ayraç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayraç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-03-19

'Ayraç' dergisi Çanakkale'de...


Ayraç Kitap Dergisi 41. Sayısında 98 yıl önce Çanakkale'de yaşananları sorguluyor!

Herkesin Çanakkale'si değil,
Hepimizin Çanakkale'si…

1915'te Çanakkale Boğazını ele geçirmeye, İstanbul'u işgal etmeye ve Rusya'ya yardım götürmeye yönelik İngiliz-Fransız ortak harekatına karşı yürüttüğümüz Çanakkale Savaşı, hem I. Dünya Savaşı'nın hem de tarihimizin en önemli savaşlarından biridir. Ayraç Kitap Dergisi olarak bugüne kadar daha iyisini yapmak için beklediğimiz Çanakkale Dosyası'nı 4. yılımızda yapmış bulunuyoruz.

Bu sayı tarihimizin dönüm noktalarımızdan olan Çanakkale Savaşı özel sayısı… Çanakkale bizi biz yapan bir savaştır. Hem Çanakkale'de yaşananları, hem Çanakkale Savaşı sonrası devlet ve millet olarak Çanakkale vefasızlığımızı, hem de Çanakkale'nin son zamanlarda artan popülerliğini araştırdık, konuştuk. Ayrıca Çanakkale'ye dair neler yapılabilir? sorusuna cevaplar aradık.

Çanakkale tabi çok çetrefilli bir dosya oldu. Çünkü savaşın akabinden günümüze gelinen süreçte Çanakkale, siyasete malzeme yapılan bir konu. 2000'li yıllardan sonra muhafazakar belediyelerin etkinliğiyle Çanakkale'ye giden sayısı 2.5 milyonlara kadar çıktıysa da son zamanlarda yine bir düşüş söz konusu. Bunun yanında Çanakkale'ye gidenler hakkında laik-muhafazakar çekişmesi de çok tartışıldı. Bu çekişme sonucunda Çanakkale'de yaşananlar yeniden konuşuldu ve herkes kendi tarihini kendisi yazmaya başladı!

Bugün Çanakkale, birbirlerini ötekileştirmiş grupların sloganlarına, söylemlerine ve "tarihsel gerçek" dedikleri ispatlarına maruz kaldı. Dergimizde de göreceksiniz bu konuları. Savaşın ne anlama geldiği, ve bu savaşı milletçe sahiplenmemiz gerektiği unutuldu. Çanakkale'yi böyle bir hale getirmenin, geçmişini sahiplenemeyen, sahiplendiğinde de ideolojik fikirleriyle milleti birbirinden ayıran bizler, Çanakkale'yi yeniden fethetmek zorundayız. Eğer Çanakkale'yi yeniden fethedebilirsek, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ve Ortadoğu'nun anlamını yeniden keşfedebiliriz.

Dosyamızda birbirinden farklı görüşleri bilerek dile getirdik. İstedik ki Ayraç okurları bu dosyayla Çanakkale'ye yönelsinler ve Çanakkale'deki tarihsel gerçekliği kendileri keşfetsinler. Nelerin yaşandığını bizzat kendileri araştırıp okusunlar. Bu minvalde Çanakkale kitaplarını genişçe incelemeye gayret ettik. Sizler de okudukça her kesimin kendisine has Çanakkale'sini yazdığını farkedeceksiniz.

İyi okumalar!

*

- Çanakkale filmleri pastadan pay alma sevdasından öteye neden gidemiyor?
- Çanakkale'de Laik-Muhafazakar çekişmesinin altında yatan sebepler...
- Çanakkale'ye şimdiye kadar neden kayıtsız kaldık?
- Mustafa Kemal'in Çanakkale'deki rolü neydi? Çanakkale'yi neden anlatamadık, neden yazamadık?

Dosya Yazarları: Yunus Emre Tozal, Hamdi Akyol, Abdurrahman Üzülmez,
Hasan Parlak, Salime Kaman, Cem Sökmen, Pınar Andaç, Ayşegül Tozal,

İskender Gümüş, Nihal Yormaz, Firdevs Kapusızoğlu, Akif Usluy


Katkı Sağlayanlar: Erhan Afyoncu, Münir Üstün, Bora Ekmekçi,
Prof. Dr. Tufan Gündüz, Prof. Dr. Vahdettin Engin, Alpaslan Durmuş,
Mustafa Karagüllüoğlu

41. Sayımızdan Söyleşiler:

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Uzmanı Muzaffer Albayrak:
"Çanakkale'den bize yadigar kalan tarihi mirası muhafaza edemedik."

Çanakkale Koleksiyoneri Seyit Ahmet Sılay:
"Çanakkale Savaşı 1915 Aralık'ta bitmedi benim için. Ben 1915 Aralık'tan sonraki günümüze kadar gelinen sürecin mücadelesini veriyorum hâlâ…"

Dr. Mehmed Niyazi:
"Çanakkale hakkında 253.000 kitap yazılabilir…"

2010-10-05

Ayraç, 12

“Yeni Metinler” ve Ali Akay ile Söyleşi

Türk Edebiyatı ve Modernite konulu bir dosyanın ardından, bambaşka bir mecraya, internete yönelmek de bizim nefes almamızı sağladı, eminiz ki siz de bu değişikliği seveceksiniz. Dergi çıkarmanın, zamanla yarışmak olduğunu bilenler için, böyle radikal bir kararla orijinal bir konu belirlemek, tahlil ve eleştiri dergisinin sınırlarını zorlamak, bir bakıma cesaret işiydi. Kısa zamanda onlarca görüşmeyle ve toplantıyla bu sayıyı hazırladık. Daha önceki iyi söyleşi deneyimlerimiz, çıtayı yükseltmek anlamına geliyordu. Haliyle, sıradan bir söyleşiyle geçiştirmek yerine, dosyamıza derinlik katacak bir şeyler konuşmak istedik. Ali Akay’ın röportajı, dergiciliğe bakışımızdaki orijinal olma çabasının ufukları hakkında ipuçları sunuyor. Biz de çok şey öğrendik o röportajdan. Yeni bir şeyler söylüyordu çünkü. Dosya konumuza “Yeni Metinler” ismini koysak ve aslında internetin “kitabî” yanına vurgu yapsak da, neticede Türkiye şartlarında bâkir sayılabilecek bir alanda bulunduğumuzun farkındayız. Ayraç 12. sayısıyla karşınıza böylece geliverdi. Nasıl bir sayı olduğunu, “Yeni Metinler” dediğimiz şeyi, aklımızdaki çerçevesiyle anlatabildik mi, biz de merak ediyoruz. Dergi çıkarmak, biraz da diyalog kurmak anlamına geliyor. Bu sayıda dosya yazarlarımız sırasıyla Abdullah Yavuz Altun, Yunus Emre Tozal, Hüseyin Köse, Furkan Arık ve Vedat Çakmak.

Feridun Andaç ve İbrahim Tenekeci

Bu sayıyla birlikte Feridun Andaç, “Yazıdan Yoruma” başlıklı köşesinde yeniden Ayraç okurları ile buluşuyor. Çeşitli sebeplerden ötürü son sayılarda aramızda bulunamayan Feridun Andaç’ı, yeniden okurlarımızla buluşturmak bizi çok sevindirdi. İbrahim Tenekeci de “Söz Hakkı” köşesinde Şeref Bilsel şiirini incelemesiyle Ayraç okurlarının karşısında.

Mehmet Akif Atatürk’e Yapılan Suikastı Önledi mi?

Ali Görkem Userin Yusuf Turan Günaydın’ın hazırladığı “Babam Mehmet Akif” kitabı tahlil etti. Millet gazetesinin “Safahat Şairini oğlundan dinleyiniz…” üst başlığıyla sunduğu Emin Akif’in hatıraları, Mehmet Akif’in Kurtuluş Savaşı’na katılmak için İstanbul’dan Anadolu’ya doğru yola çıkmasıyla başlamakta ve özetle, yollarda yaşadıkları, ailesi hakkında bazı anekdotlar ve Ankara’da yaşadıklarını içermektedir. Emin Akif’ten nakledilen hadiselerde Mehmet Akif, verdiği ifadede daha önce Afgan Kralı’nı suikast düzenleyerek öldürdüğünü ve Mustafa Kemal’i öldürmek için Ankara’ya gelen Mustafa Sağîr’i açığa çıkartmış ve Mustafa Kemal’e düzenlenecek suikasta mani olmuştur. Bu olay da Milli Mücadele döneminde Mehmet Âkif’in kritik rolünü ve mühim misyonunu bir başka açıdan somutlaştırmaktadır. Kitabı hazırlayan Yusuf Turan Günaydın ile yaptığımız söyleşi, merak edilen soruların cevaplarını içermesi açısından önemli.

Dikkat Çeken Yazılar

Kemal Suskun’un Orhan Pamuk’un son kitabı üzerine değerlendirmeleri, Enver Gülşen’in “Mantıku’t Tayr, Stalker Ve İnsandaki Bitmeyen Marifet Arayışı” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Varoluşçu Tiyatroda Başkası’nın Zamanına Geçiş: Gizli Oturum” başlıklı yazıları bu sayının dikkat çeken yazılarından. Balkan Edebiyatı üzerine Ayhan Demir’in ve İhsan Tevfik’in yazılarını okumanızı da özellikle tavsiye ederiz. Cenk Ç. Özkömür “Sevgi Üzerine”, Emre Demir “Borges’le Söyleşiler”, Aydın Hız “İslam Toplumları Tarihi”, Gül Turanlı Edward Said’in “Yersiz Yurtsuz” kitabını inceledi.

İçindekiler (Ekim 2010)


Gül Turanlı 5 Avrupalı Olmayan Öteki: Yersiz Yurtsuz Bir Kimlik Arkasındaki Sürgün

Feridun Andaç 8 Yaşamak / Yazmak İçin Bir Neden

İbrahim Tenekeci 10 Şeref Bilsel ve Şiiri

Ali Ömer Akbulut 13 Özge bir diyardan şen kahkahalar

Dosya: “Yeni Metinler”
Ayraç Dosya 14 Keşfedilecek uçsuz bucaksız bir alan: “Yeni Metinler”

Abdullah Yavuz Altun 16 Diderot yaşasaydı Wikipedia’da yazar mıydı?

Yunus Emre Tozal 21 Zorunlu Eğitime Veda: Bilginin Aracısızlaştırılması

Söyleşi 26 Ali Akay

Hüseyin Köse 30 Kamusal Tartışma Arenasının Yeni Aktörleri:“İnternet Haber Siteleri” ve Diğer “Açık Yayıncılık” Türlerinin İfade Ettikleri

Furkan Arık - Vedat Çakmak 34 Gelişimin Hızı ve Matbaanın E-Geleceği

Enver Gülşen 36 Mantıku’t Tayr, Stalker Ve İnsandaki Bitmeyen Marifet Arayışı

Kemal Suskun 44 Oyuncu Yazarın Penceresinden: Kurgu ve Gerçek

Cenk Ç. Özkömür 46 Sevgi’yi yazmak da sevmek kadar zor olsa gerek

Emre Demir 48 Borges edebiyattır!

Suavi Kemal Yazgıç 51 Âdemin Kanadı

Aydın Hız 52 İslam Toplumları Tarihi

Dosya: “Mehmet Akif ve Mektuplaşmaları”
Ali Görkem Userin 53 Safahat Şairini Oğlundan Dinleyiniz

Söyleşi 55 Yusuf Turan Günaydın

Ayhan Demir 59 Türk Edebiyatının Balkan Boyutu: Varayım Gideyim Urumeli’ne

İhsan Tevfik 64 Boşnak Türküsü: İnsanın İçini Dağlayan Boşnak Türküleri

Samet Altıntaş 67 Velosipet ile bir Cevelan

Asena Meriç 68 “… Bir Sonbahar Çiçeği Kadar Solmaya Hazır…”

Funda Edeş 70 12 Online Dersem Çık Offline Dersem Çıkma

Ahmet Bozkurt 71 Varoluşçu Tiyatroda Başkası’nın Zamanına Geçiş: Gizli Oturum

Halit Ayarcı 78 İtiraf Edeyim: Ben Zaten Tiyatrodan Hazzetmiyordum

Sefa Şengül 80 Fûzulî Divanının Mana Okyanusunda Tevhid Girizgâhı

Ayraç 81 Vitrin




İrtibat:
www.ayracdergi.org

2010-09-14

'Ayraç' dergisi Türk Romanı ve Modernite dosyasıyla çıktı

Son zamanlarda Ayraç’la ilgili en sık duyduğumuz kelime şu: Ağır. Bunu yer yer bir eleştiri olarak alıyoruz; bazen de bir övgüye dönüşüyor. Herkese hitap eden bir eleştiri dergisinin bu kadar ‘ağır’ olmaması gerektiğini söyleyenler kadar, henüz bir yılını doldurmuş bir derginin böyle ciddi konularda ‘ağır’ dosya konuları kotarabilmesine sevinenler de var. Farklı bir ‘eleştiri dergisi’ çıkarmayı hedeflediğimizi, yeni bir eleştiri tahayyülünü kurmaya çalıştığımızı, eleştirinin sınırlarını genişletmek gibi amaçlarımız olduğunu daha önce de söylemiştik. Bu hususta, mümkün olduğunca seçici olmaya çalışıyoruz. Ancak şunu ifade etmek mümkün: Gelen yazıları iki kritere göre değerlendiriyoruz. Birincisi, Ayraç’ın bir “tahlil ve inceleme” boyutu var. Bunu karşılayacak denli özenli, ele alınan konulara yaklaşımı adına yeni ve farklı yazılar üretmeye çalışıyoruz. İkincisi de, gözden kaçmaması için uğraştığımız bazı kitaplara dikkati çekecek şekilde yazılmış yazıları dergide yayınlayabilmek. Gerek ‘Vitrin’ köşemizde, gerekse bir iki sayfalık kitap tanıtımlarından oluşan yazılarımızda bunu sağlamaya çalışıyoruz. Her iki tarzda yazılara da Ayraç’ın sayfaları açık yani…

Peki, nedir bu ‘ağır’ kelimesinin karşılığı? Türkiye’de kitabı merkeze alan yayıncılık dendiğinde akla gelen ilk örnek, gazetelerin kitap ekleri. Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, Kitap Zamanı ve daha birçok örnek, güncel kitaplarla ilgili ihtiyacı karşılıyor. Yeni çıkan kitapları takip eden meraklı okurlar, onları da mutlaka takip ediyordur. Ancak iş derinlikli analize ve kitap okumaktan ötede, kitaplar üzerinden tefekkür etmeye yönelenlere yardımcı olmaya geldiğinde, Ayraç gibi yayınlara da ihtiyaç var. İlk sayıdan itibaren akademisyenlerin yer aldığı bir yazar kadrosu var Ayraç’ın. Her biri kendi alanlarıyla ilgili yeni ve farklı ürünleri paylaşıyor okuyucuyla. Felsefe ve edebiyatın derinliklerinde yol almak isteyen okurlarımızdan olumlu tepkiler de alıyoruz. Derginin ‘ağır’lığı da burada yoğunlaşıyor zaten. Birbiriyle ilişkili kitapları merkeze alan, bazen bir ya da birkaç yazarın izinden giden bu tarz tahlil yazıları, en başından beri kurmayı hayal ettiğimiz eleştiri tarzını belirliyor. İki sayı önceki ‘Edebiyatta Suç’ dosyası ve geçen sayıdaki ‘Postmodern Portreler’ bir bakıma bunun işaretleriydi. Ayraç, önümüzdeki sayılarda yine ‘ağır’ dosya konularıyla yola devam edecek.

Kitapların dünyasının yekpare bir karşılığı olmadığını düşünüyoruz. Akademik makalelere sıkışmış bazı fikirlerin, felsefî düşüncenin dar dairesine mahkûm edilmiş bazı kavramların ve edebiyatın pek de konuşulmayan bazı meselelerinin Ayraç’ta yer bulmasını istiyoruz. Bu sayımızdaki dosya yazıları da, bu arzumuzun tezahürü olarak sizleri bekliyor. “Türk Romanı ve Modernite” başlığıyla tasarladığımız dosyada, modern romanın ilki kabul ettiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ı İsa Karaaslan, onu sonralayan isim olarak Yusuf Atılgan’ı Necati Bulut, modern romanın kelime ve kavram dağarcığını zenginleştiren Oğuz Atay’ı Ahmet Bozkurt ve İbrahim Tüzer; modern romana büyülü bir tat katan Hasan Ali Toptaş’ı Günay Güner; Türk romanını ayrıntıya koşturan İhsan Oktay Anar’ı Mehmet Sarı yazdı. Modern romanın sınırlarını, dosyada değindiğimiz yazarların bu sınırlarla ilişkisini ve son olarak modern romanın en güncel temsilcisi olan Orhan Pamuk’u da Enis Batur ile konuştuk. Uzun bir söyleşi olsa da keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Dergide ilginizi çekeceğini düşündüğümüz diğer yazılar da şöyle: Mukadder Erkan James Joyce’un Ulysses’ini, Enver Gülşen Shakespeare’in Hamlet’ini inceledi. Ahmet Sarı’nın “Kafka’nın Gizli Odaları” başlıklı yazısı, İbrahim Tenekeci’nin “Müslüman Bir Çığlık: Ali Emre ve Şiiri” isimli yazısı ve Ali Görkem Userin’in Mustafa Kutlu’nun son kitabı Zafer Yahut Hiç’e dair yazdığı inceleme, bu sayının yine öne çıkan yazılarından. Yunus Emre Tozal ve Mehmet E. Şimşek “entelektüel” üzerine, Rabia Öter Bernard Shaw’ın Pygmalion isimli eserinden yola çıkarak sosyalizm ve kadın üzerine ve Abdullah Yavuz Altun Bukowski’nin Kasabanın En Güzel Kızı üzerine birer tahlil yazdılar.

Nurullah Turan, Türkiye’de Otantik Felsefe İmkânı’nı, Emre Demir Carriére ve Umberto Eco’nun birlikte yazdığı Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın kitabını, İhsan Tevfik Gazanfer İban’ın Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe kitabını tahlil etti. Gülşah Elikbank, Fantastik Kitaplar köşesinde J.R.R Tolkien’in Hobbit ve Ursula K.Le Guin’in Yerdeniz Büyücüsü kitaplarını kaleme aldı.

Ayraç İnceleme dosyamızda Funda Edeş’in darbe döneminde toplatılan kitaplarla ilgili “12 Eylül’ün Kelepçeli Kitapları” yazısını ve H. Ömer Özden’in Ramazan Kitapları incelemesini özellikle okumanızı tavsiye ederiz. Ayrıca Suavi Kemal Yazgıç da Mustafa Armağan’ın Türkçe Ezan ve Menderes kitabını yazdı.

Gelecek sayılarımızda görüşmek dileklerimizle,

İyi okumalar…

2010-09-01

Ayraç

Türkiye'de eleştiri geleneği olmadığından yakınır dururuz da neden eleştiri geleneği olmadığını bir türlü konuşamayız hakkıyla.

Türkiye'de eleştiri geleneğinin varolamamasının nedeni, eleştirecek, eleştirmeye, tartışmaya, açımlamaya, eleştirilen şeyi negatif veya pozitif şekillerde çoğaltmaya ve azaltmaya değebilecek çapta, nitelikte, derinlikte ve en önemlisi de samimiyette bir kültürün, bir sanat, edebiyat ve fikir dünyasının var olmamasıdır.

Ortada ciddiye alınacak bir şey olsa, o şey, kendisini konuşturtur zaten. Çığır açacak, dalga kıracak ve dalga kuracak ölçekte ciddiye alınacak bir şey ortaya koyabildiğimizi söyleyebilir miyiz herhangi bir alanda? Fikir alanında, edebiyat, müzik veya sinemada, sözgelişi...

Dünyaya herhangi alanda -meselâ, "şiir yazmayı Türklerden öğrenmeliyiz" dedirtebilecek- canlı, yaşayan bir geleneğimiz var mı? Yunus, Mevlânâ, Fuzûlî, Şeyh Galip gibi kurucu dehâlarımızın dışında bizim dünya şiirinin gökkubbesinin oluşmasında, dünyaya şiirin ruh gramerini, ses düzenini, algı dünyasını, estetik beğenisini bir şekilde yeniden belirlediğimiz, tanımladığımız bir şiir geleneğinin canlı, övünülesi, eli öpülesi çocuklarıyız, diyebilecek bir yerde mi duruyoruz dünya şiir haritasında?

Sadece şiirden bu kadarcık bir örnekle yetiniyorum. Fikir'e, sanat'a, sanatın, edebiyatın diğer türlerine girmenin anlamı yok burada.

Ortada dişe dokunur bir birikim olsa, elbette güçlü bir eleştiri dili, yöntemleri, birikimi vesaire de gelişir/di kendiliğinden...

Böyle bir ortamda bir eleştiri dergisinden, kitap eleştirisi dergisinden sözetmek nasıl bir şey veya ne tür şeyler çağrıştırır size, bilemem; ama ortada iyi niyetle kotarılan, içtenlikle, heyecanla, coşkuyla çıkarılan ve şimdiye kadar yayımlanan kitap eleştirisi dergilerinin en iyilerinden biri olarak görülmesi gereken bir dergi varsa, ben orada bu heyecanı paylaşmadan duramam sessizce ve bön bön oturamam açıkçası...

Ayraç dergisinden sözediyorum, tahmin edebileceğiniz gibi.

Şahsen benim kitap eleştiri dergisi algım, New York'ta iki haftada bir yayımlanan New York Review of Books, haftalık olarak Londra'da yayımlanan TLS ve yine Londra'da aylık olarak yayımlanan London Review of Books dergileri tarafından şekillendirildi belirgin olarak: Bu üç dergi de tabloid olarak yayımlanıyor ve ben bildiğimiz dergi formatında kitap dergisi yayımlanabileceğini düşünemiyorum. En çok okuduğum ve aksatmadan hâlâ takip ettiğim dergiler arasında yer aldığı için bu kitap dergileri, Türkiye'de sözünü ettiğim ilk iki derginin "konsept" olarak harmanlanması gibi gözüken o güzelim Virgül dergisi bile tam olarak sarmamıştı beni.

Ayraç, ilk bakışta, formatı ve zaman zaman içeriğinden ötürü biraz Virgül'den esintiler taşıyor; ama yine de Ayraç'ı daha samimi, daha sevimli buluyorum ben. Ayraç'ın her sayısının kan ter içinde, büyük heyecanla, zevkle ve her bir sayfaya sindiğini hissettiğim her türlü saygısı hak eden bir emekle hazırlandığı gibi bir izlenime sahibim.

Bunda Ayraç'ı, maddî, manevî ve münhasıran da tasarım katkısıyla yayımlayan sevgili Sezer Erdoğan kardeşimi ve yılmak, yorulmak, bıkmak nedir bilmeden çalışan, koşuşturan, sabahlara kadar okuyup-yazan Yunus Emre Tozal kardeşimi ve çalışmalarını biraz yakından tanıyor olmamın da payı var elbette.

Ayraç, kitap eleştirisi alanında şimdiden bir yer edinmeyi ve adıyla müsemma bir şekilde bir ayraç olmayı başardı: Zaman zaman zayıf yazılara ve dosyalara rastlasam da, genelde dolu, heyecan verici makaleler dikkat çekiyor; böyle giderse, yeni sayıyı iple çektirten bir tiryakilik oluşturabilecek gibi okuyucuda.

Bunun temel iki nedeni var kanımca: Birincisi, emek mahsulü ve özgün yazıların her zaman dikkat çekiyor olması. İkincisi de yazar profilinin sürekli değişiyor, gelişiyor, zenginleşiyor olması.

Son sayısı postmodern düşüncenin kurucu-babalarının kitaplarının ve fikirlerinin işlendiği hacimli bir dosya yayımlanmış. Dosyada Derrida, Foucault, Deleuze üzerine yazılar var. Enver Gülşen'in Deleuze metni nefis. Wittgenstein niye var da, Nietzsche neden yok dosyada, doğrusu pek anlayamadım.

Ayraç'ı çıkaran genç arkadaşları tebrik ederken, Türkiye'de de eleştirilmeyi, tartışılmayı hak edecek yeni Yunus'lar, Sinan'lar, Itrî'ler, Levnî'ler, Şeyh Galipler çıkarmamızı mümkün kılacak öncü fikir, sanat, edebiyat atılımları gerçekleştirebileceğimiz günlerin hayalini kurmakla yetiniyorum şimdilik.


Yusuf Kaplan

Yeni Şafak
23.08.2010

2010-08-02

Kitaplar için 'Ayraç' 10

Postmodern felsefeye yas tutma eylemi

Jacques Derrida, 1981 yılında dostu Roland Barthes’ın ölümüyle birlikte, ölüp giden dostları anısına yazdıklarını toplamaya başladı. 2004 yılında ölen Derrida’nın arkasında, Yas Tutma İşi (The Work of Mourning) ismiyle kitaplaştırılmış ve on dört makaleden oluşan bir seri kalmıştı. Derrida, yazdığı makalelerde onlara şükranlarını sunuyor, onların gündeme taşıdığı bazı kavramlarla düşünmenin kendisine katkılarını anlatıyor, yirminci yüzyılın bu büyük isimlerine bir ağıt yakma girişiminde bulunuyordu. Kaleminde ağır aksak bir hüzünle, her şeyin metin olarak imlendiği bir dünyada, ölüp gidenleri kendince bir metinde anıtlaştırıyor ve o anıtın önünde durup yas tutuyordu. Roland Barthes olmasa mesela, metinlerin şifrelerini çözmekte zorlanacağını, semboller dünyasının yeni kurgularını keşfetmekte aheste kalınacağını duyuruyordu. Michel Foucault’yla arasında oluşan ve bir daha da pek tamir edilemeyen alınganlığı anlatmıyordu belki ama, onun felsefeye katkılarını hayırla yâd ediyordu. Louis Althusser’in cenazesinde okuduğu bir metnin yanında, Gilles Deleuze’ün arkasında nasıl yalnız başına gezindiğini aktaran bir başka makaleyi ekliyordu. İki dostun birbirini uzaktan izlerken, eninde sonunda birinin öleceğini eşzamanlı düşünmelerindeki iç burkan tarafı, nihayet birisi ölünce gözyaşına dönüşmüş olarak bulacağını söylüyordu. Derrida’nın bu acayip yazılarının arkasında, sonsuza kadar düşünülebilecek bir fânilik hissinin yattığını bilmek de şaşırtıcı değildi. Bir dostun, bir diğerine bakışına dair yakaladığı o ‘an’ sonsuza kadar sürebilirdi, bunu en iyi Derrida bilecekti.

Postmodernizm, ya da Derrida’nın dilinde yapısökümcülüğü (deconstruction) de içeren bu süreç, çoğunluğu Fransızlardan oluşan bir felsefe okulu kurmuştu. Modernitenin ürettiği bütün kavramlar acımasızca eleştiriliyor, Aydınlanma felsefesine dair süregiden tartışmalara yeni boyutlar ekleniyordu. Son demlerinde iyice olgunlaştırdığı yapısökümcülük, kimilerinin nihilizm suçlamasına yol açsa da, bu postmodern güruhun ortaya koyduğu ‘yenilik’ gündelik hayattan politikaya, edebiyattan felsefeye ve sanata pek çok alanda coşkuyla karşılanacaktı. Yeniydi, çünkü eskinin ne olduğunu kavrayan bir yeniliğe kapı aralamışlardı. On dokuzuncu yüzyılı belirleyen sosyal ve ekonomik koşulların sonuçları, yirminci yüzyılda yepyeni kültürel etkiler doğurmuştu. ‘Yeryüzünde şairâne oturan’ kimseler için, bu yeni etkileri keşfetmek ve Batı felsefesinin sınırlarını zorlamak çok cazip hâle gelmişti. İlk bakışta birbirinden çok farklı gibi duran disiplinleri bir araya getirmişler, ele aldıkları her disiplini yeniden kurgulamışlar ve en çok da metodoloji üzerine yaptıkları yeniden düşünme egzersizleriyle Batı’nın düşünme alışkanlıklarına etki etmişlerdi. Makro boyutta devrimlerin yaşandığı yirminci yüzyılın ortasında durup mikro boyutta kırılmaları analiz etme gayreti kısa zamanda meyvelerini verecekti. Mikro-politik algı, Avrupa’nın çehresini değiştirdi. Devlet ve birey neredeyse yeniden tanımlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden yeni bir anlayış doğdu belki de. Gene de, bugün pörsüyen, umutları yerle bir olan, bir bakıma nihilizm suçlamalarını haklı çıkaracak derecede uykuya yatan ne varsa, onlardan sorumlu tutulacaklardır. Derrida’yı nihilist olmakla suçlayanlar, Foucault’yu aşırı karamsar olmakla mimleyecekti.

Bütün bu tartışmaların ortasında, Ayraç’ta bu ay okuyacağınız yazılar, postmoderniteye bir giriş mahiyetindeler. Yapısökümcülerin açtığı yoldan giderek, bir çatı kurmamayı, kuramsal olarak bir izlek tayin etmemeyi daha uygun gördük haliyle. Yalnızca, Derrida’nın yaptığı gibi belki, bize yeni şeyler düşünme imkânı tanıyan bazı kimselerden bahsederek, düşünme alışkanlıklarımızı gözden geçirme imkânını sorguladık. Türkiye için gerçekten ‘yeni’ olan bazı kavramları, birinci elden işlemeye çalıştık. Bu minvalde Derrida’yı Ali Utku ve Mukadder Erkan, Michel Foucault’u Abdullah Yavuz Altun, Gilles Deleuze’ü Enver Gülşen inceledi. İlk söyleşimizi de dosya konusu üzerinden sosyolog mütercim Hüsamettin Arslan ile yaptık. Yunus Emre Tozal Ali Şeriati ve Julien Benda’nın “aydın” kavramlarını karşılaştırırken, Cemil Üzen ve Mehmet Ulukütük Wittgenstein üzerine yayınlanan iki önemli kitabı tahlil etti. Ahmet Bozkurt’un “Gülmenin Halleri” başlıklı yazısı, İbrahim Tenekeci’nin “Şiirde Kelime Seçimi” başlıklı yazısı, Mustafa Yalçınkaya’nın “Thomas Hobbes’un Leviathan’ına Karşılaştırmalı Bir Bakış” başlıklı yazısı ve Ahmet Sarı’nın “Thomas Bernhard Sözlüğü” incelemesi bu sayının dikkat çeken yazıları.

Bu sayıda ikinci söyleşimizi ilk şiir kitabı yayınlanan Ahmet Edip Başaran ile yaptık, keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Nurullah Turan ‘Kilişenin Yapısökmü’nü, H. Ömer Özden Erzurum’un Cinis köyü üzerine yazdı. Ramazanın gelişiyle birlikte açılan Dini Yayınlar Fuarı üzerine Funda Edes, e-kitap üzerine Furkan Arık Ayraç Haber bölümündeler.

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere,
İyi okumalar…

2010-07-02

Ayraç'ın 9. sayısı çıktı

Körlük’ten uyanmak için, ‘okul’laşan dergiler...

"Her dergi bir okuldur." diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı zamanda ekol demekti. Meriç'in en çok yakındığı da, yaşadığı topraklarda bir "gelenek" yani bir "ekol", bir başka ifadeyle bir "okul" bulunmayışıydı. 'Okul insanlar' vardı belki. Tarık Zafer Tunaya'ya en büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını istiyordu. Yunan'dan, Mısır'a; Kuzey Avrupa'dan Hint'e uzanan bir rotada gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük kalışına, "Sen bir azgelişmişsin!" hitabına razı olmuş bir entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987'de öldüğünde, gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı. Jorge Luis Borges'le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir kütüphanede yaşayan 'aydın' körlükle imtihan edilecekti; Borges buna "Tanrının ironisi" dedi.

Borges körlüğün, “bir yaz akşamı gibi ağır ağır” geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak” diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir. Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya onunki.

Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir. Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel körlüğü aşmanın da bir yoludur...

Hazır lafı gelmişken, 'körlük' olgusuna derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan dergiler’ olabilir mi?

Bu sayımızda Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, Franz Kafka'nın Dava'sı ve Albert Camus'nün Düşüş'ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.

Bu sayıda iki röportajımız var. İlk röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yaptık. İkinci röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli yazarlarımız Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız çevirimiz.

9. sayımızla birlikte bir müjde vermek istiyoruz. İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.

İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.

Ağustos sayımızda görüşmek üzere,iyi okumalar…

İçindekiler (Haziran-Temmuz 2010)

Ahmet Bozkurt 3 Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi

Yunus Emre Tozal 8 Yangın Kulesindeki Nöbetçi: Aydın

Mehmet E. Şimşek 11 Felsefeye Konuk Olmak: Başlangıçlar ve Girişler

İbrahim Tenekeci 14 Haydar Ergülen ve Nar

Antony Easthope 16 Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori
Çeviri: Mukadder Erkan – Ali Utku

Mukadder Erkan 22 Kavram, İmge, Metafor

Dosya:
Abdullah Yavuz Altun 27 Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu

Cemil Üzen 31 Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı

Enver Gülşen 34 Suç ve Ceza

Kemal Suskun 42 Bir varoluş mücadelesi olarak ‘suç mekanizması’

Esra Şen 45 Osmanlı'dan Bugüne Kadın Meselesi

Söyleşi 46 Bejan Matur

İbrahim Tüzer 54 Edebî Bir Metin Olarak “Dalaksız Nikola”nın Gerçekliği

Oğuzhan İlhan 58 Nihan Kaya’dan bir Tahlil Romanı: Disparöni

Kibar Ayaydın 61 “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” Giden Yol

Servet Gündoğdu 64 Metinde Uzun Süre Kalamamak: Reyhan Tutumlu’nun Yaşamasız Yazabilmek’i

Emine Ayten 66 Türk Edebiyatı’nda Hazret-i Ali Vecizeleri

Suavi Kemal Yazgıç 68 ‘Beethoven’in Gözleri'nden Okunan

İkbal Anar 69 Sözde Askerler Sözde Laiklik

Söyleşi 70 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç

İhsan Tevfik 72 Rumeli Yağmalanan İmparatorluk

Vedat Aydın 76 Kardeşliğin Dili

Rana Biçer 77 Sarah Kane Üzerine Postdramatik Bir Okuma:
Sarah Kane’in POSTDRAMATİK Tiyatrosunda Şiddet

Gülşah Elikbank 80 Fantazya: Merhaba Sevgili Fantastik Edebiyat Severler…

Ayraç Haber
Furkan Arık 82 “Modernleşme ile dinin etkisi azalmayacak. Teknoloji ve bilim gelişse dahi, insanların dine ihtiyacı artacak.”

H. Ömer Özden 84 Modern Çağda Ahlak Sempozyumu

Sefa Şengül 88 Oğul Osman, İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın!

Y. Emre Tozal – Cemil Üzen 89 Teksir

Halit Ayarcı 90 Manevî sinemaymış, mistik karaktermiş…

Ayraç 92 Vitrin