mor taka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mor taka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-16

'Mor Taka' dergisi şiir ve delilik dosyasıyla çıktı

şiir yok, hezeyan var…
şair yok, megolamani var…


küreselleşme kendine göre tek tip ahlâk, varolma biçimini meşrulaştıracak düşünme biçimleri pazarlıyor. kendine göre kendi için; dalkavuklarını, yılışıklarını, arsızlarını istihdam ediyor…

insan kendi ‘kimliğini’ korumak adına, ‘ötekileştirmeye’ direnme malulü olmakla
birlikte, kendi çıkarsamasını koruma refleksinden başka bir şeyle ilgilenmez oldu.

akil olma, bir şekilde süregeleni ve statükoyu ve ötekileri sorgulamaktan soyutlanıp, akletmenin modern zamanlardaki tezahürlerinden en önemlisi,
haksızlıklara muhalif , müdahil olma bilinci ve direnme halini öngörür.
metinlerin de akletmenin sözcüleri olduğunu hatırladığımızda; inançsızlığa,
haksızlığa, zulme karşı durması gereken eylem şekli olduğunu hatırlayalım.
şiirin gerekliliği üzerinde çokça tartışabiliriz, dahası ileri giderek
açıkyüreklilikle reddedebiliriz de…

şiirin vazgeçilemez olduğunu kim söyleyebilir ki bize?biliyoruz ki şiir, ne bir ihtiyaçtır ne de gereklilik. şiirin yerine koyabileceğimiz onca şey varken vazgeçilmez bile olmayan bu ritüelin ya da daha anlaşılır bir terimle, bu ‘ego’ ayinini çok abartıyoruz gibi geliyor bize.

bu can sıkıcı alışkanlığa kendimizi öylesine kaptırdık ki…

şiiri konuşmanın irtifa kaybı olduğunu biliyorum. pek de halden anlayan, kuş
dilini ve dahi şiir ve dahi insan dilini bilen kalmadığı demde megolamanların
“BEN” kavgasıdır sürüp gidiyor. bundan böyle, ‘söz’ de, söze taktığımız aksesuar
da külfet gelecektir.

okumayan, düşünmeyen, güzel, ince şeylerden anlamayan bir nesil türetildi. 1960’lı yıllarda tehlike çanlarının çaldığı kültür emperyalizmi, cemaatini topladı
bu dem ayinlerini sürdürüyor.

insanlık dramına müdahale etmekte geç kaldık. yapabileceğimiz çok şey kalmadı.

böylesi zamanlarda toparlanmak için geri çekilip, yapıp etmeleri yeniden okumak
gerekiyor. delilerevi huzur dolu bir karargâh olabilir artık; ‘akil’lerin meczûp
kılındığı delilikte buluşmaksa önemli bir başlangıç. hadi kendimizi kutsal deliliğe adayalım! kendi kaosumuzu yaratalım!

*

imdi!.. sanatın dönüştürülme, içe çekilme seanslarının ne’liği ve nedenselliği
üzerine kurulan denklemler ve sözler çok avare olmadan çilingir sofrasında hikmet
aranmasının vaktidir.

muhataplar zaten okumayanlar cemiyetindendir. herkes kendi hezeyanlarının okuru olmuşken, empati seansları iyi gelecektir…

biliyoruz ki; insanoğlu putlarını cüzdanında taşır oldu.

biliyoruz ki; onlar putlarıyla birlikte öldükleri gün, ölecek olanlardır!.. biliyoruz ki; onlar sadece huzursuzluk tohumlarını ekerek gideceklerdir ve kötü anılacaklardır.

*

yirmi dokuz asır önce xsenius diyor ki:
“hatırlar mısın, sen doğduğunda ağlıyordun ve etrafindaki herkes gülüyordu?
öyle bir hayat sür ki, sen öldüğünde herkes ağlasın, senin yüzünde ise anlamlı
bir gülümseme olsun.”


not: 17. Sayımızda sıcak günlerde buluşmak umuduyla.
dosya konumuzu “şiir ve kerbelâ” olarak belirledik.
söyleyecek sözü olanlar söylesin.

Yaşar Bedri

2009-05-01

"Mor Taka" dergisi hakkında Yaşar Bedri ile söyleşi

Mor Taka logosunda "şiir ve kent kültürü" dergisi şeklinde not düşüyor. Trabzon'da çıkan bir dergi olarak Trabzon Kent Kültürü'nün derginize kattıklarını konuşursak, neler söyleyebilirsiniz bu konuda.

Trabzon kent kültürü derken tarihlenebilen 4000 yıllık bir medeniyetten söz ediyoruz. Bir ulus yok ki tarih içinde İpek Yolu'nun Bahri Siyah'a açılan bu güzide kavşağına göz koymasın, burası için savaşmasın. Tarihsel muhalefet bilincinden, antik tiyatrolarından, Türkiye'deki ilk opera gösteriminden, spor kulüplerinin yaptığı tiyatrolardan, jeneratörle çalışan ilk sinemalardan, 1800'lü yılların sonunda yayımlanan Türkçe (Osmanlıca), Ermenice, Rumca gazetelerden, salnamelerden, 20.asrın başında yayımlanan mizah, kadın, karikatür, edebiyat, tıp dergilerinden, Türkiye'nin ikinci hidroelektrik santralinden, Türkiye'nin elektriğe kavuşan 2.ilinden, yani kısa bir zaman öncesine kadar kent kimliğini koruyan Trabzon'dan söz ediyoruz. Kentimizin, bugün maalesef köylülük kural ve kanunlarının hâkim olduğu; parası ve mevkisi çok, kültürü az köşe taşları tarafından yönetildiği tartışma götürmez. Kültürsüzlüğün bu kadar prim yaptığı, yarım asır öncesine kadar kent olup bugün köyleşen başka bir kent var mıdır?.. Bu belki de çok fazla göç vermesinin, açılan boşluğu niceliğin doldurmasının bir sonucuydu. Bu köylülük kültürü bize ne katabilir ki? Düşünün; üniversitesiyle, edebiyat fakülteleriyle donanmış bir kentte sanat ve edebiyat dergileri 2-3'er tane bile zor satıyor. Dünya kapitalizmin azizliğine uğradı. İnsandan, barıştan, etikten, sanattan, kültürden çok daha önemli olan bir argüman var: "Para, kariyer, erk".

Derginiz ilk sayısından itibaren farklı kesimlerden şair/yazarlara kapısını araladı. Bu anlamda günümüz Türk edebiyatının/şiirinin nabzını tutma iddiasını yayın anlayışı ile ortaya koydu. Mort Taka'nın bu tavrının edebiyat dünyasındaki karşılığı nedir?

Mor Taka, bu işi geniş okuyucu kitlesini kuşatarak başaran ender dergilerdendir. Elbette çok başlı olmamanın kazanımlarıyla bunu başarabildim. Yazar ve şairlerimizin telif talebinde olmaması ve özverileriyle çıkıyor bu dergi. Bana bu süreçte birkaç imza dışında kimse hayır demedi. Edebiyata gönül verenler seve seve katıldılar Taka'mızın bu meşakkatli yolculuğuna. Edebiyat dünyasında nasıl bir karşılık bulduğunu değil de yarına kalacak olanları inşa etmeyi önemsiyorum. Mor Taka müdahil oluyor, birilerini rahatsız ediyor. Hiçbir kurum ve kuruluşu arkasına almadan, kemikleşen kadro kurmadan; niteliksizliğe sürekli ödün veren devlet kurumlarının edebiyat bilincinden yoksun seçicilerinin talebine icabet etmeyip, reddeden kaç dergi var ki? Zor zamanlarda bu işi sürdürme gayretinde olan, edebiyat atlasını bu kadar açık yürekle kuşatan kaç dergi kaldı ki? Elimizdeki belgelerle birçokları gibi yapıp; sürdürülecek polemiklerle, iftiralara, inançlara ve kişilik haklarına yapılan saldırılar ile çok daha popüler yerlere taşınabilir. O bir saman alevi gibidir, çabucak yanar ve söner.

Edebiyat dünyamız birçok genç şairin varlığını bizimle keşfettiler. Bu bilinçle Mor Taka, ülkemizin ve dünya şiirinin nabzını tuttu, tutacak.

Mevsimlik bir dergi olması ile de açıklanabilir belki ama hemen her sayıda 50'nin üzerinde şiirin yer alması hem editör, hem de okuyucu açısından düşünüldüğünde bir sorun değil mi? Bu konudaki yaklaşımınız nasıl?

Son sayıda çeviri şiirlerle beraber ortalama 40 şiir yayımladım. (34 sayfaya karşılık buluyor). 15 kadarı usta şairlerimiz. 15-20 kadarı dünya edebiyatından usta şairlerin çeviri şiirlerdir, geri kalanı genç ve yetkin şairler. Dört sayfalık bir bültende 8-10 şiir yayımlanıyor, yarısı fire veriyor. 140 sayfalık bir şiir dergisinde 40 (ya da 50) şiir abartılı olmasa gerek. İlk kez şiirini yayımladığım şair sayısı azımsanmayacak kadar da çok. Gençler çok iyi geliyor, birçoğu da dikkatsiz, geveze ve saygısızlar. Az konuşup çok iş yapacaklarına çok konuşup az işliyorlar. Bunu aşabilirseler Türkiye'nin devraldığı şiir mirası önemli bir yere taşınır diye düşünüyorum. Şiiri ve şiirin sorunlarını konuşurken, fark edilmeyi bekleyen birçok genç yeteneği dergimiz sayesinde şiir okuruyla buluşturduk.

Mor Taka -kuşkusuz bunda sizin ressam, nakkaş ve fotoğraf sanatçısı olmanızın da etkisi mevcut- yayınladığı metinlerin sayfa tasarımını görsel malzeme ile yapıyor. Derginizde görsel malzeme ve edebi ürün ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görsellik benim dört-beş yaşlarında komşumuzun duvarını kiremitle resimlemeye başladığım yıldan beri süregelen sorunsalım. Dünyanın detaylarına dolanmayı seviyorum. Baktığım her yerde, her yüzde kendi kadrajımı arıyorum. Şiir, resim, mimari, heykel, fotoğraf... Mekânlar hep iç içeler. Çok etkili ortak dilleri var; 'imgelem'. Dozunu ayarlayabildiğim sürece görsellik bana keyif veriyor. Bu benim beğenim, benim tasarrufum ve maruzatım.

Genç kuşak isimler de Mor Taka'da kendisine yer bulabiliyor. Belki ürünlerini ilk kez Mor Taka'da yayınlayan isimler de var. Derginizin bu genç isimleri bir yere taşıma gibi duruşu var mı? Bu ilişki nasıl gelişiyor?

Dediğim gibi hepimiz genç olduk kimseden sevgi ve saygımızı eksik etmedik. Bu saygılı ve sevgili bir gelenekti. Edep ile gelen lütuf ile döner sözüne sırası gelmişken burada da atıfta bulunmak istiyorum. Benim için şiir de, şair de nezih olmak zorundadır. İnsanın en güzel yanını ortaya çıkartması gerekir. Kimse hocasının, ustasının kölesi ya da uşağı ya da müridi olmak durumunda değil, lâkin insan ahde vefasını, konumunu, yerini bilmeli. Bilmezsen ne olur? Edebiyat çöplüğü çok aç gözlüdür, şımarıklarla doludur. Ve bu gönül zenginliğiyle kimseyi yadırgamaz. Nitelikli ve edepli olduğu sürece o şiir sevdalısını taşıyabildiğim kadar taşırım. Saygı sınırını aşanlarla pek işim olmaz. Önce "insan" sonra belâgat. "Edep"siz edebiyatın direnme gücünü kabul edemiyorum!..

"Mor Taka" isminin mutlak Karadeniz ve balıkçılık kültürü ile ilişkisi düşünülebilir ama siz özel olarak bu isme neler yüklüyorsunuz?


Trabzon kadim liman kenti, benim çocukluğum, gençliğim, hatta bugünüm Karadeniz'in kıyıcığında geçti-geçiyor. Yaşlı gemiler gibi de bu kıyıda gömüleceğiz. Bizim işimizde olduğu gibi dergilerimizde yöresellik ve kıyı motifleri tespitiniz gibi etkindir. Yalı, Kıyı, Dalga, Değirmen, Taka, Karayel, Boztepe, Zigana... İlk aklıma gelenler. Bugün denizde pek kalmamakla beraber takalar çok hamarat kayıklardı, her meşakkate katlanırdı. Denizlerin dur durak bilmeyen hamalıydılar. Onlar ki denizdeki son hatıralarımız, bize de isimlerini hatıralarımıza taşımak düşüyor.

Mor Taka sizce şiir/edebiyat dünyasında hangi boşluğu dolduruyor. Yıllar sonra bir gün derginiz üzerine çalışılırsa mesela nelerin gün yüzüne çıkacağını tahmin ediyorsunuz derginiz ile ilgili olarak?

Tarih iki binli yılların başını gösteriyor. Mor Taka 2009'un şiirine ve poetikasına ayna olmak zorundadır. Bunu yapmıyorsa, yapamıyorsa o derginin çıkmasının bir gerekçesi de yoktur. Ustasından öğrencisine; olabildiğince nesnel bir seçicilikle dünya şiirinin nabzını tutmak zorundayım. Zengin dosyalarıyla şiirin farklı boyutlarını tartışıyoruz. Birçok ilkleri taşıdım sayfalarıma. Şair olarak, konu olarak, plastik, görsellik olarak 'şiir' merkezli dosyalarımızla yeni temalara imza attık. Türk poetikasına yeni kavramlar kazandırdık. Mor Taka'nın yıllar sonra da konuşulacağına inancım sonsuzdur. Denizaşırı ülkelerden dosyalarımız takip ve talep ediliyor. Birçok tez çalışmasına dosyalarımızla öncelikli kaynak olduk.

Daha evvel de dergicilik tecrübeniz var (Gelecek dergisi). Mort Taka Trabzon'da geçmişte ve şimdi yayınlanan dergiler karşısında nerede duruyor ve Trabzon'daki dergicilik tarihi açısından önemi nedir?

Mutfağının Trabzon'da olmasının ötesinde Trabzonluluk iddiam olmadı hiç. Bu benim ilk deneyimim değil zaten. Ezgi ve Çıkın dergilerini öğrenciyken çıkartmıştım. Dinç Adımlar ve Yakın Kültür, Ada dergilerinin editörlüğünü yaptım, Bildiğiniz gibi Gelecek dergisi önemli bir kültür dergisiydi. Zor zamanda konuşma adına, sağlam ve yeni sözler edildi onda. Mor Taka'nın Türkiye dergicilik tarihinde çok önemli bir yer tutacağına inanıyorum. Yaptığım işi biliyorum. Fazla tevazu riyadandır. Daha ilk sayısında Türkiye'nin konuştuğu bir dergiydik. Tek başına yapılabilenin en iyilerindendi. Bir gönül dostum var Rıfat Gürsoy, Trabzonlu değil ama edebiyat sevdalısı. 9.sayı itibarıyla beni maddi ve manevi anlamda destekledi, dergiyi kapatabilecekken ciddi anlamda beni motive etti. Her sayısında 140 dolu sayfa. Onca nitelikli yazıyı yayınlarken, bir o kadarını da elemek zorunda kalıyoruz. Hayal kuralım biraz... Birgün okuyan bir ulus olursak marifetler iltifatını mutlaka bulacaktır.

Peki sanal dergiciliği ve siteleri edebiyatımız açısından nasıl değerlendiriyorsunuz.
Edebiyat birçok sektörde olduğu gibi internet üzerinden (elektronik dergicilik) alternatifini de kullanıyor. Matbuu dergicilikte istikrar gösteremeyenler sanalda e-dergi kulvarında rahatlıkla yer bulabiliyor. Orda (birkaç özgün site dışında) kural yok, nitelik yok, saygı yok ve elbette edebiyat yok!.. Öyle ki ağza alınmayacak ağır küfürleşmelere tanık oluyoruz. Bu elbette itilmişliğini, ötekileştirilişini, komplekslerini maskeleyerek denetimsiz, kontrolsüz bir ortamda sürdürdüğü edebi terördür. Sitede köşe başını tutan birkaç densizin bilinçsiz birikimleriyle hem etik hem de edebi kırılmalar yaşatıyor. Bu siteler mantar gibi çoğalarak edebiyat kirliliğine neden oluyor. Bu sitelerin azımsanamayacak kadar fazla müdavimleri var, gözlemlediğim kadarıyla sadece kendilerini, kendisi için yazılanları okuyorlar. En acı tarafı kitap okuma oranları yüzde bir bile değil. Nerde okudum hatırlamıyorum; "bu dergi için ağaç kesilmedi" gibi bir ifade kullanılmıştı. Bu çok önemli bir bakış biçimiydi. Ama bu sıradanlıklar için ağaç kesilmedi sloganı daha çok yakışıyor günümüz sanal edebiyatına. İnanıyorum ki yetkin, edebiyatı bilen editörlerce, nitelikli kitaplar ve dergiler, sanalda da layık olduğu yere gelecektir. Buna uzun zaman var diye düşünüyorum.


Kaynak:
Millî Gazete
30 Nisan 2009

2009-03-21

Yaşar Kaptan'dan Görsel Muhtıra !

Yaşar Bedri 'kaptanlığında' çıkan Mor Taka dergisi, 12. sayısında ilginç bir 'muhtıra' yayınlıyor! Kendini 'Şiir ve Kent Kültürü Dergisi' olarak tanımlayan yerel-süreli bir yayının muhtırası, elbette ki hükümet devirecek ya da siyasete 'ayar' verecek antidemokratik cinsten bir tavır değil.

Yaşar Bedri'nin 'Görsel İmge Muhtırası', aslında bir manifesto. Maddeler halinde sıralanmış aforizmalardan ziyade, görsellikle muhatabına seslenmeyi tercih etmiş Yaşar 'Kaptan'. "Manifestizmin imkânsızlığını söylemiş olmama rağmen, hâlâ söylenecek şeylerin olabilme ihtimalini de zorluyor olmak." diyen Bedri'nin 'niyetçe'si de hayli ilgi çekici: "Gerekçem; dünyada her şeyin söylenmiş olduğu aforizması, konuşmaktan yorulan insanın yazıyı icat etmesiyle başlayan süreç..."

'Şiirin soğuk demircisi' Arif Damar, Yaşar Bedri'ye anılarını anlatıyor, dergide. Bu anı yazısında İlhan Berk'ten Attila İlhan'a Kemal Tahir'den Nazım Hikmet'e pek çok edebi şahsiyet arz-ı endam ediyor. İhsan Deniz, son kitabı üzerine kaleme aldığı 'Baht-ı Siyah Üzerine Kısmî Bir Monolog Denemesi'nde, bir şairin iç dünyasına dair mahremleri kendisiyle halleşir gibi aktarmış.

'Şiirde Teknik ve Estetik' gibi geniş kapsamlı bir konuyu dosya olarak çalışan dergi, bunun için aralarında Celal Fedai, Erdal Sarıçam, Cihan Okuyucu gibi şair ve akademisyenlerin yazılarıyla yol alıyor. Kimi makale kıvamındaki dosya yazılarında 'Şiirde teknik ve estetiğin sizde karşılığı nelerdir?' sorusunun izi sürülüyor. Mümin Hakkıoğlu'nun çevirisiyle dergide yer alan 'derinlikli' bir yazı da geçtiğimiz yıl vefat eden Martinik asıllı Fransız şair ve politikacı Aime Cesaire'e ait. 'Şiir ve Bilgi' başlıklı yazıda, 'Poetik bilgi, bilimsel bilginin sessizliğinden doğmuştur.' diyen Cesaire'in şiirle bilgi arasındaki ilişkiyi cezbe ve dehşet kavramları arasında konumlandırması ilgilisini kayıtsız bırakmayacak türden.

'Okur Tipolojileri'nde Sıddık Akbayır, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl okurunun özelliklerini sıralamış. Aynı özelliklere sahip bir okur profili çıkmış ortaya. Tarih meraklısı okurlar için Türkan Yoldaş ve Erdem Menteşoğlu, iki aykırı hayatın 'gölgede kalmış' kısmına ışık tutuyor. Topal Osman Ağa ile Ali Şükrü Bey'in, dönemin iktidar mücadelesi içindeki netameli durumlarına dair ilginç ayrıntılar bulabilirsiniz. (0462 229 06 34)

Ali Koca


Kaynak:
"Zaman" gazetesi
21 Mart 2009

2009-03-14

"Mor Taka" 12

"MOR TAKA"ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ,BAHAR 2009

BU SAYIDA

Uzun süredir üzerinde çalıştığım "görsel imge" levhalardan örnekleri bu sayıda okurla buluşturdum. İlhan Berk, Arif Damar için "Sözü siler sanki sözün altındakini yazar," diyordu. "Şiirin soğuk demircisine" sormak istiyordum: Kurumsuzluğun, tokluğun, insanca olanın, yer altı suları gibi yavaş yavaş baş vermenin ipuçları nelerdi? "Adem abinin bile ellerini yakan gülü"n gizemini anlatsana? Soruyoruz: Salvador Dali sergisi açıldı. At başlığı takmış sözde aydınlarımız sanal iletişim ortamında Dali'yi faşist olmakla yargıladı. Arif Damar ise, "Sürrealizm akımının devrimci bir akım olduğunu anladım," diyor. Faşizm, devrimcilik, devrimci olmak, resmin dili… Neler oluyor? Soruyorum: Son yıllarda ödüller öylesine çoğaldı ki her şaire bir ödül düşecek nerdeyse. Niceliğin, raconu bozduğunu düşünüyorum. Geçmişteki ve günümüzde verilen ödüllerin niteliği, kazanımları hakkında neler söyleyeceksiniz? Tam bu noktada Türkiye'de her şaire bir veya birkaç ödül düşüyor (bendeniz hariç, temizim çok şükür) Heyecan da duyamıyorum. Bu oldubitti ve günümüz Türk şiiri sizde heyecan uyandırıyor mu? Soruyorum: Şiirimizin kesik damarlarından biri de hiç şüphesiz, şiirimizde sistemli eleştirinin olmayışı. Her kafadan bir ses çıkıyor ve sadece konuşuyorlar. Yapılan üstmetin çalışmaları genelde övgü amaçlı ve beklentileriyle kaleme alınan olumlamalar niteliğinde süregidiyor. Bu kirlenmeye etiksizlik te ekleniyor. Övecek, cilalayacak dost bulamayınca bu işi kendi yapıyor, takma isimle yayınlıyor. Bu meydande menfi anlamda eleştirilmeye kimsenin tahammülü yok. Şiiri hücrelerine ayıracak, poetik bilinç ve şiir donanımının olmasına rağmen; olabildiğince nesnel bir eleştirinin olmayışını neye bağlıyorsunuz? Yoğun içerik, dil ve biçim kaygınızdan yola çıkarak, Mor Taka'nın da dosya konusu olması gerekçesiyle sormak istiyorum: "Şiirde teknik ve estetik"in sizde karşılığı nelerdir? Dilediğince, nasıl istediyse öyle yanıtladı "şiirin soğuk demircisi". Sizlerde düşünün bunu isterseniz? Arif Damar, kitap fuarı etkinliklerine Refik Durbaş'la birlikte gelmişti Trabzon'a. Askerden yeni dönmüştüm. Resim atölyem, etkinliğin olduğu pasajda idi. Etkinlikler çerçevesinde açmış olduğum resim sergisini gezerken, "Gurbet ne yana düşer ustam" şarkısı çalıyordu. "Bak bu şarkının sözleri Refiğindir," demişti Arif Ağabey. Arif Damar'la ilk buluşmamızın üzerinden çeyrek asır geçmiş demek ki. Ayakları yere basan şairler şiirdeki hal yolculuklarını yaşamlarıyla da sürdürürler. Kadim olan, ete kemiğe bürünmüş siyah beyaz bir yolculuktur bu. Uzun zamandır bir söyleşi yapmak istiyordum Arif Ağabeyle. Aralık ayının ikinci pazarıydı, sesi zayıf ve yorgundu. Sohbet arasında sakalını sordum, "kesmedim" dedi ve ekledi, "Ama Hilmi kesti." Sohbetimizin sonunda; "Çok soğuk var, üşüyorum," dedi, "şimdi yatağa girip ısınacağım." Dağ çocuğu olduğumdan mıdır nedir, ürperten kışları sevmem. Soğuğun yakıcılığını biliriz de; Ungaretti gibi yaz insanı olmak isteriz hep. Yoksulların ve yalnızların kışı hiç bitmeyecek gibi uzun sürer. Yine bu sayıda; Mahmud Derviş'in gündemi koruyan nefis aforizmasını sizlerle buluşturuyoruz. Bu sayı dosya konumuz "Şiirde teknik ve estetik" idi. Dosyamıza; Hüseyin Atabaş, Ahmet Tüzün, Necmi Zeka, Cihan Okuyucu, Hilmi Haşal, Ahmet Ada, Haşim Hüsrevşahi, G.Şükrü Baylan, Niyazi Karabulut, Celâl Fedai, Erdal Sarıçam yazdı. "Poetik bilgi, bilimsel bilginin sessizliğinden doğmuştur," diyen Aime Cesaire'ın metnini keyifle okuyacağınıza inanıyorum. Önce sayımızda basım aşamasında gözden kaçırdığımız Anton Neumayr'ın Georg Trakl şiirinin patolojisini gecikmeli yayınlıyoruz. Bu sayımızda şairlerin el yazılarıyla şiirlerini yayınlamayı sürdürüyoruz. Topal Osman, M. Kemal'in muhafızlığına geldikten sonra bölgedeki gücü artar. M. Kemal ile olan yakınlığı, ona muhalif yapılanmadaki kimlikleri iyi takip etmesine yol açmıştır. İsmet İnönü - Ali Şükrü çatışmasının onu etkilediği, yönlendirdiği söylenebilir mi? Topal Osman ile Ali Şükrü'yü karşı karşıya getiren ideolojik çatışmanın gelecek kaygısı olabilir miydi? Zira Ali Şükrü hilafeti destekliyor ve meclisi etkileyebiliyordu. Topal Osman ise Osmanlı yönetimince suçlu konumda görülen bir kimlikti, gelecekteki yönetim sürecine dair bir hareketi engellemeye yönelik bir planlamaya dâhil edilmiş olabilir miydi? Bunların yanıtını Türkan Yoldaş'ın yazısında bulacaksınız. Dünyanın en eski kaya resimleri Bakü'nün (60 km) güneyinde yer alan Gobustan kayalıklarında olduğu tespit edildi. Tunç devrine ait olduğu söylenen, zehirli yılanlarıyla ünlü Gobustan'ı Derya Uzun yazdı. Şubat ayı içinde kaybettiğimiz şair Bahtiyar Vahapzade 'ile Hüseyn Cavid, Samed Vurgun ve iki ulusun gençlik sorunlarını konuşan Enver Uzun'un röportajını bu sayıda yayınlıyoruz Şiirleriyle, yazılarıyla, çevirileriyle emeğini esirgemeyen Niyazi Karabulut, Müesser Yeniay, Ö.Cem Demirci, Murat Alpar, Yahya Kurtkaya, Mümin Hakkıoğlu, Halil İbrahim Aydın'a teşekkür ediyorum. Şiir sürecimiz gencinden ustasına, yeniyle eskiyi buluşturma platformu olmuştur. Köylü kurnazlığı postuna bürünmüş zavallı birilerinin laf olsun diye gevelediği isnatları kabul etmiyorum. Kimlerin neler yaptığını, neler söylediğinin herkes kadar farkındayız. Köyde kal köylü gibi yaşa sözüm olmaz, lâkin köylülüğümüzle kentlerde gülünç olmayalım. Eeee ne demişler: "Dere gider kumu kalır!.."


GELECEK SAYIMIZ "ŞİİR VE ŞİDDET"


Dergicilik ve yayıncılık çetrefil bir iş. Her yer kemik ve kılçık!.. Ne yana dönsek daha çok batıyor. Edep ile gelen, lütuf ile döner dedik, yanlış ettik. İnsan asla değişmez, ayağı düz basınca, menfaatine dokunulunca tırnaklarını gösterir. Ha bunlar Mor Taka'nın seyrine zerrece ziyan mıdır? Elbette hayır. Dağ taş şaire ve şiire kestiği, ama okunmadığı bir zamanda, ekonomik açmazlara rağmen edebiyat tenceresini kotarmak keyifli bir iş. Mor Taka, yayın periyodundan da gözlemleneceği gibi medyatik olma ve keyfilik zaafına düşmedi, düşmeyecek. Köylü uyanıklığını hüner belleyip, bizi yaftalamak isteyenlerin hem kel, hem fodul olduğunu sağır sultan görüyor. Yazınsal misilleme; belagatin diyalektiğidir diyedir kentlerin kültürüne dahloldu. Bu etik dışı müdahaleler gün geçtikçe yazınımızı kirletmektedir. Sanırım bizden sonraki kuşak bunu pek umursamıyor. Bir yazın dergisi editörünün çıkışını okuyalım: "Değerli Şair dostlar, kimseyi kast etmeden söylüyorum: Bir ülkenin neredeyse bütün şairleri…" Bu hitap yazılarını önemsediğim bir kalemin girizgâhı. Hem kimseyi kast etmeden hem de bütün ne demek istendi. Her neyse... İçerik kim adına, ne adına çok da önemsemiyorum. Kimin kaç dirhem dirayeti olduğu ve nokta kadar menfaat için virgül kadar eğildiğini kör olmayan görüyor. Yediği kaba işeyenleri de çok gördü bu ulus. Zaten bu ülkenin kaderi bu. Atana, törene, kabilene, dostuna ve geleneğine söversen acayip afili insansın. Entelektüalizmin yolu ihanetten (mi) geçiyor! Bu değişecek elbette! "Şiir ve Şiddet" 13.sayı dosyamız. Katılımlarınızı bekliyoruz.

Mor Taka şiire müdahaledir !..

Yaşar Bedri

İrtibat:
0462 - 229 06 34
mortaka@gmail.com
www.mortaka.com

2008-11-01

"Mor Taka" dergisi


Türkiye gariplikler ülkesi. Bu gariplikleriyle hiç de şaşırtmıyor bizi. Kelli felli adamlar demokrasiyle tek kale maç yapıyor. Milyonlarca insanın iradesini yok sayarak yapıyor bunu, özgürlükleri hasıraltı edip rejimle alay ederek yapıyor bunu. Yazıyı kaleme alırken Türkiye'nin itiraz etmeden kanıksayabileceği bir haberle başladım güne: "Uzan'a Kitap Okuma Cezası." Başbakana hakaret etme davası sonuçlanmış. Ve garibim Uzan, ceza olarak 'öfke kontrol sistemi' programına katılacakmış ve 5 kitap okuyacakmış. Efendim 'kitap okuma'nın infazı tamamlama hal'i olduğu bir ülkede bilgideki hikmetin anlaşılma ihtimali olabilir mi? Hadi okumayı sevenler suç işleyelim!.. Postmodern ve gayet modern darbelerle halkın iradesine müdahil olanlar son günlerde çok öfkeli. Dünyada birçok kavramın içinin daha insani, gayet insani bilinçle doldurulduğunun farkında olup kumdan başımızı kaldırmanın zamanı gelmedi mi?

Barack Obama, büyük maça ısındırılıyor. Sonun başlangıcındaki ABD, ikiz kulelerin getirimini sekiz yıl kâr hanesine kıl payı işleyebildi. Ve beklenen kriz 2008'e damgasını vurdu. İmdi; siyahi bir liderle siyahileri ve öteki itirazcıları sekiz yıl daha kenetler. Titanik de hiç batmayacak bir gemiydi, küçük bir delik yetmişti ona. Her gecenin bir sabahı vardır!.. *

Şiir azaptaki vicdanımızdır. Kimi örtünür, kimi maskeler, kimi öteler… Poetikayı ve şair hallerini konuşmak için yola çıkan "Mor Taka" amatör bir inisiyatiftir. Kimsenin kamusalına etik dışı müdahil olma hakkını kendinde görmez. Bu tavır hiç şüphesiz polemik ya da kavga tedirginliğimizden değil, insan onuruna olan saygımızdandır. Kırıp dökmeyi, hoyratça tüketmeyi ebleh, aymaz hüneri bildik. "Kötülüğe iyilik er kişi harcı" erdemiyle yürüyoruz. Örgütlenen dilin parantez içine alınmış yağması etik endişemiz olagelmiştir. Dile yüklediğimiz atıflar söylenmiş ama söylenmemiş gibi iltifatsız kalması da gariplikler ülkesinin aydın kırgınlığı olsun dedik. Bulanık suda balık avlanmayı sevenler birbirinin gözlerini çıkartadursun, kendi safında adam gibi duranlarla konuşmak hep keyifli gelmiştir bana. Barışın da, kavganın da erdemini iyi bilmeliyiz, diyoruz ve işimize bakıyoruz. Bilinir ki, yönünü bilmeyen gemiciler için uygun rüzgâr hiç esmemiştir.

EDEBİYAT DÜNYASINDA YAPRAK DÖKÜMÜ

Zolu bir yıl geçti. Cengiz Aytmatov, Aleksander Soljenistsin, Erhan Bener, Ali Püsküllüoğlu, Mehmet H.Doğan, Erdem Beyazıt , Fethi Naci, Mahmud Derviş, İlhan Berk veMetin And'in ölüm haberleri üzdü bizi.Yeni kuşağın otopsiden arızalı, malul çıktığını düşünürsek, daha yalnızlaştı şiir, daha da hüzünle odalara çekildi söz. (Baskıya girdiğimiz 15 Ekim günü akşamı beklediğimiz ama kabullenmekte zorlandığımız bir ölüm haberi daha geldi. Koca şiir çınarı son yaprağını da dökmüştü.

16.50 ölümün tarifine çok fazla uymayan bir saat, ama şairce bir yolculuk zamanıydı. 94 yıllık efsane Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya'nın bir atfını zarafet olarak görür, şiirindeki akılcı boyut saptamasını yeminle reddeder. "Bir odunda ne kadar akıl varsa, benim şiirimde de o kadar akıl vardır," der. Masumiyetin ve özgünlüğün kalp kalesini inşa eden 'duygu', onun için de bozguncu akıldan çok daha önemliydi. Dilsiz bilimin, imgelemsiz uygarlığın olamayacağını ve bu uygarlığın ilk adımlarının sözcükler olduğunu savunuyordu. Sözcüklerin ustası olarak dolu dolu yaşadı. Âh ne demeli!...

En çok büyük eserler verenler ölür.

Rehavet ve ölü toprağı, küresel kırılmalarla eşzamanlı olarak serpiliyor üstümüze. İyimser olunamayacak kadar sıkıntılı bir dünya inşa etti modernite havarileri. Bireyselleşme ve yalnızlaşma modern zamanların kaçınılmazıydı. Bireyselleşen şairle birlikte şiir artık yalnız bir serüvencidir!.. Zaten duygusallıktan öte gitmeyen şiirin küratörleri ne'lik hırkasına büründü. Bu yolculuklar ölümlü olduğumuzu, içi doldurulamayan kavramların boş bir levha olduğunu kaç bininci kez hatırlattı bize.

Bulanıklık var, pamuk ipliğine bağlı pusulanın manyetik maymuncuğunu, mıknatıs nereyi isterse orayı çekeliyor. Bu ülke on yıllardır bizim maruzatımız değil mi?..

ŞAİRİN PATOLOJİK KAZISI

Aynaların yüzleştirilmesi tehlikeli ve imkânsızdır. 'Parçalanan dünyanın yeniden inşası' ne kadar mümkün? Henüz 27 yaşında aşırı kokainin de desteğiyle yaşama sırtını dönen şair Georg Trakl'ın dediği gibi "sızılı şeyler"dir müsebbibi, bedeninde ve ruhunda izin veremediğimiz kazının. Pathos, açılımları, okumaları zengin bir kavram. Dosyamızı oluştururken sınırlayıcı olmak istemedim. Zihinlerde karşılık bulduğu, çağrışım yaptığı, algılattığı 'şey'ler, toplumsal bilinç okumalarında hangi karşılığı bulduğu önemliydi. Dosyayı kurgularken psikopatolojinin boyutlarını ele almayı düşünüyordum. Toplumsal kırılmalar, nevrotik eğilimler, şairin kendiyle ve çevresiyle uyum sağlayamama sorunsalıydı. Şair saldırganlığının, bahane üretip sataşmasının arkaplanı, örgütlenen dile yüklenen mecazların nedenselliği, saklıbilincin ne'liği tahlil edilip çözümlenmesi amaçlanıyordu. Edebiyat, bu kırılmanın dış verileri olarak tedavi unsuru mu, yazınsal eylem fiili olarak mı muhatap edilecekti bu okumalara?

Nedense kılık değiştirmeyi, maskeyle dolaşmayı severiz. Bir soru üretiyor bellek: Gerçekle hayalin ayırtı çok mu önemli? Başka bir zihnin 'başkalaşan' öncelikleri, ayrıcalıkları kimlere uyar? Gerçekle hayalin arasına saklanan güve hasta ruhların daha organik üretim sürecini imlediği pratiğini savunur. Bilinçaltının iş'leyişinin deşifresi bizleri korkutur çoğu zaman. Bu deşifre arıklığımızın göstergesi olur endişesi ile 'sızılı şey'lerle örtündüklerimizi içten içe kabul etsek de zırhımızı incelteceği korkusu tedirginliğimizi ve savunmamızı arttırır. İmdi ortalık pembe bir rehavet, körler dalaşı olduğu zamandır. Tüm zamanların en birinci doğrusu; Kim korkar övgü dolu eleştiriden?

Biliyoruz ki: Madalyonun ters yüzü bizim kabullenemediğimiz gerçeğimizdir. Algılanan eleştirel dayatma; mahremimizi, kamusalımızı örseleyen unsur/kavram olarak görülürken özgüven sorunsalımızın adını koymaya yaklaşmayız bir türlü. Erk talebi; İçe dönüklüğü ve nevroz'a ihale ettiği örtünme ile yaşananın neresindedir? Şiir kendini hangi sorunsallarla üretir?

Biz bozukluklar üzerinden yeni okumalar yapmak istiyoruz. Şiiri ya da şairi pathos'un inceleme alanlarına ayrıştırarak; nedenselliğe, oluşun hallerine, yapısaldaki değişimlere, yaşamsal 'değer'lere yanıt arıyoruz. Aristoteles, pathos'u tanımlarken; "Bir insanı ikna etmek için müşterek duygulanımlar alanını kurmayı, kullanmayı" önerir.

Biz nedensellik ve teşhis üzerinde duracağız.Müdahalelerin şair malzemesi üzerinde tedavi kabul etmeyeceğine göre iyileştirmenin imkânsızlığına inananlardanım. küçük İskender, bir söyleşisinde; "Şiir de, şairin içinde bir tür iltihap gibidir," diyor ve ekliyordu: "Çünkü dışarıdan hayatına giren hem bireysel, hem sosyal olumsuzluklar, kendi dünyasındaki güzel olan kavramlarla çatışır; hem kendinden birtakım şeyler ölür, hem dışarıdan gelenler ölür. O oluşan iltihaba, patolojik bir gözle bakarsak, şiir demek mümkündür."(1) Yapısal fonksiyon bozukluğunun şuaranın başat proplematiği, şiirin diyalog platformunda denek taşı olduğu, kimsenin kimseyi okumadığı, itelediği yaşanan gerçek. Geri çekilmek yeni bir hamle için kaçınılmazdır. "Şairlerden bıktığını, hikâyecilerle arkadaş olmak istediğini" söyleyen Haydar Ergülen'i (2). "Şairlere saygı duymuyorum, dahası, büyük bir kısmı giderek bir acıma uyandırıyor bende. Şairin olması gereken yerle bulunduğu yer arasındaki uçurum bu duyguyu yaratıyor. Şair hiçbir zaman bu denli düşmemişti ve düştüğü yerde açılan çukur yalnızca onun eseridir." (3) diyen Tuğrul Tanyol'u böylesine katı serzenişe sürükleyen neydi? Cemal Süreya da benzer kaygıları dile getiriyordu; "…Bir bölük şair, yazar, edebiyatı siyasal açıdan küçümsüyor, hafife alıyor, doğru. Ama bunların dışındaki yazarların da edebiyata sevgiyle bakmadıklarına tanık oluyoruz. Acıdır bu. Kısaca, hepimiz kötüyüz. Sevmiyoruz birbirimizi, ikiyüzlüyüz." (4) İsmet Özel, fiil üzerinde ayrıştırıyor şiirin ol'ma ciddiyetini; "Şiir konusundaki ciddiyetten de mahrumuz ya da bunlar birbirinin sebebi. Şiiri atladığımız için Türkiye'nin kendime mahsus yolu meselesini gözden kaçırıyoruz ya da Türkiye'nin kendine mahsus yolu bizim derdimiz olmadığı zaman şiiri rahatlıkla çöpe atabiliyoruz." (5) Şiirin bir ülkenin, hayatın teminatı olduğunu, söyler, siyasetçilerinin zaaflarını, ülke insanın şiirle kurmuş olduğu irtibatın zayıflığıyla ilişkilendirir, duygulanımlar alanını kurmayı, kullanmayı önerir.

PATOLOJİK KAZA!.. İNTİHAR!.. HESAPLAŞMANIN ÖTEKİ YÜZÜ

Kurgunun ve pratiğin patolojisi çokça tartışıldı, konuşuldu. En çok tedirgin olduğumuz kavram şüphesiz intiharlardır. Çok daha karmaşık bir yapısı vardır. 'İntihar'ların içselleştirdiğimiz bir yanı olmuştur hep. Dalgalı hayatların erken yaşlandırdığı organizma, bu dünyada yapacak bir şeyinin kalmadığı kanaatindedir, "Yaşamda kalmaya kendini ikna edemeyenlerin", akan kanı donduran şairlerin ortak paydaları çok benzeşiyor. Çocuk yaşta sorumluluk üstlenmeleri, anne babanın erken kaybı, yoksulluk, melankolik aşklar, sosyal incinmeler ilk akla gelen etkenler…

Kendini yok etme erken geri çekilme projesidir. Bu kaçış egzotizmi, bilinmeze ve büyülü sonsuza ne çeşit bir yolculuktur? Oysa bu ürkünç oyun bir kez tecrübe edilebilir ancak.Yüzleşmekten korktuğumuz bedenimizin yalnızlığıdır. Ruhu ayartan 'iblis'in ruletteki adaletsizliğinin farkında olduğumuzda tekrarı olmayan bir oyunu tecrübe ediyoruzdur. NilgünMarmara, "hayatın neresinden dönersen kârdır," derken; yaşamı zarar hanesinde geciktirmemeyi planlamıştır çoktan. Soğuk yüzlü bir trenin demir tekerlerinin altına atlayarak hayatına son veren Attila Josef, 32 yaşındadır. ''Raylarda çırpınır kanlarım sıcak'' son dizeleridir. Modern sürrealizmin ilham kaynaklarından, romantizmin en güçlü temsilcisi olan Gerard de Nerval, kendini bir sokak lâmbasına asar. Ya da sokak lâmbası onda asılır. Evinin pencere demirlerine astığı da başka bir rivayettir. Lirik şair Paul Celan, Seiné Irmağı'nın serin suyuna kendini bıraktığında 28 yaşındadır. "Siyah sütünü içiyoruz, sabahın akşam saatlerinde/ Onu içiyoruz, öğle sabah demeden hep onu/ Geceleri içiyoruz,/ habire içiyoruz/ Bir mezar kazıyoruz gökyüzüne rahatça yatmak için/ Adamın teki, bir evde yılanlarla oynuyor, yazıp çiziyor." Güzdökümcü şiirin önemli temsilcisi, bu sayıda söyleşisini türkçeleştirdiğimiz Sylvia Plath, teknolojinin kötü faili 'gaz'a teslim olduğu zaman 30 yaşındadır. Sergey Aleksandrovich Yesenin'de otel odasında bileklerini kestiğinde aynı yaştadır. Vladimir Vladimiroviç Mayakovski, 37 yaşında silâhının infazına boyun büker. Sön sözleri "Şu yaşamda en kolay işti ölmek.. Asıl güç olan, yepyeni bir yaşama başlamak...'' olur. Özge Dirik, İlhami Çiçek, Sâdık Hidâyet, Samuel Taylor Coleridge, Georg Trakl, Anne Sexton, Antonin Artaud, Beşir Fuad, Dalida, Kevin Carter, Ernest Hemingway, Stefan Zweig,Walter Benjamin, Yasunari Kavabata, VirginiaWoolf, Jack London, Vincent Van Gogh…. Ve daha niceleri. Bu kutsal katillerin eylemi korkakça ve zamansız değil miydi? Bir de yaşayarak intihar edenler var…Kavgaya katıldıkları için bunlar beni daha çok ilgilendiriyor.

Bir sürü eksik yaşam, bir sürü trajedi… 'Her sabah yeni bir başlangıç' olmasının güzelliğini arıyorum. Bir oyun mu bu, terapi mi, geri çekilme mi?

BU SAYIDA

Bu sayıda; Erdem Beyazıt ve İlhan Berk'in ölüm ülkelerine başlattıkları yolculuğun anmalığı ile başladık. Kemal Özer'le şiiri, şairi, yayıncılığı konuştuk, şiirinden ve günlüklerinden örnekler sunduk. SıdıkAkbayık, keyifli bir İlhan Berk şeceresi yaptı. Şiir ve pathos dosyamızda; Anton Neumayr'ın şiirde pathos ve tıp, Hüseyin Atabaş, 'Patoloji ve şiir'i, Yusuf Alper, pathos'u, Hilmi Haşal, Deliye her gün bayram gerekçesi: şiir'i, Niyazi Karabulut, 'Kalemini kıran çöl şairleri'ni, Erdal Sarıçam, "İntihar eden ünlüler" bağlamında intiharın var oluş nedenleri'ni, Tan Doğan, çağcıl yaşamda 'insan' ya da 'çökkünlük, depresyonu, Gökher Şükrü Baylan, Hakikatin katli'ni, Tülay Kale, Yürek sandalı hayata çarpanlar'ı, Mustafa Karaosmanoğlu, 'Aralık' kavramı altında bireyin 'ne'lik sorunsalı'nı, Enver Uzun, Rus şiirinde pathos'u konu aldı. Celâl Fedai, 'Patetik Hâllerimden Bir Nebze' Filistinli şair Mahmud Derviş, 1941 yılında başladığı yaşamına; hastalık, sürgün ve hapisle geçen zorlu 67 yılın ardından 9 Ağustos günü son noktayı koydu. Şairi Türkçeye kazandırdığımız şiirleriyle anıyoruz.

Bir okuyucusu S.Plath'a soruyor: 'Eser yayınlandığında üzerinize düşen bu berbat sorumluluk yüzünden yazmaya nasıl cesaret ediyorsunuz, şiir yazıp yayınlamaya nasıl cesaret ediyorsunuz?' Açık yüreklilikle yanıtlıyor S.Plath. M.Yeniay'ın çevirisiyle okuyacaksınız. Kerim Humari, Teysir Sebul, Kasım Cabbara, Hermann Hesse, Paul Éluard, Bojidar Grozev, Friedrich Rückert, RalphWaldo Emerson, Sándor Hunyadi ve Abdulkadir Es-Sufı çevirilerini zevkle okuyacaksınız. Laurent Jenny'nin "Betimleme nedir?" sorusuna verdiği yanıtı, Vural Bahadır Bayrıl ile şiir eksenli söyleşiyi Selçuk Erat, Orhan Karaveli ile Nazım Hikmetin Moskava günlerini Rıfat Gürsoy, Nurettin Durman'la "Kayıp zaman atlası" üzerine konuşmayı Asım Öztürk yaptı. SıdıkAkbayır'ın İlhan Berk çeşitlemesi farklı bir soluk getiriyor. İkinci bölümünü yayınladığımız Sergei Rudol'fovich Mintslov'un Trabzon Eyaletinin İstatistik Özeti, 1916-17 yıllarına ışık tutmaktadır.

MuharremTanrıveren'in "Dil ve din dilini",Mustafa Fırat, gizem ve erdem şiirleri olarak "Nar Meseli"ni, İhsan Bektaş, TamerAbuşoğlu'nun 9.şiir demeti'ni, İmren Ç.Tüzün, "Bir özgürlük talebi: 1968'i, Hasan Akarsu, "Zamansız zamanlar"ın şiirlerini, Yahya Kurtkaya, Tan Vakti Eşya'yı Tanımak', M.NihatMalkoç, Şiirin KalbineYolculuk'u, HasanAktaş, Can Yücel'in Şiirinde Mistik Ve Ekolojik Dölleme İle Hacı Bektaş- I Veli'yi yazdı. Z.E.Deniz Oğuz, gizemli bir Karadeniz yolculuğuna ekliyor bizi. Türkiyenin ve dünyanın nabzını tutan şairlerin şiirlerini keyifle okuyacaksınız.

Çevirileriyle; V.Doğan Günay, A.Serra Dilek, Hüseyin Kara, Müesser Yeniay, Niyazi Karabulut, Yahya Kurtkaya, Gülmisal Kızılhisar, Hilmi Haşal, Enver Uzun, Mehmet Kandemir, Bünyamin Kasap, H.İbrahim Aydın, Vural Yıldırım dünya dillerinin gizemini Türkçemize taşıdı. Mor Taka etik müdahaledir.

GELECEK SAYI

12. sayımızın dosya konusu: "ŞİİRDE, TEKNİK ve ESTETİK" olacaktır. Tartışılacağını umduğumuz yeni bir projeyi de deklere edeceğiz. Gönderilecek yazıların 'world', görsel malzemelerin 'photoshop' formatında düzenlenmesi işimizi kolaylaştıracaktır. Yapılan çevirilerde, metnin alındığı kaynaklar belirtilmelidir. Özellikle şiir gönderen arkadaşlarımızın, şiirleri ve akıbetleri hakkında özel yanıt isteklerine, bazen yanıt veremiyoruz. Anlayışla karşılanacağını umarız. 12. Sayıda buluşmak dileğiyle.

MOR TAKA

ŞİİR VE KENT KÜLTÜRÜ




ISSN 1307-3060

sefer sayımız: on bir

güz / iki bin sekiz

*

rüzgâr muhalif esmez ise

yolculuk anı gelince demir alır

-yerel süreli yayın-

*

kaptanı:

yaşar bedri özdemir

*

bağlı bulunduğu liman:

fatih mh. zübeyde h.cad. kırklar ap.altı:23

61040 trabzon/türkiye

*

konuşma-yazışma-seyirlik :

tel-fax:0462 - 229 06 34

mortaka@gmail.com

www.yasarbedri.com

*

yapım, tersane, kapak, iç düzen :

nakkaş reklâmcılık tanıtım hizmetleri

tel: 0(535) 945 43 45

*

yayın koordinatörü:

rıfat gürsoy /tel: 0532 430 48 54

rfat_gursoy@yahoo.com

*

bölgesel iletişim / saktış noktalarımızı:

(adana) cumali başeğmez, (0542 488 43 71)

(ankara) filiz kılınç, (0546 493 92 77)

(bursa) seriyye kitabevi, (0224 224 50 52)

(giresun) rıfat gürsoy, (0532 430 48 54)

(gümüşhane) ahmet ayvacı, (0456 213 42 83)

(istanbul) said ercan, (0532 688 24 94)

(izmir)mehmet şamil, (0555 596 07 90)

(Ankara İstanbul) imge kitabevleri

(İzmir) Pan, İletişim,Yakın kitabevleri

(Trabzon) Akoluk, Beşikçi, Çağrı, Ra

Mehmet Şamil Baş