defasında Türkçeyi özler. Londra'da 6 ay yaşar ve dilin ne kadar canlı bir şey olduğunu anlar. Dilin kokusunu duyar. Çünkü, yazan kişinin ülkesi dilidir. O kişi kendisini dilin içinden, sözcüklerle var eder.”

MUHAMMED ÇELİK ‘İLHAMİ ÇİÇEK ŞİİRİ ÜZERİNE’ YAZDI:

“ve dünya bir oyun ve eğlencedir. dalarak, ciddiye alarak, ötesini ve görünmeyeni görerek daha iyi kavranabilmektedir. şair yürümektedir. belki de kaybolmak ve kaybolduğuna sevinmektir gerçek yürüyüş. uzun bir sessizliktir yürüyüş. yaşamak, varoluş sürecinde sergilediğimiz bir oyunsa, insan bunun oyuncusudur. zaman akıp giden bir şarkı ve oyunca bir düştür. bir nehir boyunca (çünkü “uzun bir nehirdir satranç”) ve oyunca yaşamak, derinden nefes alıp vermek, işte belki de sahici bilgelik budur.”


2011-12-12

66.yürüyüşünde 'Yolcu'


“AKLIN CİNNETİNE HOŞ GELDİNİZ!”

Yoldakiler:
*ferhat kalender *yaşar bedri *mustafa karaosmanoğlu *ömer idris akdin *seyit köse *bilal can *sulhi ceylan *emine şimşek *ümit zeynep kayabaş *metin kaplan *fatmanur demir *m. şamil baş *ferhat özbadem *fatma akari *faik öcal *enes yalçın *aydoğan k. *ismail gerçek *hayrettin durmuş *ömer çoban *zekai günal *baran aydın *dursun ali sazkaya *cemile bayraktar *ayla karagöz *bülent sönmez *banu özbek*gözde gülşin *seher ortaöner *ümran yaka *ferhat dönmez *nihat nasır

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

“Bu gün toplumumuzda yaşanan kültürel ve düşünsel tutukluğun en önemli göstergesi, seküler aklın iğvası sonucunda zamana ve hayata yönelik derinliğimizi yitirmemizdir. İnsanın, yalnızca hayvani dürtülerle hareket eden bir makine olarak görülmesi karşısında, ilahi olandan, insan olmaklığından ve fıtratından kaynaklanan adalet, vicdan ve haksızlığa karşı olabilme erdemi gibi evrensel duruşu ile dünyayı yeniden anlamlandırması gerekmektedir. Bu gereklilik ona Allah’ın yüklediği sorumlulukla kaimdir. İlahi olandan bağımsızlaşarak hırçınlaşan, egoistleşen, öteki gördüğünün yaşamını cehenneme dönüştüren saplantılı bir akıl mekanizmasının kurguladığı gelecekte, insan yalnızca robot mesabesindedir. İnsan duruşunu sistematik biçimde, gerek enformatik illizyon ile gerekse tamahkârlığını azgınlaştırarak soysuzlaştırmaya çalışan bu işveli gaile, çıkarcı, acımasız ve anlamsız bireylerden oluşan itaatkâr bir toplum arzulamakta.”

MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA, FERHAT KENTEL’İ KONUŞTURDU:

“Modernitenin bize en çok öğrettiği şeylerden biri, sana tanım getirmesidir. ‘Form’ koymasıdır. Sen ‘bu’sun, ‘birey’sin diyor. Bireyin de kararları vardır. Rasyonel karar verir, düşünür. Dolayısıyla bu tanımın dışına çıkıyorsun. Bunun çok somut sonuçlarından örnek verecek olursak, sen Ermenilerle ilgili birşey dediğinde, karşındaki ‘sen Ermeni misin?’ diye soruyor. Çünkü bir Ermeni’nin çıkarlarını ancak bir Ermeni’nin anlatabileceğine inanılıyor. Bunun sebebi, birey olmanın getirdiği yükümlülük. Sen başka ‘bir şey’sen yapamazsın. Ermeni’nin çıkarlarını savunuyorsan demek ki sen Ermenisin. Ermeni değilsen bile kanında vardır muhakkak gibi başka irrasyonel açıklamalara varabilecek derecede tepkiler geliyor.”

2011-10-04

'Yolcu' dergisi güzel yürüyüşünü sürdürüyor

YOLDAKİLER:

*ferhat kalender *mustafa karaosmanoğlu *müştehir karakaya *atasoy müftüoğlu *ömer idris akdin *rabia gelincik *kübra usta *ahmet mercan *mustafa uçurum *ercan çiftçi *tuğba gülşen doğru *bilal can *raşit ulaş çetinkaya *hares yalçi *ümit zeynep kayabaş *ali can çınar *yaşar bedri özdemir *hakan bilge *faik öcal *sulhi ceylan *seyyit köse *fahri eyhan *dursun ali sazkaya *ahmet şevki şakalar *mustafa bilgücü *hayrettin durmuş *ferhat özbadem *banu özbek *a.vahap dağkılıç *gülsüm eren *kadri raşit akdeniz *cemile bayraktar

MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA, METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU’NU KONUŞTURDU: “HER İNSANIN İÇİNDE KENDİNİ HESABA ÇEKEN BİR KENDİ VARDIR!”

Ben o kanaatteyim ki eğer biz varsak, ayaklarımızın üzerinde dik duruyor ve yere sağlam basıyorsak, inançlarımızdan yeterince eminsek akil adamlar, sohbet evleri ve mektuplar da var olacaktır. Biz ortada yok isek, bir kimliğimiz, kişiliğimiz, kalabalıklar arasında kaybolmayan makul ve maruf bir bilinmişliğimiz yoksa hülasa bir fikrimiz yoksa varsın mektuplar da mektepler de olmayıversin. Kendimize kent değil kendimiz inşa edelim. Bunun yolu kendi gündemimizi magazin veya aktüalitenin tayin etmesine bırakmamaktan geçer. Gündemimizi her gün kendimiz tayin edecek ve her gün evimizden çıkarken kapımızın önünde üzerinden atladığımız çıtayı da bir basamak yukarıya çekeceğiz. Denk olmamalı bir günümüz bir önceki günümüze. İşte o vakit bizim şahsiyetimizden umutlu olunabilir.

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

Modernite denilen soğuk yüz, yaklaşık üç yüz yıldır kullanabileceği ne varsa içini boşaltıp nemalandıktan sonra kendine bir evren inşa etmektedir. İlk ortaya çıktığı dönemlerde materyalist eğilimleri ağır basan bu algı biçimi, kutsal olan ne varsa hayatın dışında bırakarak seküler bir ahlakı, totaliter ve tanımlayıcı bir konsepti, insanı yalnızlaştırıcı ve öteki olarak belirlediklerine karşı müdahale edici bir tarzı ifade eder. Allahsız bir zamanda insanı insan yapan (eşref-i mahlukat) değerleri devre dışı bırakarak, tamahkar, tahammülsüz, içeriksiz ve makinalaşmış bir türü icad etmenin peşindeki modernite, her korkudan bir tanrı yontarak yaşadığımız dünyayı put galerisine dönüştürdü. Gündelik yaşamı yirmi dört saat esasına göre yeniden organize ederek klişe/tekdüze bir hayat tarzını dayattı. Böylesi bir tarza itiraz edebilecek kim ve ne varsa zaman dışı, tarih dışı ve dünya dışı ilan edilerek sistem düşmanı olarak gösterildi.

ATASOY MÜFTÜOĞLU “ELEŞTİREL FARKINDALIK” ÜZERİNE YAZDI:

Ortadoğu’da daha çok genç kuşakların, kentli ve kozmopolit genç kuşakların öncülüğünde gerçekleştirilen ayaklanmaların hiçbir biçimde anti-emperyalist bir içeriği, amacı ve tasavvuru yok. Bilindiği üzre; İslam toplumlarında anti-emperyalist her mücadele ve direniş terörizmle etiketleniyor ve bu mücadelelere karşı savaşlar başlatılıyor. Bütün direniş mücadeleleri emperyalist savaşlarda durdurulmak isteniyor. Müslümanlar olarak, çok garip, anlaşılması çok güç, açıklanması çok zor çelişkiler yaşıyoruz. Bir yanda emperyalistler tarafından alkışlanan, sahiplenen, ekonomik yardımlarla desteklenen ve tebcil edilen “devrimler”den söz edilirken; bir diğer yanda küresel ölçekte yalnızlaştırılan, kuşatılan, engellenen, baskılanan devrim ve direniş hareketleri var. İthal edilen düşünsel/ zihinsel/ entelektüel/ siyasal çerçevelerle İslami bir dönüşümün/ değişimin/ devrimin gerçekleştirilemeyeceğini bilmek ve anlamak gerekiyor.

2011-07-13

'Yolcu' dergisinin 64.sayısı çıktı !


“Kim emredebilir kuşlara kırlarda sessiz olmayı?”

KERVANDAKİLER:*ferhat kalender *mustafa karaosmanoğlu *ömer idris akdin *furuğ ferruhzad *mustafa köneçoğlu *seyit köse *müştehir karakaya *sulhi ceylan *koray feyiz *vedat aydın *hüseyin güç *suavi kemal yazgıç *faik öcal *mustafa uçurum *ahmet şevki şakalar *aslınur akdeniz *cemile bayraktar *bedia belkıs balcılar *bilal can *aslı kahraman çınar *ümran yaka *sümeyye yücebilgili *ulaş çetinkaya *ayşe eyüpkoca atila *telman bayramoğlu *zeynep delav *banu özbek *bünyamin doğruer *hikmet kızıl *ferhat dönmez *zülküf şamil ceylan

* MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA, ADEM ÖZKÖSE’Yİ KONUŞTURDU : “Tarihin Türkiye’ye Yüklediği Misyon Mazlumların Vicdanı Ve Sığınağı Olmasıdır!”

*FERHAT KALENDER, SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI: “Şunu anla ki; Varlık sebebimiz: Tevhid olmakla, vahyle denetlenip, düzeltilmekle kaim; nimeti, Allah’a teslim olmuşluğumuzda gören, birbirimize güzel ahlakı tavsiye etmek ve göstermek, aramızda adaleti ve merhameti yaygınlaştırmak, özgürlüğü dünyayı sırtımızda taşımak için çaba göstermekte değil, dünyayı ayaklarımızın altına almakta bulan, kazancın yalnızca iyilik yaptığımızda ortaya çıkan hasıla olduğunu bilen, karşımızda yükselen şirk medeniyetine göre değil, ilahi hikmet ve hakikate göre kendine tanımlayan ve kuran bir bilinç evreni içerisinde sahih bir anlam kazanacaktır. “

*ÖMER İDRİS AKDİN, TALUT’UN ÖYKÜSÜNÜ ANLATTI: “Golyat dediler, işte şu ordunun önünde duran bir sıra insanın tam ortasındaki cüsseli kibir abidesi. Öylesine ses çıkarıyorlardı ki sanki binlerce arslan kükremesi sel gibi etrafımızı dolaşıp sahiplerinin genzine geri dönüyordu. Kararlı duruşumuz onları çıldırtıyor ve saldırmak için son hazırlıklarını yapıyorlardı. Kurşunla kaynatılmış gibi saf bağlayan ve yalnızca Allah’tan dileyenden daha onurlu topluluk kimdir? Üstümüze boşalan heyülaya karşı bir adım daha öne çıkmak, omuz omuza, yürek yüreğe. Esenlik yurduna bir dem daha yaklaşmak. Ve künhüne varmak bu çöl denizinde küçük bir taşın? Bildim. Davut, dediler. Golyat’ın kudreti, Davut’un sapanında eridi.”

*BİLAL CAN, AYNALI BARİKATLARDA MURAT MENTEŞ SERAMONİSİNİ DENEDİ: “Murat Menteş 1970 yılında hayata gözlerini bir İstanbullu olarak açtı. Şiir, deneme, roman türünden eserler verdi. Şimdiye kadar 6 kitabı okuyucuyla buluştu. Dergilerde, gazetelerde ve yayınevlerinde çalıştı. Yazdığı eserler ve yaptığı röportajlarla okuyucuların yoğun ilgisiyle karşılaştı. Popüler edebiyattan uzakta, popülaritenin bir hayat tarzı mı yoksa bir vuruş şekli olduğuna dair sözleri epeyce çoktur. Deplasmanda plasebo ile bir vuruş şeklinin Allah’ın izni ve yardımı olmadan anarşi ve protest tavrının eksikliğini bilerek şiirler söyledi. Belki bir halk ozanı değildi ama söyledikleri bizim mahallenin esmer delikanlılarını ve keman kaşlılarını epeyce etkiledi.”

*VEDAT AYDIN İBN-İ ARABİ İLE SES VERDİ: “İbn Manzur, meşhur Lisanu’l-Arabının önsözünde, bu sözlüğü yazmaktaki maksadının ‘tıpkı kavmi kendisiyle alay ederken Hz. Nuh’un gemisini inşa etmesi gibi’, ‘Hz. Peygamber’in lisanı’nın bütün kelimelerini bir araya toplamak olduğunu açıklar. İbn Arabî’nin yaptığı da bir manada yine böyle bir gemi inşa etmektir. Ve onun bütün eserleri içinde en çok okunmuş ve atıf yapılmış olanın da Futuhatla ortaya konan summa magna olması hiçbir yönden tesadüfî değildir. İbn Arabî’nin ikinci imlası vefatından ancak iki sene önce tamamlanmış olduğu Futuhat, ilahî ve beşerî âlemlerin –müellifin bütün ömrü boyunca yazmış ve açıklamış olduğu- sırlarının (el-esraru’l-malikiyye ve’l-mülkiyye) muazzam bir mecmuasını sunmaktadır.”

*HASILI; RENKLER SESLERE, SESLER YÜREKLERE DOKUNDU.

2011-02-24

'Yolcu' dergisi der ki: "Neyi kaybettiğini hatırla"

YOLCU 62 “NEYİ KAYBETTİĞİNİ HATIRLA”

Bu Sayıda:
I ferhat kalender I mustafa köneçoğlu I mustafa karaosmanoğlu I burak akarsu I müştehir karakaya I I ahmet mercan I bülent sönmez I seyit köse I vedat aydın I hikmet kızıl Imehmet aycı I rabia bulut I I ibrahim tökel I gökhan akçiçek I aydın hız I mustafa uçurum I aslınur akdeniz I faik öcal I zekai günal I I eyyüp akyüz I dursun ali sazkaya I yusuf tosun I şeniz ayaz I fatıma zehra merinos I I muhammed erkam bülbül I selçuk küpçük I hüseyin güç I ferhat dönmez I gözde gülşin I I bilal can I cemile bayraktar I m. fatih kutan I sulhi ceylan I ferit genç I



MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA, ARİF AY’I KONUŞTURDU:
“Herkes kendinden sorumludur. Ben sorumluluğumun gereğini yerine getiriyorum. İnsan eşref-i mahlûkattır. Bunun gereği olarak şerefli, onurlu, haysiyetli bir yaşam sürmek durumundadır. Bunu engelleyecek her şeye karşı direnmek insanlığımızın bir gereğidir. Buna duruş diyoruz. “İdeolojik” sözcüğünü bu duruşu daha belirgin kılmak için kullanıyoruz. Yoksa ideoloji tek başına belirleyici bir şey değil. Öyle ideolojiler var ki insana zulmün bir aracı.”

Ferhat KALENDER Seyir Defteri’nde yazdı:
“Sınırları yapay şekilde çizilmiş ve uydurulmuş tarihler üzerinde inşa edilen yeni devletler, batılılar tarafından kutsanmış önderlere emanet edilerek vahşi sömürgecilik sistemi, sağmal sömürgecilik dönemine evirildi. Kendileri için öngörülen bu ‘modernist’ duruma adapte olmanın bilimsel teorileri üniversitelerde işlenerek, özellikle yarının dünyasını oluşturacak gençlere aktarıldı. Müslümanların özgürce yaşadıkları topraklara yapay sınırlar çekerek ihtilaf tohumları eken Batılı güçler, bu sınırların kutsallığı üzerinden aynı coğrafyada yüzyıllarca birlikte yaşayan insanları birbirine düşman etmeye çalıştı. Kadim topraklardaki son yüzyıl, burada yaşayan halkların kanı ve rengi kendine benzeyen lakin zihinleri uluslar arası sistem tarafından çürütülerek robotlaştırılmış yönetici elitlerinin aşağılık yöntemlerine şahitlik eder.”


İrtibat:
www.yolcudergisi.com

2010-09-22

'Yolcu' dergisi


YOLCU DERGİSİ 60. YÜRÜYÜŞÜ

“KİMİN CENNETİNDE GİZLİ BENİM CEHENNEMİM”

Bu Sayıda:
I ferhat kalender I müştehir karakaya I ömer idris akdin I muhammed emre I mustafa köneçoğlu I filiz çapar I dursun ali sazkaya I cevat akkanat I tarık ruşen I bülent sönmez I rabia bulut I ibrahim tökel I I mehmet aycı I mustafa uçurum I abdulvahap dağkılıç I ayşe eyyüpkoca atila I memduh atalay I ismail aykanat I sümeyye şeker I recep yazgan I faik öcal I suavi kemal yazgıç I sıddık akbayır I cihat albayrak I mehmet çelik I kamil yeşil Imuhammed erkam bülbül I ayşegül ağcalar I bünyamin doğruer I ümran yaka I bilal can I

Mecmuanın Orta Yeri- Ahmet Usta, Yusuf Kaplan'ı konuşturdu: “Modernliğin temel sorunu, insanın Yaratıcı’yla irtibatını zihnen ve fiilen koparmış, hatta bitirmiş olmasıdır. İnsanın tanrılaştırılmasıdır.”

Seyir Defteri – Ferhat Kalender yazdı: “Kartal yavrularına yerde sürünme dersi vermek istiyorlar. Böyle diyor Muhammed İkbal. İyi adamların ve iyi kadınların kavlidir ümmet. Kutlu gelenek Allah, Muhammed ve Ümmet diye tarif ediyor yeryüzündeki duruşumuzu. Budur ve böyledir, bir kelimedir bizi yollara düşüren. Hayatın ve zamanın ruhuyla bilenmişliğimizle bütün kadim öyküleri demleyen bir kelime. Yüreklerimize her dem uçsuz bucaksız bir gökyüzü esenliği veren. Yürürken de onurlu, düşürken de erdemli ve ayaklanırken de duruşumuza direngenlik katan bir kelime bu; ümmet oluşumuzun, yeryüzünde ‘insan’ı tarif edişin çok boyutlu imgesi: Lailaheillallah! Muhammed’imizin ‘Bu bir dağdır lakin biz onu severiz, o da bizi sever’ dediği Uhud gibi gönlümüzde taşıdığımız derinlik. Ki emanetine sadık kalmışlığımızla ölçülecek özgürlüğümüz. Herkesin birbirine benzeşmeye başladığı, sıradanlaştığı ve varoluşumuzu sağlayan değerlerin buharlaştığı bir zamanda içimize doğru bir yolculuğa çıkmanın işaret taşlarını dikmek. Kayıtsız ve kalıpsız sürgitliğin vicdanları çürümeye terk eden boşvermişliğin önünde yükselen yücelik meşalesini yeniden yakmak. Bu bilinç aşka dönüştüğünde, aşkın buyruğunda yenilendiğinde ve arındığında soylu bir başkaldırı bizi çağırıyor demektir.”

İrtibat:
www.yolcudergisi.com

2010-07-08

'Yolcu' dergisi















Haziran-Temmuz 2010, Sayı:59


Bu Sayıda:

I ferhat kalender I ali emre I yaşar bedri I ömer idris akdin I e. ibrahim I mehmet aycı I ismail aykanat I rabia bulut I ayşe eyyüpkoca atila I ahmet mercan I ahmet savaş özpınar I mehmet yüzücü I bülent sönmez I aslınur akdeniz I kamil yeşil I ümit zeynep kayabaş I selami ay I abdullah olmak I aydın hız I seyyit köse I dursun ali sazkaya I hüseyin güç I m.erkam bülbül I yahya kurtkaya I mehmet çelik I selçuk küpçük I faik öcal I adem özbay I ümran yaka I bünyamin doğruer I müslim kılıç I bilal can I

MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA SIDDIK AKBAYIR’I KONUŞTURDU:
“AYNI GÖĞÜN UZAK YILDIZLARI: NAZIM HİKMET – NECİP FAZIL”

“ Evet, her ikisi de birer ‘deha’dır.

Çünkü, deha, benzersiz bir yaratıcılıktır. Deha, ‘sonsuz bir yaratma gücü’yle dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, dönüştürerek yeniden kurar.
Çünkü, deha, bir yalnızlıktır. Çağında anlaşılmış deha pek yoktur.
Çünkü, deha, bitmeyen bir uzaklıktır. Bilim ya da sanat tarihinde ‘emekli olmuş deha yoktur.’ Çünkü, deha, bir yolculuktur; deha’nın mekânı, Baudelaire’in ‘Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.’ dediği yerdir.
Çünkü, deha, ‘bir uyumsuzluktur.’ Deha, kendisine bile tenhadır.
Çünkü, deha, bir tedirginliktir. Deha, hayatın ve kitapların onaramadığı bir yerdedir. Çünkü, deha, bir çelişkidir, çelişkideki trajedidir.”

İletişim:
Kale mah. Kazımpaşa cad. Akman iş merkezi 18 / 2 Samsun
0362 431 14 44
yolcu@yolcudergisi.com
www.yolcudergisi.com

2009-06-13

54. Sayısında "Yolcu" dergisi

















54. Sayısında Yolcu;
“ EKMEĞE VE ALINTERİNE ANDOLSUN!”


Yaz aylarının bunaltıcı rehavetine serin bir nefes gibi geldi Yolcu. Yeni sayısında Endülüs merkezli yazıların dikkat çektiği dergi, yayın yönetmeni Ferhat Kalender’in kaleme aldığı Seyir Defteri ile başlıyor her zamanki gibi. İnsanlık tarihindeki büyük bunalımlar ve çöküşler üzerinde duran Kalender, özellikle son yıllarda ülkemizde yaşanan savrulmalara dikkat çekiyor; “ İktidarın/gücün/ şöhretin ve paranın sarsıcı sarhoşluğu, içerisindeki demir eli gizleyen kadife eldiven gibi bizleri okşuyor. Yaşadığımız zaman, bu modern dünya, insanlığımızı etiketleyerek, içeriksizleştiriyor. Gittikçe küçülen ve köksüzleşen bir hayat tarzı bu. Kimliğimizi oluşturan bütün değerler tüketim denilen arsız salgının önünde anlamını kaybetmekte.” Ferhat Kalender, her yazısında olduğu gibi ‘hiçbir şey yapamıyorsan farkında ol ve uyar!’ kabilinde mesajlar veriyor okuyanına. Arka kapağı ünlü Endülüslü şair ve tiyatro yazarı Garcia Lorca’nın ‘Atlının Türküsü’ süslüyor. Derginin ilk şiiri de Endülüs’ü anlatıyor Mehmet Aycı kaleminden. Uzun süre yolcu sayfalarında göremediğimiz Sadık Yalsızuçanlar ‘ Uzun’un Kısa Hikayesi’ başlıklı yazısında naif yazın insanı Mehmet Uzun’u üzerinden doğunun bilgelik ve irfan mektebine değiniyor. Endülüs üzerine E. İbrahim “ Endülüs Aşkımız ve Acımız”, Müştehir Karakaya “ Endülüs’ün Kara Yazgısına Dipnot”, Mustafa Özçelik “ Endülüs’ten Anadolu’ya”, Ömer İdris Akdin “Özgürlüğün Yitik Sancağı”, başlıklarıyla içten ve hüzünlü yazılar kaleme almışlar.

Derginin özel bölümlerinden biri olan orta sayfa söyleşisinde İbrahim TÖKEL’in içerikleri birer makale konusu olabilecek sorularına Bejan Matur tarafından biraz da aceleye getirilmiş cevaplar veriliyor. Kanımca bu sorular okunmaya değer! Yolcu’nun ilginç köşelerinden biri olan ‘Dipnot’ bölümünde aktarıldığına göre kadim dostlardan Faruk Bozgöz’ün Ortadoğu’nun yaşayan şair ve öykücüleri üzerine yapacağı çalışmalar her sayıda derginin sayfalarında yer alacak. Bunlardan ilki Yemen’in yaşayan en büyük şairi Abdulaziz Salih el- Makalıh. Tercüme edilmiş esaslı bir şiiri ve yaşam öyküsüyle 54. sayıda.

Dergi birkaç sayıdır yayınlanan şiir sayısında oldukça seçici davranmaya çalıyor. 54’de seçilen şiirlere baktığımızda belli bir ritmin yakalandığını gözlemleyebiliriz. Yahya Kurtkaya’dan ‘Uzun Tırnaklar’, Suavi Kemal Yazgıç’tan ‘ Hat ve Had’, Uygur Orhan’dan ‘ Cam Altında Çizikler’, Halil İbrahim Özbay’dan ‘ Karanlıkta Kalan’, Fatma Esti’den ‘İyi Adamlar Gidince’ derginin şiirleri olarak karşımıza çıkıyor.

Yolcu’nun Yenilgi adlı sayfasında daha çok hırçın, bağımsız ve biraz da melankolik bir tarzı benimseyen gençler, önümüzdeki sayılarda bu sayfayı iki sayfa haline getireceklerini ve bir ekip olarak dergi içerisinde dergi formatında yayın yapacaklarını duyuruyorlar. Dört sayıdır Yakın tarihle hesaplaşma üzerine yazılar kaleme alan ve özellikle 12 Eylül dönemi ve sonrasını inceleyen Selçuk Küpçük, yeni yazısında o dönemde yapılan idamların ve idam edilen gençlerin öykülerini içeren trajik öykülere devam ediyor. Uzun süredir kayıp olan ve Asimetrik yazılar başlıklı köşesiyle tadı damağımızda yazılar kaleme alan Alaattin Keykubat, ‘Salkım Hanımın Taneleri’ filmindeki ‘Durmuş’ tiplemesi üzerinden günümüzü değerlendiriyor.

Bu sayısında oldukça dolu bir içerikle okur karşısına çıkan dergide okunası deneme ve öykü sahipleri şöyle sıralanabilir; Ogün Kaymak, Bülent Sönmez , Eyüp Akyüz, Mustafa Uçurum, Faik Öcal, Eda Aktaş, Selami Ay, Yavuz Albayrak, Seyit Köse, Hasan Akçay, Fatıma Zeyra Merinos, Gül Çiğdem ve Ümran Yaka.

Son olarak Yolcu Dergisi’nin www.yolcudergisi.com adresinden yayın yapan sitesinin yenilendiğini ve tüm eski sayıların pdf formatında indirilebileceğini duyuralım.

Feriha Nur Tekin

2009-04-19

Yolcu Dergisi’nin 53. Yürüyüşü: "Kalk ve Uyar"
















Birkaç yıldır tek başına omuzladığı Yolcu Dergisi’ni Türkiye dergisi haline getirmiş ve bu gün 53. sayısına ulaştırmış Ferhat KALENDER, alışılageldiği üzere Seyir Defteri’nden sesleniyor okurlarına; “Söz ve dahi kutlu ve dirayetli söz; irfanı arayan ve hikmeti önceleyen söz, tarihin, coğrafyaların ve insanların ötesinde yürüyüp giden ve kendini çoğaltan bir şeydir. Belki de bu derginin böylesine karşılık bulmasının en önemli nedenlerinden biri de budur; bizi var edene verdiğimiz ahitten ötesi zamanın anlamsızlaştığıdır demiştik. İlk sayımızdan itibaren üstümüzde ve insanlığın üzerinde her türlü tahakkümü, saldırıyı kim ve ne adına olursa olsun; hangi dünyevi değerler adına yapılsın kesin bir dille ve ilelebet bir ahitle reddetmek; Lailaheillallah! Bu sözü yaşamımızın vazgeçilmezi ve yol göstericisi yapmak!”

Kendisi ne kadar farkındadır bilemeyiz ama Ferhat Kalender’in Seyir Defteri’nde, her biri birer manifesto özelliğinde olan yazıları ilgiyle takip ediliyor. Bu yazılar bir medeniyet üslubunu da ortaya koyuyor. Okurlarına yenildik ama hala yaşıyoruz ve umutla korku arasında bir mevsimi soluyoruz mesajı veren ve bu bağlamda onları dinç ve diri tutmaya, duyarlı olmaya çağıran akıcı aynı seviyede öfkeli bir üslup.

Derginin değişmez köşelerini de kendisinin düzenlediğini biliyoruz. Örneğin son sayfanın alt köşesinde açtığı dipnot bölümü bir yıl öncesine kadar –sanırım ekip dağılmadan önce – derginin mutfağından ve çevresinden tatlı anekdotlarla doluydu. Son birkaç sayıdır Peygamberimizin hayatından kimsenin pek bilmediği ilginç kesitler sunuyor. Sanırım Kalender, birçok okurun dergiyi dipnottan başlayarak okumaya başladığının farkında. Bunun yanında yine Yenilgi adını verilen sayfada ‘Çete/le’ isimli bölümü de kendisi kaleme alıyor. Çetele’yi okuyunca sanki gitttikçe kabaran bir dalganın üzerindeymişsiniz gibi bir hal alıyorsunuz; “Seni seviyoruz bahar! Ölümü öldüreni hatırlatıyorsun bize. Kimmiş yaşatan ve öldüren. Kimdir yarınımızın sahibi! Kaç ihanet çemberinden geçerek geldik bugüne. Kaç zemheri gördük. Kaç pusu atlattık? Kaç kere vurdular en masum yerimizden bizi. Ama bildik su yeniden yürüyor yeryüzünün damarlarına. Genişliyor yüreklerimiz. Bir şiir inceliğinde süzülüyoruz sevdiklerimizin umutlarına. Sevdiklerimizle birlikte olmak ne güzel. Omuz omuza baharlaşmak!” Ve “İstikamet.” Kadim bilgelerden devşirilen işaret taşlarının yer aldığı köşe. 53. sayısının dervişi, Atâullah El-İskenderî, Hikemü’l-Atâiyye’den sesleniyor; “İnsana ulaşacak manevi yardımları en çok kibir engeller. Çünkü yağmur sularının dağ başlarında değil, alçak vadilerde biriktiği görülür. Kibirli insanların kalpleri de dağ başlarına benzer. Rahmet onların kalplerinden akar da alçak gönüllü kalplere toplanır.”

Yolcu, okurunu kendi sayfaları arasında yolculuğa çıkardığında, okurun karşılaşacağı imzalar ve ürünleri şunlar:

Ömer İdris Akdin, “Ayaza Gelen” isimli küçük öyküsünde; “Soluğu kesilse ateşin suya çarpan gölgemiz kesilse/ gün kesilse ortasından ihanet kesilse. / Belki yarin efkar basmış yüzüne düşen cemredir / halimiz elhamdülillah.” Cümlelerini yüreğimize serpiyor. Yaşar Bedri, Gazze için yazdığı ‘Lamekan’ alt başlıklı şiiriyle sayfalarda yer alıyor. Selçuk Küpçük 12 Eylül sonrası hesaplaşmasının 3. bölümünde, suçu ispatlanmadan idam edilenler üzerine çok düşünülmesi gereken bir yazı kaleme almış. Bu ibretlik yazının ve öncekilerin dikkatle takip edilmesi gerekiyor. İsrail’in bizler ve dünya tarafından hangi biçimlerde algılandığı üzerini önemli yazı Hüseyin GÜÇ tarafından kaleme alınmış. Yazı “İsrail'in dünyamızdaki yeni yeri, onun yükselişinin de bittiği yerdir.” Cümlesinin etrafında yol alıyor. Yine aykırı ve uslanmaz yazar Bülent Akyürek “Türklerde oymacılık ve oymacılığın gündelik hayata yansıması” başlıklı yazısında, piyasalaşmış üslubu ve ürünleri yerden yere vuruyor. Şairliği ön plana çıkan Mehmet Aycı, küçük bir denemesiyle katılıyor 53.

kervana; “Gece yürüyüşü.” Yakın bir dönemde vefat eden bilge mimar Turgut Cansever üzerine Cem Gençoğlu’nun kaleme aldığı “Ardında bilinç bırakan adam” isimle deneme okunmaya değer. “Lezzetli Bir Cinayet” isimli yazı başlangıçta bir cinayet tasarımı olarak gelişiyor ama Sedat Arlı’nın öyküye sonlara doğru aldırdığı biçimi artık dergiden okumalısınız. Orta sayfa sohbeti hikayeci Recep Şükrü Güngör’e ayrılmış. Zahir Ertekin tarafından yapılan söyleşinin spot cümlesi; “Yazar tavrı olan adamdır!” Bunların yanında elbette birçok şair ve yazar derginin sayfaları arasında sizlerle buluşmayı bekliyor.

53. sayıda yer alan diğer yolcular şunlar; Ogün Kaymak, Mehmet Şamil, Gökhan Akçiçek, İbrahim Yiğit, Eyyüp Akyüz, İrfan Yıldız, İrfan İşgören, Eda Aktaş, Birgül Polat, Suavi Kemal Yazgıç, Ümran Yaka, Yavuz Albayrak, Yahya Kurtkaya, Seyyit Köse, Hüseyin Yılmaz, Yaşar Müntehir, Gül Çiğdem, Mustafa Uçurum, Rabia Bulut, Bünyamin Doğruer, Bilal Can.



Feriha Nur Tekin

2009-03-07

Bir Taş da Sen At !

[Yeni Şeyler]
Birlikte güleceğiz bu fırtınada
Derin mezarlar kazıp katiller için
Tutunarak içimizdeki ölümlere
Aynı güneşin altında
Çok tehlikeli olacağız


Söz dergisi Yolcu 52. Sayısıyla yola devam ediyor. Samsun’da yayın hayatına devam eden Yolcu dergi hemen her sayısında okuruna bir poster hediye etmeye devam ediyor.
Yolcu, bu yeni sayısında Nizar Kabbani’nin Kudüs şiirini poster olarak veriyor. Ayrıca, derginin kimlik olarak, duruş olarak benimsediği “arka sayfa güzeli” bu sayıda Filistin ve Arap şiirinin en ünlü temsilcilerinden Fatma Tukan. Fatma Tukan’ın “Yurdumda ölmek bana yeter” diye başlayan şiiri güzel bir kolâjla yerini almış arka sayfa.

Yolcu, kapağına çektiği sapan fotoğrafı ile bize Malcom X’in “Bir taş da sen at!” sözünü hatırlattı. Evet, koca metal yığınlarına Gazze’nin cevabı taş atmak sadece… Bir taş da sen at!

Yolcu, şair Yaşar Bedri’nin bir şiirini yayınlamış yine bu sayısında. Yaşar Bedri uzun zamandır şiir yayınlıyor Yolcu’da. Ruşen Ali Cengi şiiri neo-epik havasıyla sıkı bir şiir gibi… Mesela şuraya ne demeli: “tıslayan yılanların ıslığında büyüyen/oğullar bıraktık gez’le göz arasında”

Derginin –bence, bir güzel sürprizi Mehmet Aycı’nın şiir gibi akan denemeleri başlamış olması… Sivas menşeli Sühan’da epeyce yazdığı daha sonra başka birkaç dergide yayınladığı su gibi akan denemelerine ara vermişti nicedir. Usta şairin güzel ve içten bir denemesine Yolcu’nun 52. Sayısında rastladık, rastgele dedik.
52. Yolcu’nun söyleşi konuğu Yusuf Tosun… Selçuk Küpçük’ün, Yusuf Tosun ile yeni çıkan kitabı Kayıp Kuşağa Mektup [Çıra Yay.] bağlamında 90’lı yılların kuşağı üzerine oylumlu bir söyleşi yapmış.

Dolu dolu bir yolcu gelmiş 52. sayıda: Cihan Aktaş, Eyyüp Akyüz, Müştehir Karakaya, Gül Çiğdem, Mehlika Toyga, Şirvan Erciyes, Bilal Can… İyi işlere imza atan gençlerin yanında ustaların da bulunduğu dinamik bir sayı olmuş kısacası.

Kalbi Kudüs, sızısı Gazze olanlara ithaf edilmiş bir Yolcu var bu sayıda önümüzde…

Yılmaz Yılmaz

2009-02-26

Bu derginin kalbi atıyor

Tam on yıl olmuş "Yolcu" yoluna devam ediyor.

Bol dipnotlu yazılara oldukça az rastladığımız bu dergi bize salt edebiyatın tadını veriyor. Her bir köşesini şiire, öyküye, denemeye ortadaki kocaman sayfalarını röportaja ayırmış olan Yolcu Dergisi nevi şahsına münhasır tasarımıyla da diğer edebiyat dergilerinden kendini ayırıyor.

Derginin yayın yönetmenliğini yürüten Ferhat Kalender her sayıda manifesto niteliğinde bir giriş yazısıyla karşılıyor okuyucuyu. Bu karşılayış okurda bir çarpıntı oluşturuyor genelde: “Batının zaman algısı üzerinde yaşam değerlerimizi oluşturmak demek, onların dizayn ettiği bir dünyayı kabul etmek demektir. Böyle bir dünya efendilerine benzemek için yüzünü ağartmaya ya da saçlarını düzleştirmeye çalışan kölelerin dünyasıdır.” Ve devam ediyor Kalender: “Özgürlüğe ve adalete doğru yürüyüşünü kendi zamanının başlangıcı kabul eden ve bütün değerlerini bu çizgi üzerine bina eden bir damarın varlığı bütün insanlık için de bir çıkış yolu olabilir. Başlangıç noktamız hicret ise; süregelen ve çoğalan bir devrimden söz etmeliyiz.”

Ferhat Kalender Kim?

Aslında Yolcu'nun görsel tasarımını yapan Ömer İdris Akdin, Ferhat Kalender'in ta kendisi. Ya da başka bir ifadeyle Ferhat Kalender, Ömer İdris Akdin'in müstear ismi. 1966 doğumlu Ömer İdris Akdin Samsun'da yaşıyor ve yazarın “Yolcu Kitap”tan çıkan bir kitabı da bulunuyor: “Morgun Son Delikanlısı”

İki bölümden oluşan bu kitap “her ifadenin bir fotoğrafı vardır” gerekçesiyle fotoğraflarla sürüyor okuyucuyu peşine. Deneme ve öykülerden müteşekkil bu kitap bizlere yolculuğa çıkan bir kişinin heybesine kattığı yükte hafif pahada ağır bir tad veriyor. Yormuyor hikayeler sizi, bir denemenin içinde sınanıyorsunuz. Dimağınızda bir yolculuk tadı bırakıyor. Ve dervişane bir tarafı hep sizi dünyada olmaya ama dünyadan olmamaya çağırıyor.

Ömer İdris Akdin Yolcu Dergisi'nin son sayısında “devrik bir cümle gibi dünyanın orta yerinde” duruyor ve Michel Foucoult'un “iktidar her yerdedir, direniş de!” sözünü bize hatırlatıyor. Filistin direnişinin alevlendiği ve terör örgütlenmesi İsrail'in vahşiliğini arttırdığı günlerimizde öfkenin terbiye ettiği bir yürekle israile kelime fırlatıyor. Ve o hep içimizde asılı duran ama bir türlü kendimize soramadığımız soruyu da soruyor: Ölüm öldürülünce ne kalır geriye? (Belki de şehadet diyorum ben bu sorunun cevabına.)

Öyle sanıyorum ki her şeyin bir kalbinin olduğunu ancak kalbinin raksına ayak uydurabilenler anlar. Ve Ömer İdris Akdin “kalbi olan bir adam” olarak kalbi olan bir dergiyi her iki ayda bir huzurlarımıza getiriyor.

Sağol, Ömer İdris Akdin!

Sağol,Ferhat Kalender!


Besim Bal

2009-02-20

Edebiyat dergilerinde Gazze duyarlığı


Geride bıraktığımız 2008 yılının son günlerinde insanlık; savaş, kavga ve 'güven bunalımı'yla geçen yorgun bir yılı daha hafızalarının geri dönüşüm kutusuna atmak üzereyken 'acıların coğrafyası'ndan bir haber yayıldı.

İsrail, belirli periyotlarla gerçekleştirdiği saldırıların bir 'yeni'sine daha başladığında takvimler 27 Aralık'ı gösteriyordu. Üç hafta kadar süren Gazze saldırılarında kadınların ve çocukların çoğunlukta olduğu yüzlerce kişi hayatını kaybetti, binlerle ifade edilecek sayıda 'eksilmiş' aile de evsiz kaldı. 'Büyük' devletlerin sadece 'kaygıyla' izlediği saldırıları, ne zaman bozulacağı belli olmayan tekinsiz bir ateşkes izledi her zamanki gibi. Diplomatik dilde 'orantısız güç' olarak adlandırılan Gazze saldırılarına başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşların ve devletlerin gösterdiği tepki oldukça cılız kaldı.

Türkiye, hükümetinden sokaktaki vatandaşına kadar yaşanan vahşete en çok tepki gösteren ülkeydi hiç şüphesiz. Birçok yerde gösteriler düzenlenirken bir yandan da şair ve yazarlar, Filistin halkına destek amaçlı bir bildiri kaleme alıp okudu. Şiirin 'işlevi'nin giderek daha fazla sorgulandığı bir dünyada, yarım asırdan fazla devam eden böylesi bir soruna şairlerin göstereceği tepki ne işe yarar diyenler çıkabilir. Yakın zamanda dünya sahnesinden çekilen Filistinli şair Mahmut Derviş'in dilinden söyleyecek olursak "Bir şiir, ne kadar güçlü olursa olsun, asla bir savaş uçağını düşüremez, ama bir pilotun düşüncelerini etkileyebilir". Edebiyat dergileri de, -Derviş'in sözünü hatırlatırcasına- bu konuya duyarsız kalmadı ve Gazze saldırılarını değişik yönleriyle ele alarak kapaklarına taşıdı.

Türkiye'nin halen yayınlanmakta olan en eski dergisi Varlık, iki farklı dosyayla Gazze ve Filistin konusuna eğiliyor şubat sayısında. Genel yayın yönetmenliğini Enver Ercan'ın yürüttüğü derginin, 'Ortadoğu'da Vicdan Sınavı: Gazze' başlıklı ilk dosyası, analizci yazılardan oluşuyor. Amerika'nın değişik üniversitelerinde görev alan Joseph Massad ve Jennifer Loewenstein ile Filistin konusundaki kitaplarıyla tanınan Norman Finkelstein'in makalelerinin yanı sıra Sezai Sarıoğlu'nun "Tarihe Bak Anlarsın" yazısı da meselenin tarihî yönünü inceliyor. 'Şiirimizde Filistin Direnişi' adlı ikinci dosya ise, Sezai Karakoç'un 'Alınyazısı Saati - 1' ile Gülten Akın'ın 'Deprem Savaş ve Çocukların Tanrısı' şiirleri eşliğinde bir soruşturma niteliğinde. İhsan Deniz, Tahir Abacı, Adnan Özer, Afşar Timuçin, Zeynep Uzunbay, Ömer Erdem, Emel İrtem, Betül Dünder ve Mustafa Köz'ün katıldığı soruşturma, Karakoç ve Akın'ın şiirlerinin değerlendirmesi üzerinden ilerliyor.

Şeref Akbaba editörlüğünde çıkan 'Ay Vakti' dergisinin 'Gazze' adlı kapak dosyasında Naz Ferniba, "Kalk ayağa' desem Filistin" başlıklı denemesiyle insanlığa sesleniyor. Nurettin Duman'ın 'Buradan Bakınca Gazze' ve Şeref Akbaba'nın 'Yaşamak İçin Öldürmeyeceksin' şiirleri de dosyadaki yerini almış. Son Gazze saldırıları ve Filistin sorununun daha çok siyasi yönlerine odaklanan 'Mostar' dergisi, kanlı bir çocuk ayakkabısını koymuş kapağına. Derginin Gazze dosyasında Mustafa Şentop, Naci Bostancı ve Mesut Özcan'ın siyasi analize kayan yazılarının yanı sıra Rasim Özdenören'in 'Filistin Dilemması' başlıklı yazısı dikkat çekici.

Yayın yönetmenliğini Mürsel Sönmez'in yaptığı 'Bir Nokta', Mahmut Avcı, Serkan Tarifçi, Resul Tamgüç ve Michael Heart'ın şiirleriyle Gazze konusuna şiirsel bir bakış sergiliyor. Abdülkadir Budak yönetiminde yayınlanan 'Sincan İstasyonu', şiirin işlevini sorguluyor. İnsanlığın şairlikten önce geldiğini belirten Budak, 'Gazze ve Şair' başlıklı kapak yazısında, şair için "Şiirdir onun tüfeği; namlusundan çiçekleri fırlatan" diyor. Ferhat Kalender'in yayın yönetmeni olduğu 'Yolcu' dergisi, Filistin direnişinin sembollerinden sapanı yerleştirmiş kapağına. Dergi, birçok ismin şiirleriyle destek verdiği dosyaya ek olarak politik Arap şiirinin en önemli isimlerinden Suriyeli şair Nizar Kabbani'nin 'Kudüs' adlı şiirinin bulunduğu poster hediye ediyor okurlarına.

Ali Koca

Kaynak:
"Zaman" gazetesi
20 Şubat 2009

2008-12-06

"Yolcu" dergisi


"YAKLAŞIYOR YAKLAŞMAKTA OLAN"

SÖZÜN EN GÜZELİYLE BAŞLAMAK

Bismillah her sözün başıdır. Biz dahi başlarken onunla başlarız. İnanırız ki kalemimizden damlayan her sözün/sözcüğün üzerimizde hakkı vardır. Akıp giden zaman, varolagelen tarih ve coğrafyalar üzerindeki tekmil toplumların devinimi “söz” le anlam kazandı. Duyuşlarımız ve düşünüşlerimiz kendini “söz”ün enlem ve boylamına göre yeniden biçimlendirdi. “Söz”ün dokunduğu her yeryüzü parçası bir medeniyet perspektifi kazanarak geleceğe miras kelimeler bıraktı. İnsanlar bu kelimelerle inşa ettikleri cümleleri kurgulayarak kendi tanımlarını ortaya koydular. Ve bu tanımlar medeniyetlerinin yapıtaşlarını oluşturdu.

“Söz” başlangıcından beri iki ana karakter taşıyordu; biri açık, berrak, devingen bir yürüyüşe sahipken diğeri fısıltılı ve renksiz halde ilerliyor, önce yüzleştiği şeylerin rengini alıyor daha sonra onlara kendi rengini katıyordu. Çoğu zaman albenili ve çekici olan bu ikincisi oldu. Çünkü birinci söz muhatabını kendi gerçekleriyle yüzleştirir ve doğru olana yönlendirirken diğeri bulanık, tanımsız ve ayartıcı bir nitelik taşır. Wittgenstein, “Söz” ün bir yaşama biçimine işaret ettiğini ve sözcüklerin yaşam ırmağında anlamlarının olduğunu, belirtir. Ve ekler, dil olguların ve bütün olarak da gerçeğin resmidir. Böyledir, kimin dilini kullanıyorsanız, onun bakış açılarıyla dünyayı anlıyorsunuz ve yaşama katılıyorsunuz demektir.

İnsan yaratıldığında meleklerin şaşkınlığını hatırlayın. “Ey yaratıcımız” diyorlardı, “Biz sana her dem şükür halindeyken, sen, duruşunda isyan bulunan bir varlık mı yarattın? Demişlerdi. Ve insana kelimeleri, kelimelerle hakikatin bilgisine ulaşmayı öğretti Yaratıcısı. İnsanın bütün varlıkların üzerinde bir konumda yükselişe geçmesi böyle başladı. İnsan “sözün tamamını dinleyip en güzeline uymayı” yaşamının merkezine koyduğunda yeryüzü dengesinin efendisi olarak; dahası ‘varlıkların en şereflisi’ olarak kabul gördü ve kendini yükseltti. Ama ne zaman ki ‘ kendine verilenlerin üstün bir güç tarafından değil de, kibrine evrilecek nefsinin süreği ’ olduğu vehmine kapıldı; ‘aşağılık bir nesne’ den başka bir şey kalmadı geriye.

İnsanın yeryüzündeki duruşundaki ahenk, yürüyüşünün başlangıcında ‘verilmiş bir söz’ üzere olmasıyla kaimdir. İnsanın ile Yaratıcısı arasında bu ahitleşme dünya serüvenin başlangıcıydı. İnsanı yok iken var, bilmez iken bilir, anlamsızken anlamlı kılan bir ‘söz’ üstünde kuruldu her şey. Oysa insan kendisine verilmiş söz ile, kelimelerle, bilgiyle kendini merkeze aldığında bir başka açıdan kendine tapmaya başladığında, diğer bir ifade ile kendini varoluşun merkezine koyduğunda özgürlüğünü kaybetti. Varlıkların efendisi konumuna Yaratıcısının tasdiki ile yükselirken, varlıkların en aşağılığı konumuna kendini ilah yerine koyarak, ilahlar üreterek, ilahlar alıp ilahlar satarak yuvarlandı. Ne kadar vehmi ve hırsı varsa o kadar ilahı piyasaya sürdü ve bu piyasa ilahlarına itibar edilmesi ve bu ilahların kutsaması için elinden gelen her türlü şeytani yöntemi denemeye başladı. Bugün yeryüzünün her tarafında olan bundan başka bir şey değil.

Bismillah her sözün başıdır. Ve dahi onunla devam ederiz. Cümlelerimiz ve kelimelerimiz anlam dünyamızın dışavurumlarıdır. Tanımlarımızı giydirdiğimiz zihinsel faaliyetler, bakış açılarımızın rengini ortaya koyar. Medeniyet perspektifimiz, geleceğe dönük kurgularımız ve duruşumuz ‘söz’ ün hayatta karşılık bulması, hayatla birlikte hareket etmesi ve hayata istikamet vermesi ile kaimdir. İnsana verilen emanet, yeryüzünde kurulması istenen dengenin doğru ve sürekli bir çaba ile sürdürülmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu da arındırılmış bilginin, diri tutulması gereken bilincin ve berrak bir eylemliliğin ifadesidir.

MEDENİYET EKSENİ

"Bütün medeniyetler çöktü. Sadece çöküşleri farklı şekillerde oldu; Doğu'nun çöküşü pasifken, Batı'nınki aktif oldu. Çöküş'te Doğu'nun hatası düşünmeyi terk etmesidir; Batı'nın hatası ise çok ve yanlış düşünmesidir. Doğu doğrular üzerinde uyuyor, Batı ise yanlışlar üzerinde yaşıyor." diyor Seyyit Hüseyin Nasr. Bir sömürgeci tasavvuru olarak ortaya çıkan oryantalizm'in belki de en önemli fonksiyonu doğu dünyasının düşünme alanlarındaki boşluğu kendi tanımlarıyla doldurmasıdır. Çünkü özellikle 17. yüzyılın sonundan itibaren hikmetin bilgisini ve arayışını terk etmesi, toplumsal dinamikleri sağlayacak kutsal referansları dondurması (içtihad kapısını kapatması gibi), yönetsel açıdan dönüştürülebilir egemenlik anlayışını yalnızca askeri alana sıkıştırması özellikle ait olduğumuz Müslüman dünyayı üzerine doğru gelen sömürgeci dalgasına karşı savunmasız bıraktı. 18.yüzyıldan itibaren gelişen yeni batılı bakış, doğuyu, kendisinin çoktan geçtiği emekleme döneminde sayar ve ötekileştirdiği bu dünyayı adam edilmesi, terbiye edilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir unsur olarak görür. Batılıya göre henüz akılbaliğ olmamış doğu kendi başına bırakılamayacak kadar yavan bir konumdadır. Bu yüzden doğunun kullanacağı her türlü entrüman, doğuluların zihinsel seviyelerine göre yeniden tasarlanmalı ve kullanıma sunulmalıdır. Bugünün dünyasına söz söyleyebilecek ehliyette görülmeyen Müslüman dünya, batılı kafanın öznesi olduğu bir yaşam hattında karantinada tutulmalıdır. Ünlü oryantalist Bernard Lewis'in deyimiyle, "İslam dünyasının haşmetli günleri geride kalmış"tır ve artık biz doğuluların "medeniyet adına sunacakları bir şeyimiz yok" tur. Bu bakış açısıyla egzotik, romantik ve acınası halinin ötesinde başka bir işleve sahip olmayan bir Müslümanın her türlü gereksiminin karşılanmasında başvuracağı tek bir üst makam bulunmaktadır o da Batıdır. Bu ötekileştirme vurgusu, öteki kabul edilenin aşağılanması ve bu aşağılanışın medyatik unsurlarla dünyaya servis edilmesi, üstün bir uygarlık tarafından dizayn edilmeye çalışılan yeryüzü cennetine yönelebilecek tehdidin 'ipliğinin pazara çıkarılması'dır adeta. Dünya sömürge sistemini yeniden kurgulama yoluna giden Amerika Birleşik Devletleri'nin 'yeni dünya düzeni' ya da 'büyük Ortadoğu projesi' adı altında sürdürdüğü çalışmalar aynı zamanda rüştünü ispat edememiş gözüyle bakılan toplumların ıslah ve medenileştirme projesidir. Bu bağlamda modernizm oryantalist zihinde doğunun 'işaretlenme' aracıdır. Ekonomik sistem olarak kapitalizm, düşünsel açıdan liberalizm, yönetsel olarak da demokrasi insanlığın (elbetteki batının) geldiği son muhteşem noktadır ve bunun ilerisi yoktur. Bu sunulan çerçeveye uzaklık ya da yakınlık kadar diğer toplumsal yapılar ilgi görür ve muhatap alınır. Özellikle Müslüman dünya yukarıdaki sistematiğin henüz başlarında sayıldığı için her türlü 'ehlileştirme' operasyonuna muhatap olmak durumundadır. Üstünde yaşadığı, çevresinde bulunan zenginliklere sahip olduğu halde onları rantabl olarak kullanma derecesine gelemediği için istenilen düzeye gelene kadar bu zenginlikler batılı eller tarafından kontrol altında tutulmalıdır. Batının 'arındırılmış akıl uygarlığı' elbette ki söylemine uygun olarak bir yeryüzü cenneti yaratmanın ve bu cennetin efendisi olarak hüküm sürmenin peşindedir. Makinalaşmış bir öngörüyle eşyaya ve tabiata bakan bir zihnin matematiksel komutlarla yönlendirdiği devasa bir düzenden söz edilebilir.
Yukarıdaki vurguları neden yapma ya da hatırlatma gereği duyduk;
Ortadoğu tanımından başlayarak bu adlandırmaların batı zihninin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Tarihi çeşitli bölümlemelere ayırarak, kendine göre bir çağ tasarımı ortaya koyan batı, bu çağları kendi tarihi serüvenine göre adlandırırken, tarih yapıcı olarak kendini tarihin merdivenlerini tırmanırken bastığı basamakları diğer milletler olarak görmektedir. (İşin hazin yanı ise içinde Türkiye'nin de bulunduğu bir çok ülkenin okullarındaki duvarları bu tür izahlar içeren tarih şeritleriyle kaplıdır). Bunu oryantalist uygulamaların öteki saydığı milletlerin içine düşürdüğü vehimler olarak da görebiliriz. Merkezinde aşağılık kompleksi olan vehimler. Batı, Müslüman toplumlara adam edilmesi gereken toplumlar nazarıyla bakarken, Müslümanların tarihlerine, medeniyetlerine ve duruşlarına olan ilgisizliği ve itibarsızlığı ihanet noktasındadır ne yazık ki. Kapımıza kadar dayanan sıcaklığın/ateşin Türk, Kürt, Arap, Şii ya da Sunni demeden hepimizi yakacağının farkına varamayacak kadar körleşmiş bir ihanet. Sömürgenlerin taktığı ayrıştırıcı/ etnik gözlüklerle birbirimize baktığımızda kaybettiğimiz kardeşlik, onur ve vefa olacaktır. Biz doğulular, biz aydınlığın çocukları, biz Müslümanlar çökmüş bir medeniyetin çocukları, bilmeliyiz ki çöken bir medeniyet doğrularıyla çökmüştür ve o doğrular her zaman elimizden, yüreğimizden tutmayı bekliyor. Ve dua edelim ki sapmış bir topluluk haline evrilmeyelim bu günkü batı gibi. Çünkü yoktur kurtuluşu sapmış bir zihnin kendi kaosunda boğulmaktan başka.

SÖZÜ YÜKSELTMENİN VAKTİ

Hangi zaman diliminde insanlık bu denli ve sürekli “kirlilik” ten bahis açtı? İnsan, “ egosu”nu merkeze aldığı ve bunu ideoloji haline getirdiğinden beri kendi cehennemini hazırladı. Dokunduğu her ne varsa kirlendi.. Bütün kavramlar “ kullanıma elverişli” ve “ sağmal” hale getirildi. İnsan türünün başına gelebilecek felaketlerden biri oldu modern travma. Tanrı’ yı göklere hapseden bir ilah anlayışı, yeryüzünde, çıkarın ve benciliğin şotalarını inşa etti. Ve “ beyaz adam” yani batılı kafa, kendi türü içerisinde eşitler arasında birinci tahtına oturdu. Dünya, onun yaşam standartlarına hizmet etmesi için yeniden dizayn edildi. Bütün dini, ahlaki ve vicdani değerler bu, “beyaz kafa”nın tanımladığı çerçevede kendine yaşam alanı bulabilirdi. Gücün ve servetin her türlü değerden üstün ya da insana ait tüm kutsal değerleri dönüştürebilecek yegane unsur olduğunu bu mantalitenin “ bilimsel ve çağcıl” çıkarımlarından öğrendik. Kendinde Tanrı’ nın işlevlerini yeryüzünde yürütebilecek dehada gören bir zihin, elbette dokunulmaz ve itaat edilmesi gereken bir makamı işaret ediyordu. Dünya denen eni sonu belli bir mekan, bu kibir ve gurur şövalyelerinin kanlı elleriyle yeniden biçimlendirildiğinde, önümüze kan ve kir yumağından oluşan ağır bir bedel bıraktı. “ Beyaz kafa” nın kendine cennet yaratma hazzını, ağızları sulanarak izleyen diğer halklar, kendileri için de bir oyun alanı ayrıldığını görünce batıya şükür secdelerinde bulundular. Artık onların da önlerine atılmış bir kemik parçası duruyordu; Modernleşme! Kim daha önce ve “esaslı” köleleşecek arzusuyla birbirlerini parçalamaya başladılar. Duruşlarını ve vakarlarını koruyan tüm değerlerden bir an önce sıyrılıp oyunun içine girebilmek için “ kişiliksizleşmelerine” çağcıl maskeler buldular. Şimdi Global köyün kavalcısı, müsvedde haline getirdiği “ ikinci sınıfları” ilahlığını onaylamaya çağırıyor. Dünün vahşi sömürgenleri, geliştirdikleri “milenyum çağına uygun” tezgahlarda “ az gelişmiş ya da gelişmekte olan” deneklerini test ediyor. Standartlara uygun olmayanlar veya bu gidişe itiraz edenlere karşı “ bozguncu- şer odağı” yaftasıyla “topyekün savaş” çığırtkanlığı yapılıyor.

Ülkemiz, yaşanan bilinç kırılmalarını hızlı ve iştahlı biçimde içselleştirilmesi bakımından tam bir labaratuar. Bulunduğu bölgede öncü. Diğer halklara örnek gösterilen ve kişiliksizleştirilmenin her tür ve yöntemini uygulama yönünde bir standart. Sıradan bir “dünya insanı” olma yolunda katledilen değerlerin başında haksızlığa karşı adaletten yana duruşumuzu törpülemek, başta gelen ödev. Bunun için içimizde biriken öfkeyi sahte “hümanizma” nın kollarında sterilize etmekle başladılar. Çevremizde olup bitenlere, yanı başımızdaki -ister bireysel ister toplumsal olsun- yıkımlara duyarsız birer menfaat düşkününden başka bir karakter bırakmamak önemli olan. Öfke ve adaletten yalıtılmış insan, kutsalını koruyacak, kutsalıyla yücelecek ya da kutsalını kuşanacak yapı taşlarını parçalamış insandır. Böylesine bir onursuzlaştırma ve “değerler”i yüzeyselleştirme operasyonu tarihin hiçbir diliminde bu kadar geniş uygulama alanı bulamadı.

Şimdi “söz”ü yükseltmenin zamanı. Beyaz kafanın etrafımıza ördüğü duvarlara karşı sözün muhkem kalesini inşa etmek vakti. “ İnsan kalmak” dahası varlıkların en şereflisi makamını korumak şimdi “söz” e düşüyor. Satılmış ya da kiralık kalemlerden dökülen albenili zehirlere bakmayın. Onlar sadece soysuzlaşmanın ehramına taş taşımaktan başka ne yapabilir ki? Yeryüzünde duyan, gören ve akleden ve mutlaka kalbiyle akleden herkes, bu insan soyuna karşı girişilmiş hain saldırıya karşı en kavi cümlelerine sarılmalı. Sözle gelen öfke, adaletin, özgürlüğün ve erdemli toplumun kapısını açacak mihenk taşıdır.

Ferhat Kalender


İrtibat:
http://www.yolcudergisi.com
0 362 432 50 61
yolcudergisi@gmail.com
yolcudergisi@hotmail.com
Hançerli Mahallesi Abbasağa Sokak NO: 13 İlkadım/ SAMSUN

2008-10-15

"Yolcu" dergisinin 50.sayısı


Gerek içeriği, gerekse tasarımıyla 9 yıldan beri okuruna seslenen ve kendisini “söz” dergisi olarak niteleyen bir dergi Yolcu. Edebiyat ve düşünce çevresinde Samsun’u görünür kılan bazen de taşra olarak adlandırılan bir kenti metropollerin üzerine çıkarabilen bir kaliteyi de içerinde barındırıyor dergi. Kendi deyimleriyle ‘ soğuk ve yalıtılmış bir zaman aralığında’ yola düşmüşler. Bu tarih 28 şubat sonrasının sancılı sürecine işaret ediyor. Keskin hesapların yapılmaya başlandığı günler. O günlerde yola koyulan Yolcu, Ferhat KALENDER (Ömer İdris AKDİN) kaptanlığında yürüyüşünü sürdürüyor. Bir yayın organı çıkarmanın ve bunu süreli / istikrarlı şekilde sürdürmenin ne kadar zor bir uğraş olduğunu bu işlerle uğraşanlar bilirler. Genelde heyecan ve hevesle birkaç sayı çıkıp kapanan dergiler mezarlığı olarak ülkemizde yaşanan normal bir durumdur bu. Ancak 50. sayısına ulaşmış ve halen arı diri yürüyüş sinyalleri veren bir dergi olarak Yolcu, kendisinin bu makus talihe düşmemesini okurla kurmuş olduğu olağanüstü diyaloga bağlıyor. Zaten künyesinde yazan ‘yayınlanan yazılardan okur da sorumludur.’ Sözüyle okuru da derginin mutfağında bir kişi olarak algılıyor. Birkaç yıl evvel 5.000 ( yazıyla beş bin) okura kadar ulaşabilen bir dergi Yolcu. Böyle bir ilgi çok az yayına nasip olabilir. Derginin genel üslubunu belirleyen kişi Ferhat KALENDER. Her sayıda adeta menifesto niteliğinde yazılar kaleme alıyor Seyir Defteri adlı giriş yazısında. Okurunu adeta bam telinden yakalayan küçük mütevazi lakin öfkeli yazılar da ona ait. Örneğin derginin son sayfasına koyduğu ve “şöyle oldu” ile başlayan “böyle oldu” ile biten “dipnot” ya da yenilgi sayfasında “Çete/le” ya da “Asimetrik Yazılar” başlığı ile ortaya çıkan yazıların onun tarafından kaleme alındığı biliniyor. Kendisinin ‘Morgun Son Delikanlısı’ isimli bir deneme-öykü kitabı bulunmakta.
Gelelim 50. sayısına Yolcu’nun. Her zamankinin aksine bu sayısı 24 sayfaya çıkan derginin üç güzel sürprizi var. Birincisi yedi güzel adamdan biri rahmetli Erdem BAYAZIT’ın bir şiirini poster olarak vermesi, ikincisi Tarih duayeni Halil İNALCIK ile yapılan 4 sayfalık söyleşi, üçüncüsü ise Seyir Defteri’ndeki derinlikli analiz. Türkiye’yi Osmanlı İmparatorluğu’nun minyatürü olarak tarifeden İnalcık Hoca ile söyleşiyi yapan lise 1. sınıf öğrencisi Gazi Giray GÜNAYDIN. Okuduğunuzda hakkı verilmiş bir söyleşi olduğunu görüyor ve bir lise öğrencinin derin hocamız karşısındaki performanssına hayran kalıyorsunuz. Seyir Defteri’nde “Sanmaktadır insan” diye başlıyor Ferhat KALENDER. Ve devam ediyor: “Kendine eşyayı, bilgisini ve bu bilgiyi nasıl kullanacağını öğreten bir 'olduran'a rağmen, gücü, kendinde içkin varsayarak yahut vehmederek dünyadaki duruşunu kutsamaktadır. Onun bu 'aceleci kibri'yle kurduğu uygarlıkların zamana yenik düşeceği kaç kere ayan olmasına rağmen 'sanmaktadır'.” Yazının ana kurgusu Baudrillard’ın similasyon evreni üzerinden tarihi ve kurgulanmış medeniyeti yargılıyor; “Efsaneleştirilerek insanlığın gelmiş olduğu son ve mükemmel nokta olarak propaganda edilen 'Batı Uygarlığı', bir çok tarihi ve bilimsel çarpıtmalarla 'öteki' toplumlara kayıtsız-şartsız teslim olunması gereken değerler biçiminde enjekte edilmektedir. İnsanın serüvenini 'ilkel insan'la başlatıp belli evrimsel süreçlerden sonra bugünkü 'modern insan' noktasına açıklık getirmeye çalışan bir tarih algılaması ülkemizde de yıllardır genç beyinlere kusulan aşağılayıcı bir yalandır. Bütün bilimsel ve fesefi alt yapısını Mezepotomya (Sümer ve Mısır'dan) devşirdiği bilgilerle oluşturan ve bir Fenike kolonisi (bugünkü Lübnan civarı) olmaktan öte tarihte hiçbir etkinliği olmayan bir şehir devletler sistemi olarak eski Yunan'la uygarlık tarihini başlatmanın ve bu sahtekarlığı çocuklarımıza okullarda tedris ettirmenin vahim sonuçlarından biri, kültürel ve toplumsal olarak aşağılık kompleksidir. Dünyada tek genel geçer uygarlığın köklerini Grek-Roma ve Yahudi-Hıristiyan sistematiğiyle paketleyerek, diğer medeniyet havzalarını tarih ve sistem dışı olarak gören bir anlayış, son tahlilde bütün insanlığı Batı'nın kapısında dilenci konumuna düşürmektedir. Sömürge dönemi paradigmasıyla oluşturulan, sonradan antropoloji/ oryantalizm/ sosyoloji gibi bilimsel yöntemler adını alan çalışmaların, bugün küresel bir kasırgaya dönüşen vahşi kapitalizmin entelektüel yapısını vareden 'kurgulanmış masalları' beslediğini biliyoruz.” Devamının da geleceği anlaşılan Seyir Defteri takip edilmeye değer.
Yolcu’nun 50. kervanında kimler var sorusuna gelince. Dergi, Yaşar Bedri’nin ‘Duruşma’ adlı şiiriyle başlıyor. Bir çok kalem arasından, Ahmet USTA, Kamil YEŞİL, Esra DEMİRCİ, Mustafa UÇURUM, Edip HEKİMOĞLU, Müştehir KARAKAYA, Ömer İdris AKDİN, Babek AMEDİ, MevlÜt KATIRCI, Zeynep KARATAŞ deneme ve öyküleriyle, Hüseyin ALEMDAR, Bülent SÖNMEZ, Banu AKSOY, Fatma ESTİ, Musa BİLİK VE Seyyit KÖSE şiirleriyle dikkati çekiyor.


Zübeyde Kahraman


İrtibat:
Hançerli Mahallesi Abbasağa Sokak NO: 13
İlkadım/ SAMSUN
0 362 432 50 61
yolcudergisi@gmail.com
http://www.yolcudergisi.com

2008-07-14

"Yolcu"nun 49. sayısı çıktı

Samsun'da yayınlanan Yolcu Dergisi'nin 49. sayısı çıktı. Yeni sayısıyla okuyucu karşısına dopdolu çıkan değide bir birinden güzel konular dikkat çekiyor.

49. sayısı yayınlanan Yolcu Dergisi Samsun merkezli yayınlanan bir kültür ve edebiyat dergisi. Kendilerini ‘söz dergisi’ olarak adlandıran Yolcu’nun ‘Seyir Defteri’ başlıklı giriş yazısı Ferhat Kalender’e ait. Derginin genel yayın yönetmeni de olan Kalender yazısında son dönem Türkiye tahlili yaparak ezber bozan bir sürece işaret ediyor; ‘Ezber bozan bir sürece giriyoruz. Hitler'in propaganda bakanı Goebbels'in genetiğine sahip ulufeci kalemşorların devri kapanıyor. Devletin kanını emmeyi, bu halkın parasını iç etmeyi iş edinmiş adamların beslediği 'aydın takımı'nın bağlandıkları köşelerden kustukları kaos senaryolarına bakmayın. Muhayyel tertipler organize ederek bunları gazete ve tvlerine taşıyanların biçare atraksiyonları, ülke insanının farkına varmaya başladığı irfanı karşısında bir anlam ifade etmiyor. Tepeden seyrettiği toplumun her türlü değerine karşı açıkça cephe almış, eğer uygarlık var edilecekse köklerimizin yeni bir inşa ile zamanı anlamlandırması gibi zor bir uğraşı gerektiği çizgisini beceriksizliği ve gafleti nedeniyle görmemezlikten gelip başka yerlerden uygarlık çığırtkanlığı yapan bir tip olarak pozitivizmin bekçisi konumundaki Türk aydını kendini bitirmiştir. Böylelikle bu halk önemli bir asalaktan kurtulmuş olmanın rahatlığını yaşayabilir.’

Kapağında Nuri Pakdil’in ‘Sükut suretinde çok koyu düşer ses’ sözünü kullanan derginin bu sayısındaki orta sayfa konuğu aykırı düşünceleriyle gündeme gelen yazar Bülent Akyürek. Akyürek söyleşisinde kendi yaşam öyküsünde yola çıkarak hem iç hemde toplum eleştirisi yapıyor; ‘İnsanların içini bilen yalnız Allah'tır. Öyleyse biz insanlar için davranış ve kılık kıyafet önemli. Biz zahire bakarak kimin Müslüman olup olmadığını anlayabiliriz. Adamlar bir televizyonda "Biz kaç kişiyiz?" diye sayım yapıyorlardı. Onların kaç kişi olduklarını bir gökdelene çıksam ben de sayabilirim. Mini etekli, içen, sarmaş dolaş, dekolte, keçi sakallı kişileri sayın, rakam ortaya çıkar ama bir de Müslümanları sayalım deyin? Apışır kalırsınız. Niye? Çünkü biz de herkese benziyoruz.’

Bülent Sönmez’in ‘Yakınımızdakiler’ başlıklı çalışması, dergide dikkati çeken bir deneme olarak karşımıza çıkıyor. Biz ve öteki kavramlarının irdelendiği yazıda, yakîn kelimesinin çağrıştırdığı anlamlar üzerinde duruluyor.

Yolcu’nun 49. sayısında öne çıkan isimler şöyle; Ogün Kaymak, Mehmet Aycı, Ömer İdris Akdin, Mehmet Şamil, Mustafa Uçurum, Recep Yazgan, Eyüp Akyüz, Kahraman Tazeoğlu, Yahya Kurtkaya, Zahir Ertekin, Muhammet Emre, İlhami Ulupınar, Rainer Maria Rilke, Seyyit Köse, Bülent Sönmez, Himmet Karataş, Bilal Can, M. Fatih Kutan, Esra Demirci, Emine Şimşek, Gökhan Serter, Müslim Kılıç, Bünyamin Doğruer, Babek Ahmedi, Tahsin Gülhan, Şükrü Nimet.

İrtibat:
0 362 431 59 94
yolcudergisi@hotmail.com