likâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
likâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-09-12

LİKÂ edebiyat dergisi yeniden !


Merhaba...

1 Nisan 1998-1 Nisan 2004 yılları arasında 46 sayı yayımlanan ve uzun zamandır mevcudu bulunmayan Likâ edebiyat dergisinin tıpkıbasımı yaptırılmıştır. Sınırlı sayıda yapılan bu tıpkıbasım nüshalar karton kapaklı tek cilt halinde ilgili okuyucuların dikkatine sunulmuştur. Likâ'nın 184 sayfalık bu külliyatını edinmek isteyenlere, kargo-posta masrafı dahil 20 TL'yi şahsıma ait aşağıdaki hesap numaralarından herhangi birisine yatırdıktan sonra durumu, adres bilgileriyle birlikte tarafımıza bildirmelerini müteakip, dergi adreslerine gönderilecektir.

Edebiyat camiasının dikkatine arz olunur.

Bu arada, önümüzdeki aylarda Likâ edebiyat dergisi yeni yayın dönemine başlayacaktır.

Cevat AKKANAT

PTT POSTA ÇEKİ HESABI: 01505022

ZİRAAT BANKASI - BURSA ŞUBESİ HESAP NO: 60-49653601-5002
İBAN NO: TR 4400 0100 0060 4965 3601 5002

2010-11-09

Cevat Akkanat LİKÂ dergisini anlatıyor

Cevat Akkanat'a Likâ dergisini sorduk. Nasıl çıktı, neler oldu, nasıl bitti diye. O da anlattı... Türkiye coğrafyasının taşrasındaydı Likâ. Fakat edebiyat coğrafyasının merkezindeydi. Edebiyat tarihçileri, dergi araştırmacıları bir gün muvaffakiyet gösterir de Likâ'yı inceleme şerefine erişirlerse, bu cümlemizi spota çıkaracaklardır. Öyle ya, edebiyat dergiciliğine şirketlerin, holdinglerin, hatta kartellerin el attığı bir dönemde Likâ, temiz ilişkilerin edebî muharrik noktası olmuştur. Bu nokta ayrıca iyi edebiyatın, has şiirin zemini olarak kayda geçmiştir.

Kelimenin tam anlamıyla, ilginç bir dergiydi Likâ. Mesela, künyesinde şu ifade yer alıyordu: "hazırlayanlar mı merak ediliyor? işte onlar: solda sıfır olanlar, yani, etsiz butsuz insanlar: halil ibrahim gümüş, ali ışıklarlarlı..." Görülmemiş bir şey. Böyle birileri yok.



Cevat Akkanat anlatıyor: Tek kişinin sırtında aslında her şey. Üstelik 657 mensubuyum. Uzun bir süre böyle, etsiz butsuz iki dinamik ismin diriltici ruhları gölgesinde çıktı Likâ. Bu arada, başına neler mi gelmedi? Şehrin mülki ve idari amirleri özel ilgilerini esirgemedi. Likâ'nın yeraltı yolculuğunu deşifre etmek için sağa sola haber saldılar, adamlar gönderdiler. Kimi yaftalamalarla Likâ'da tesadüfen yer almış lüzumsuz isimleri tespit edip, onlar vasıtasıyla Likâ'ya korku salmaya yeltendiler. En sonunda adresimizi tespit etme başarısı gösterdiler ve gelip bizi dairemizde buldular. Onlara edebiyat yaptığımızı söyledik. Hatırlıyorum, bir kez bir cezaevi müdür muavininden de ikaz almıştık. Tabii bu güya dostane bir ikazdı! Likâ'yı kendi cezaevlerinde ömürlük bir mahkûmiyete tabi tutulmuş olan yazarımıza göndermemeliydik. Göndermeye devam ettik.

Yaşasın fotokopi!

Likâ'nın yeraltı dergisi olduğu ana fikrini başka yönleriyle de açıklamamız mümkün. Sözgelimi dizgi, baskı, matbaa, dağıtım, abonelik gibi işlerini bizzat bendeniz, künyede görülen iki ismin hatırına yapıyordum. Dergiye gelen metinleri, evimde A4 sayfası ebatlarındaki Word yahut Quark sayfalarına dizer, çıktı alır, bu çıktıları bantla birbirine tutturarak A3 ebatı haline getirir, bu şekilde bir fotokopiciye gider, kimi zaman peşin, çoğu kez borçlanarak çoğaltır, sonra ikiye katlayıp 4 sayfalık bir yayın görünümüne getirirdim. Bunu, bir fırsat bulup postaya verme süreci izlerdi. Postalama işi de bir serüvendi. Kimi PTT memurları inzibat memuru kılığına bürünür, derginin yasal bir matbuat olup olmadığını araştırmaya girişir, bizim indirimli gönderme talebimizi asık suratlarıyla geri çevirirlerdi.

"Telif ücreti öder..."

Likâ'nın posta koyduğu bir başka husus, şair ve yazarların emeğine saygı göstermeyen büyük yayın kuruluşlarının tavrıydı. "Likâ telif ücreti öder" ifadesiyle Türkiye'de bir edebiyat mevkutesinde 'telif'ten bahsedildiği sanırım ilk kez Likâ'yla olmuştur. Belli bir sayıdan sonra, sanırım 18. sayıydı, her ne kadar yeryüzüne çıkmış olsa da, Likâ, eyvallah etmeyen tarzını son sayısına kadar sürdürdü. Bu arada, hicret kültürüne bağlı bir tavrı sergilemiş olması da onun ruhundan bir görüntüdür. Likâ, bir dirilişin ve direnişin temsilcisi olarak hayata Kırıkkale'de başlamış, bir takım sıkıntıları ekarte etmek için önce Ankara'ya, sonra Bursa'ya hicret etmiştir.

28 Şubat dönemi: Nisan bir!

İlk sayımızın tarihidir: "nisan bir, bin dokuz yüz doksan sekiz." Yani dönem 28 Şubat sürecidir. Gün geçmesin ki Müslümanlar bir zanla mahkûm edilmesin. Edebiyat âleminde bu aksi istikamete tavır sergileyecek nitelikteki yayın organları farklı hesapların peşine düşmüştür. Meselâ, aynı tarihte (1 Nisan 1998) yayınlanmaya başlayan Ankara merkezli büyük bir dergi vardı, hâlâ çıkıyor, onu bir gözden geçirin. Sonra, dediğim gibi, diğer büyük dergileri... Bizimse, yazı göndererek bunlara eyvallah diyecek bir halimiz olamazdı. Böylece, cicili bicili, şirketlerce çıkarılan büyük görünümlü dergilerin yanında fotokopiyle, cebimizdeki paraya göre 100 ilâ 250 arasında değişen tirajlar (!) halinde keyif çıkarıyorduk. Bu halimize gıptayla bakanlar oldu. Hatta Likâ'ya hasetçi gözlerle bakan bir zümre türedi. Umursamadık bunları. Yolumuza devam ettik. Nihayetinde görünürde küçük, gerçekte büyük bir anlayışın okulu oldu Likâ...

Düşen Tarih: Darbeciliğe karşı...

"Düşen Tarih" başlıklı metinler 12. sayıdan itibaren yer aldı Likâ'da. Bunlar küçük manzum metinlerdi. Mısra, beyit, dörtlük gibi... Epey etkili oldu bu metinler. Fakat bence Likâ'nın militarizme, darbeciliğe karşı duruşunu ilk sayısından başlayarak yansıtan metinler "Nasılsınız?" başlıklı önsöz mahiyetindeki yazılarımızdı. Ele avuca sığmayan, dilin bütün imkânlarından faydalanılarak oluşturulan bu önsözleri yazı hayatımın en önemli metinleri olarak görüyorum. Arşivden bakılırsa yahut bir gün bu metinler kitaplaşırsa sahici okur ve araştırmacılar haklarını teslim edecektir.

Kırıkkale: Kırık ve kale...

O dönemde Kırıkkale'de Türk edebiyatını şair, yazar ve araştırmacı olarak temsil eden çok değerli kalemler vardı. Arif Ay, Mehmet Kahraman, Nazir Akalın, Cahit Yeşilyurt, Cevat Özyurt, Said Okumuş, Mustafa Balcı ve başka isimler... Likâ'yı çıkarmadan önce başka bir dergi çıkarmak için Nazir Akalın ile birkaç görüş alışverişi yaptık. Fakat aramızda bulunan lüzumsuz bir kişiden ötürü bu görüşmelerden bir sonuç alamadık. Bundan sonra yapılacak bir iş kalıyordu. Eğer bu şehirde bir edebiyat dergisi çıkacak idiyse, buna hemen girişmeliydim. Bu cümleden olarak, Likâ başlangıçta tek başına girişilmiş bir hamlenin adıydı. Zaman içinde Kırıkkale'de yaşayan Ali Candan, Abdulbaki Akgün, Hüseyin Güç, Nurettin Dülger, Faruk Sevindim, Mehmet Kara, Berdal Aral, Mustafa Orhan, İlyas Kolukısa, Musa Demir, Ahmet Sabit Aşk, Tahir Ayata gibi arkadaşlar edebî eser desteğini verdiler. Bulunduğumuz şehrin dışından da destekçilerimiz hızla çoğaldı. Bize kalemleriyle katkıda bulunanlardan bazılarını burada anmak istiyorum: Murat Soyak (Ayrıca maddi olarak da desteklerini esirgememiştir.), Murat Küçük (Cezaevinden yazıyordu.), Mehmet Aycı, İbrahim Yolalan, Himmet Karataş, Selçuk Küpçük, Muammer Yavaş, Muammer Eroğlu, Özcan Ünlü, Zekeriya Mercan, Ahmet Doğru, Cengiz Coşkun, İsmail Bingöl, Metin Demirci, Gökhan Akçiçek, Mustafa Uçurum, Mustafa Akar, Ahmet Doğru, Ali Kozan, Serhat Oğuz, Yasin Mortaş, Mehmet Çağan Azizoğlu, Hasan Akçay, Mahmut Yavuz, Hüseyin Kaya, Bedran Yoldaş, Durdu Şahin, Hüseyin Akın, Ahmet Yalçınkaya, Müştehir Karakaya, Tayyib Atmaca, Ogün Kaymak, Nurettin Durman, Arif Ay, Nurullah Genç, Mustafa Özçelik, Metin Önal Mengüşoğlu, Bahattin Karakoç, vb...

"Kalktı göç eyledi..."

Likâ, zorlu bir Anadolu coğrafyasında açtı gözlerini. Kırıkkale gibi her yönüyle "kırık" ve "kurak" bir Cumhuriyet kentinde... Gerçekten de, sosyal ilişkilerin sıkıntılı olduğu, plansız, programsız, yığma, toplama, yerlisi olmamış bir son dönem kentidir Kırıkkale. Yeni zamanların bu "çağdaş" kasabasından "estetize edilmiş" cümlelerle söz etmek isterdim. Maalesef! Bütün bunları bir tarafa bırakalım, yukarıda da bir miktar temas etmiştim, "şehrin hâkimi" konumundaki kişilerin, çıkardığımız "mevkute"ye kuşkuyla bakıyor oluşları... Sonuçta, teslim bayrağını çekmek ile göç etmek arasında bir tercih yapmanız gerekecekti...

Biz ikincisine hüküm giymiş olduk. Ankara'ya gitmek zorunda kaldık. Bir başka Anadolu şehri, fakat burası başkent ve bu başkentin ne kadar Anadolu olduğu tartışılır. Üstelik buradaki olumsuzluklar daha acıtıcı. Likâ'nın buradaki tek avantajı, bir "kütle kent"te bulunmuş olmasıydı. Yani yer altına mensup olmak açısından daha uygun bir zeminde bulunuyordu. Bu avantajı kullandık. Türkiye coğrafyasının taşrasındaydı Likâ. Fakat edebiyat coğrafyasının merkezindeydi. Edebiyat tarihçileri, dergi araştırmacıları bir gün muvaffakiyet gösterir de Likâ'yı inceleme şerefine erişirlerse, bu cümlemizi spota çıkaracaklardır. Öyle ya, edebiyat dergiciliğine şirketlerin, holdinglerin, hatta kartellerin el attığı bir dönemde Likâ, temiz ilişkilerin edebî muharrik noktası olmuştur. Bu nokta ayrıca iyi edebiyatın, has şiirin zemini olarak kayda geçmiştir.

Likâ'nın özel sayıları...

Ben 46 sayılık Likâ külliyatının tamamını aynı ciddiyetle önemsiyor, sanki bir evlat gibi bağrıma basıyorum. Ama dergimizin kimi özel sayıları da oldu. Birileri de bunları önemseyebilir. Bu yüzden söz konusu özel sayıları burada hatırlatmak isterim: Likâ'nın 21. (Aralık 1999) sayısı "Osmanlı Şiiri Özel Sayısı", 31. (Eylül 2001) sayısı "En Yeni Şiirleri Özel Sayısı", 35. (Haziran 2002) "Panik ve Edebiyat Özel Sayısı", 37. (Aralık 2002) "Şiddet ve Şiir Özel Sayısı", 38. (Şubat 2003) "Nazir Akalın Özel Sayısı" olarak yayınlanmıştır.

Niyet hayr, akıbet hayr...

Likâ'nın son sayısı 46. sayıdır. Bu sayının tarihi: 1 Nisan 2004'tür. Fakat, derginin kapanış sebebi 26 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5187 sayılı 'Basın Yasası'dır. Dergimiz, gecikmeli olarak, 47. sayı hazırlıkları aşamasındayken söz konusu yasa yürürlüğe girmiş, fakat yasanın yürürlüğe girişi kamuoyuna yeterince duyurulmadığı için, pek çok dergi ile birlikte Likâ da cezalı duruma düşmemek (500 YTL ödememek) için kapanmak zorunda kalmıştır. Fakat yaptığı öncülükle hâlâ yaşamaktadır ve hep yaşayacaktır.

Likâ isteyenlere müjde...

Likâ'yı bulup okumak isteyenler ne yapabilir? Ankara'ya, Milli Kütüphane'ye gitseler bulabilirler mi? Sanmam. Fakat şu günlerde onlar için bir çare düşünmüş durumdayız. Bize müracaat edenlere, küçük bir bedel karşılığında kendileri için tıpkıbasım tam takım bir Likâ cildi gönderebiliriz. Adresimiz şöyledir: cevatakkanat@gmail.com






















Asım Gültekin sordu; Cevat Akkanat anlattı

Kaynak:
www.dunyabizim.com

2010-03-07

Bir 28 Şubat muhalifi olarak LİKÂ…

Geçtiğimiz günlerde dunyabizim.com sitesinde yayınlanan bir dergi tanım yazısında adımız 28 Şubat sürecine "tanık olanlar"dan birisi olarak zikredildi. Doğrudur. Bu 'doğrudur' lafını netleştirmek için, o dönemde çıkardığımız Likâ dergisine göz gezdirmek ihtiyacı hissettim...

Bir yeraltı yayını olarak Likâ'nın ilk sayısını 1 Nisan 1998'te yayınlamışız. 28 Şubat 1997'den bir yıl kadar sonra. Haberleşme adresi olarak "P.K 29, Kırıkkale" kaydını düşmüşüz. Hazırlayanlar için kullandığımız şu ifade hayli özgün olmalı: "hazırlayanlar mı merak ediliyor? işte onlar: solda sıfır olanlar, yani, etsiz butsuz insanlar: Halil İbrahim Gümüş, Ali Işıklarlı..." İkisi de şahsımı temsil ediyordu. Sonradan başka müstearlarım da eklendi. Onları ifşa etmeyeceğim...

Likâ'nın var oluşuyla ilgili birkaç sebep sayılabilir. Bunlardan birisine değineceğim, doğal olarak, 28 Şubat sürecine dönük tavrımıza... Bu tavır en çok "Likâ" imzalı "Nasılsınız?" başlıklı yazılarımla belirginlik kazanıyordu. İlk sayının halleşmesinden birkaç cümle aktararak bunu görünür kılmaya çalışayım:

"esaretin düğümleri mi dolandı boynumuza? göğümüze ne oldu? orada uçuşup duran demir kütlelerinin kara bulutlar resmetmesi neyin nesi? denizimizi kan çölüne kim döndürdü? (...) kıt'alar arası silahlar mı var, çevrilmiş haritamıza? (...) kimiz biz? -sıradan olanlar?! -siviller?! -işte öyle birileri?!"

1 Mayıs tarihli 2. sayı önsözüne "Teneke çalıyoruz, evet!" diyerek başlamışız. Ardından "Daralan alanlarda oynamanın katmerli zorluğunu yaşıyor, korkuya çoğalan bir bozkır kışının içinde debelenip duruyoruz." diye devam etmişiz. Aynı metnin sonlarına doğru "Zorba, sırıtkan, ablak, alaycı suratlara rağmen, işte buradayız." cümlesini kullanmışız. Böylece, yaşanılan sürece yönelik dinamik çıkışımızı sürdürmüşüz...

Haziran sayımıza yani üç numaralı Likâ'ya başlarken, zulüm ortamına rağmen moralimizin yüksekliğine işaret etmiş, her kayıt ve şart altında dahi gülebileceğimizi, şen çığlıklar atabileceğimizi, özgürlük için "çınlayan, çınlatan heyamola sözleri" söyleyebileceğimizi bildirmiş, yaşamakta olduğumuz gecenin en koyu anında dahi, koro halinde şakımalar içinde bulunabileceğimizi dile getirmişiz... Benzeri bir hava, beşinci sayının (1 Ağustos) önsözünde de var: "adına andlar edilen nesneler akar bizim şiirimizden. özgürlükler için, kısrak koşuşturmaları için, sonsuz gönençler, fırtınadan esişler için..."

Likâ'nın 6. Sayısı 1 Eylül 1998 tarihli. 12 Eylül darbesine de bir gönderme yapmış olmalıyız bu sayının önsözünde. 12 Eylül ile 28 Şubat'ı bir kalemde çizip mahkûm etmişiz. Cümlelerimizin şiddeti buna delil: "Ne denli koyulaşırsa koyulaşsın barbarlığınız, biz varız ve işte karşınızdayız! (...) Sen: kapkara bir devrin sahibi. Hayat alanımızı hiçleyen kan emici. İğrençlikler üreten çukur..."

Dokuzuncu sayının "Nasılsınız?" başlıklı giriş yazısının tamamını vereyim de bütünlüklü bir çerçeve çıksın ortaya:

"Yaşanan zulmet-renk bir sahnenin sıkboğaz ortamında geçip gitmekte olan günlerimiz bizi neyler dersiniz?/ - Pekiştirir bizi!/ Artırır gücümüzü, bileyip durur bıçağımızı, bilincimiz kurtulur köhne bir yitiklik bölgesi olmaktan, bilenir usumuz.../ - Kimliğimizi daha bir belirleriz!/Adımıza ve andımıza döneriz yüzümüzü, hatırlarız Tek'liği, dirilmeyi hatırlarız, diklenişin şanlı niteliğini.../- Nitelik! Nitelik!/Dalar gideriz kitaba, açarız ucunu kalemlerimizin.../- Yenilenir, yeğnileşiriz./Kimdir dindirecek kalbimizin ritmini?/Adıyla O'nun"

Her biri Allah'ın yâdıyla nihayetlenen önsözlerimiz, edebiyatın imkânlarından olabildiğince faydalanılarak kaleme alınmıştı. Ama bu sanatlı hâl, bizim tavrımızı hiçbir şekilde örtmüyor, tersine, aslî duruşumuzu, bizden 'esas duruş' isteyenlerin gözüne sokuyordu.

Likâ, ilk 22 sayısını "Seçki" veya "Aylık Edebiyat Seçkisi" unvanıyla çıktı. 23. Sayıdan itibarense "Aylık Edebiyat Dergisi" unvanını kullandı. Bunun şöyle bir gerekçesi vardı: O tarihlerde bir soruşturmaya uğradı Likâ. Kapatılmak istenmişti. Yeraltından yayın yapması engellenmişti. Sözümüz vardı daha ve söylemeliydik. Böylece resmen çıkışımız başlamış oldu. "1 kasım 2000, yıl:3, sayı: 1 (23)..." idare yerimiz "Dikimevi, Ankara"da bir adresti; neresiydi, hiç bilmem...

Yayınlanışındaki yasal norm değişir gibi olsa da dergimiz 46. (1 Nisan 2004) sayıya kadar o bilindik edasıyla varlığını sürdürdü. 46. sayımızın bir son olacağını bilemezdik. Bu yüzden "Nasılsınız?" yazısında bir veda cümlesi kullanmadık. Tersine, çizgimizin aynı düzlükte sürüp gittiğini açıkça ifade ettik. Son sayımızın girişi şöyledir:

"işte siz, /şuara/128,/129,/yüz otuz:// cehaletin zirvesinde huzursuz/anıt yapımevlerinde korkak/ tapınaklarında vesvese... //sonsuzluk kuruntusuna gebe/alınlarında hasta bir sağlamlık /malikanelerinde küfür/işgal gücüdür onlar /hukuksuzluğa andaç zorbalıkta sınırsız/*/biz ise: /övülmüş ve eğilmiş/O'nun vaadine sığınmış/hamd olsun şairiz!/*/Adıyla, 7. yılımıza ..."

Görüldüğü üzere, bu son, bizim tercihimiz sonucu olmadı. Hatta, 47. ve 48. Sayılarımızın da hazırlığı içindeydik. O yıllarda bir gazeteye de verdiğimiz demeçte belirttiğimiz üzere, birinci AKP iktidarının basın yasasında yaptığı değişikliğin yaptırımlarına maruz kalmış, mağdur olmuştuk. Böylece, 28 Şubat'ın hüküm sürdüğü yıllarda yok edilemeyen Likâ, okuyucusuyla veda dahi edemeden kapanmış, kapatılmıştır...


Cevat Akkanat

Millî Gazete
4 Mart 2010

2009-01-31

"Dinamik ve Eylemci Tavrıyla LİKÂ, Özgün ve Öncü Bir Kimlik Olmuştur"

Likâ dergisinin kurucusu ve yayın danışmanı Cevat Akkanat'la hem Likâ hem de Anadolu'da dergicilik ekseninde yapılan bir konuşma. 1998 yılında Kırıkkale'de çıkmaya başlayan ve çıktığı günden bu yana "Osmanlı Şiiri Özel Sayısı", "En Yeni Şiirleri Özel Sayısı", "Panik ve Edebiyat Özel Sayısı", "Şiddet ve Şiir Özel Sayısı", "Nazir Akalın Özel Sayısı" gibi dosyalara imza atan Likâ'yı Cevat Akkanat'ın ağzından dinleyelim.


• Bize derginizi kısaca tanıtır mısınız?

Likâ, bir grup genç arkadaş tarafından 1 Nisan 1998'de Kırıkkale'de yayınlanmaya başlamıştır. Dergi künyesinde kendilerini "Solda sıfır olanlar, yani etsiz butsuz insanlar" olarak tanımlayan bu gençler, Likâ'yı bir "yeraltı" (fanzin) edebiyat seçkisi olarak tasarlamışlar ve bu tavrı küçük değişiklikler dışında, günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Likâ, sözlüklerde "görme, rast gelip kavuşma, buluşma, vuslat; yüz, çehre, simâ" anlamlarını taşıyordu. Bu sözcüğe biz de bir anlam kattık ve 4 sayfalık edebiyat seçkimizin adı yaptık.

Şiirler, denemeler, öyküler, kuramsal sanat yazıları ve değiniler yayınlanan Likâ, 'resmiyet dışı' yaşamını 17 sayı sürdürdü. İçinde bulunulan toplumsal "süreç"in bazı olumsuz koşulları gereği (statükonun sacayağını oluşturan bazı organlar bütün yayın organlarını kayıt, gözetim ve güdüm altına alma kararlığı içindeydiler), Likâ'yı da "mercek" altına aldılar. Likâ'yı karşısına alma "bahtsızlığını" gösterenlerin korkusu o kadar genişlemiş olacak ki, bu korku çevremizdeki bazı "fukara"ya da yansıdı. Kısacası, süreç bizi "göç" etmeye zorluyordu. Böylece bulunduğu kentin tek "edebî" yayın organı olan Likâ, "dergi" kimliğini de alarak "yönetimin başkenti" Ankara'ya uçtu.

Altıncı yayın yılı içinde olan Likâ'nın sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü M. Sami Köktaş, yapmaktadır. Dergimize gönderilen ürünler Murat Soyak, M. Sami Köktaş, Beyza Kara, Can Siirt ve Cem Efendi gibi adların incelemesinden geçmektedir. Bu güne kadar Likâ'da ürününe yer verilen isimlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Metin Önal Mengüşoğlu, Arif Ay, Cevat Akkanat, Murat Soyak, Mehmet Aycı, Mustafa Özçelik, Nurettin Durman, Murat Küçük, Adem Turan, Akif İnan, Nazir Akalın, Nurullah Genç, Özcan Ünlü, Gökhan Akçiçek, Müştehir Karakaya, Himmet Karataş, Tayyib Atmaca, İbrahim Yolalan, Selçuk Küpçük, Durdu Şahin, Metin Demirci, A. Vahap Akbaş, Ramazan Seydaoğlu, Hüseyin Akın, Cahit Yeşilyurt, Mustafa Orhan, Ali Candan, Muammer Yavaş, Cuma Kelebek, Üzeyir Lokman Çaycı, Cem Efendi, Mehmet Şamil Baş, Can Siirt, Ali Işıklarlı, Beyza Kara, Berdal Aral, İlyas Kolukısa, Tahir Ayata, Hüseyin Güç, M. Sami Köktaş, A. Baki Akgün, Mehmet Çağan, Nurullah Ulutaş, Mustafa Uçurum, Muhammed Eroğlu, Hayati Ayçiçek, Zuhal Gedik, Faruk Sevindim, Hüseyin Kaya, Mustafa Küçüktepe, Nevzat Akyar, Vedat Kamer Mehmet Kara, Azra Gülsüm, Musa Demir, Asım Yavuz, Zekeriya Mercan, Serhat Oğuz, Mustafa Akar, Fuat Kayacan, Ogün Kaymak, Mehmet Yavuz, Behçet Necatigil, Bakî, Fuzuli, Cem Sultan, Alvarlı Hace Muhammed Lütfi, Erzurumlu Emrah, Şeyh Galip, Dertli, Figani, Hayalî, Akkirmanlı Nakşî, Nâilî-i Kadim, Âşık Dede Bekâr, Cevrî...

Bu arada Likâ'nın 21. (Aralık 1999) sayısı "Osmanlı Şiiri Özel Sayısı", 31. (Eylül 2001) sayısı "En Yeni Şiirleri Özel Sayısı", 35. (Haziran 2002) "Panik ve Edebiyat Özel Sayısı", 37. (Aralık 2002) "Şiddet ve Şiir Özel Sayısı", 38. (Şubat 2003) "Nazir Akalın Özel Sayısı" olarak yayınlanmıştır.

Dinamik ve eylemci tavrıyla Likâ, sürekli olarak özgün ve öncü bir kimlik içinde olmuştur. Bu kimlik, içeriğini oluşturan ürünlerde olduğu kadar, künyesinde ve yaşantısında bulunan bazı ilkelerle de kendisini göstermiştir. Sözgelimi, "Telif ödenir." "Reklâm almaz.", "Tanıtım yapmaz.", "Ücretsizdir.", "Fotokopiyle çoğaltılabilir.", "Bulunduğu mekanlardan izinsiz ve ücretsiz almak serbesttir." "Okuyucusuna posta masrafı (pul) karşılığında gönderilir.", "Bir yıllık pul bedeli: 1 tl!" gibi "etik", "iktisadî" ve "edebî" duruşlar Likâ'ya ait önceliklerdir... Kısacası, sözü olanlara ve sözünü her bakımdan çaplı söyleyebilenlerin dergidir Likâ.

• Anadolu'da dergi çıkarmanın zorlukları neler? Avantaj ve dezavantajlarından bahseder misiniz?

Mazlumların yurdu sıfatını kimliğinde taşıyan Anadolu her zaman zorlu sınavların yaşanma alanı olmuştur. Bu bakımdan bırakın "Anadolu'da dergi çıkarmanın zorlukları"nı, attığınız adımın, yediğiniz lokmanın, içtiğiniz suyun, kısacası, "hayatı idame ettirmenin" zorluklarıyla karşı karşıya kalırsınız. İşte Likâ, böyle zorlu bir Anadolu coğrafyasında açtı gözlerini. Kırıkkale gibi her yönüyle "kırık" ve "kurak" bir Cumhuriyet kentinde. Gerçekten de, hâlâ kaldırımları olmayan, kışın yolları çamur deryasından geçilmeyen, sağlıklı bir içme suyunun olmadığı, plânsız, yığma, toplama, yerlisi olmamış bir son dönem kentidir Kırıkkale.

1925-30'larda kurulmaya başlayan bu yeni ve "çağdaş" kentten isterdim ki "estetize edilmiş" cümlelerle söz edeyim. Üzgünüm, yeni devletin bu yeni kenti neredeyse hiçbir bakımdan dört dörtlük bir niteliğe sahip değildi, değil. Bütün bu olumsuzlukların yanıbaşında, edebiyat denen "laf ü güzaf"la uğraşanların "deli" addedildiği geniş bir "sözde okumuşlar" tayfasıyla iç içesiniz. Ayrıca, "şehrin hâkimi" konumunda bulunanlar yayınladığınız "mevkute"ye kuşkuyla bakıyorlar. İşte böyle bir ortamda "edebiyat dergisi" çıkarıyorsunuz. Sonuçta, ya "pes" diyeceksiniz, ya da "göç davulu" çalacak...

Burada Anadolu'nun genel bir avantajından da söz edeyim: İnsanî ilişkilerin henüz tamamen bozulmamışlığı, kokuşmamışlığı... Bu, bir edebiyat dergisinin oluşumu için de en önemli güzelliktir. Fakat, Likâ'nın böyle bir Anadolu'da yaşama şansı olmadı...

Tabii, dergimizin ikinci durağı Ankara oldu. Doğrusu, bu başkentin ne kadar Anadolu olduğu tartışılır. Özellikle bir önceki paragrafta işaret ettiğim olumsuzluklar, Ankara'nın sadece politik arenasında değil, edebiyat dünyasında da her yönüyle vıcık vıcıktı. Likâ'nın buradaki tek avantajı, bir "kütle kent"te bulunmuş olmasıydı...

• Türkiye'nin her yerine ulaşabilen bir dergi çıkarmayı, mesela bu dergiyi İstanbul'da basmayı ister miydiniz?

Bugün dergilerin ulaşabilecekleri alanın sınırı yoktur. Bu, elektronik ortamda yayınlanan yayın organları için geçerli bir husus değil sadece. Matbuu yayınlar da, gelişen ulaşım ağları ile dünyanın bütün alanlarına kısa dönemler içinde ulaşabilir. Likâ, bu yolların ikisiyle de, gerek Türkiye'nin gerekse dünyanın pek çok mekânında okunabilmiştir. Dergimiz bir yandan www.lika.cjb.net internet adresinden dünyaya yayılırken, diğer yandan, matbu Likâ isteyenlere de posta ve kargo yollarıyla gönderilmektedir. Likâ'nın kitapçı vitrinlerindeki yeri ise, yukarıda belirttiğimiz bilinçli tavırlar sonucu, süreğen bir niteliğe büründürülmemiştir. Sonuç olarak, "her yere ulaşma" kaygısıyla, "bu dergiyi İstanbul'da basmak", bana pek cazip gelmiyor.

• Türkiye'deki dergicilik hakkında ne düşünüyorsunuz? İstanbul'daki dergilere oranla farklarınız, benzerlikleriniz neler?

Umutsuzum. Adları büyük puntolarla yazılan dergilerden kuşkusuz. Sadece İstanbul'dakilerden değil. Kültür ve sanat ortamının oluşturucusu ve sözcüsü konumundaki bütün sözde büyük dergilerden. Adlarıyla profesyonellik statüsü kazanmış olan bu dergilerin acemi ellerde ne kadar küçüldüğünü gün geçmiyor ki görmeyelim. Bu dergilerin genellikle "büyük şirketler" tarafından ticari kaygıyla yayınlanması, bilgi ve beceri yönünden yeteneksiz ellere emanet edilmesi, belli bir uygarlık bilincinin ve edebî tutumun amaçlanılmaması, vb. gibi etkenler, onları iyice "küçültüyor." Bu tür olumsuzluklara ahbap-çavuş ilişkilerine dayalı yayın politikaları da eklenmiyor mu? Eh, işte size kalitesizlik...

Likâ ve onun gibi dergilerin, anılan "büyük" dergilerle ne kadar benzerliği olabilir ki? Harflerin dizilip kağıda basılması gibi aralarında ortak benzerlikler olabilir. Bu yönüyle dahi onların ötesindedir Likâ. Çünkü onlar önlerine açılan olanaklar sonucu renkli, kuşe kağıda basılmış, çok sayfalı, bol reklamlı olabilirler. Oysa Likâ ve onun benzerleri, kağıdın bedenini iktisatlı kullanmak zorundadır. Kirli ilişkilere ve kalitesizliğe ise tahammülü hiç yoktur bizimkilerin.

• Derginize yerel halkın ilgisi nasıl?

Geçenlerde bir şiir akşamına izleyici olarak katılmıştım. İktidar partisinin yerel örgütü tarafından düzenlenen gecede Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet ve Cahit Zarifoğlu, "Haziran ayında ölmek" paydası altında anılacaklar, şiirlerinden örnekler sunulacaktı. Bunlar gerçekleşti de. Fakat, bütün zamanlarda olduğu gibi, iktidar hayattan yine kopuktu. Salonun giriş kapısına "diktikleri" görevliler, geceye dinleyici olarak katılmaya gelen şiirseverlerden "davetiye/bilet" istiyorlardı. Bu, evet, iktidarın aymazlığıdır. Çünkü, şiirden bunca uzak bir toplumda, bir elin parmakları kadar insan şiir dinlemeye geliyor ve iktidar olarak sen, "bilet" soruyorsun. Sözüm size değil, içinde bulunduğumuz ortama: Demem odur ki, dergimize "yerel halkın" ilgisi yoktur. Hatta, "halk" denilen kitlenin içinden kendisini soyutlamış "okumuşlar" kitlesinin de dergimize öyle pek bir ilgisi olduğu söylenemez. Bizimle ilgilenenler, bizim de kendileriyle ilgilendiklerimiz, şiire, öyküye, denemeye, değiniye... kısacası edebiyata gönül vermiş bir avuç insandır. Bunlar arasında olup da bize ulaşmak isteyenler internetteki sitemizi ziyaret edebilirler. Böyle bir imkanı olmayanlar ise P.K. 103, Yenişehir /Ankara adresimize "zarftan kuşlar" uçurabilirler...

Söyleşi: Özlem Ateş
29 Eylül 2003

Kaynak:
www.dergibi.com