2012-05-14

2. Roza Edebiyat Ödülü Başvuruları Başladı

Saatler ve dakikalar bazen ağır aksak, bazen anlaşılmaz bir hızla geçip gidiyor. Akreple yelkovanın raksını izliyoruz sorgulayan gözlerle. Zamanın hükmü en çok bize... Atalarımızın, 'işte geldik gidiyoruz,' diye özetledikleri bir halin içindeyiz; bitimsiz bir akışın ortasında... Evren dengeli esrimelerle yanıyor, dönüyor ve sönüyor. Bu döngü ile bir karınca, bir kuş ya da bir balık ilgilenmiyor. Oysa biz insanlar müthiş devri daimin farkındayız. Çağlar boyunca sergilediğimiz sonraki nesillere bir şeyler bırakma çabamızda bu farkındalığın payı büyük. 'Her kim ki olursa bu sırra mazhar / Dünyaya bırakır ölmez bir eser,' diyor bir yanı pir olan Âşık Veysel bu yüzden.

Mağara duvarlarındaki resimler, uçsuz bucaksız çöllerin ortasındaki piramitler, kuşaktan kuşağa aktarılan dans figürleri, kalplerimizin çırpınışını özetleyen ezgiler, dış dünyayı anlamaya azmeden mitler... Aslında 'Ben insanım!' diye haykırma biçimimiz. Bizi bize anlatan öykülerimiz de birer haykırıştan ibaret. Yoksa, neden türlü türlü haller kurgulayalım, satır satır sözler dizelim?

Dünya üzerindeki serüvenimiz kimilerine göre sürgün, kimilerine göre hoş bir seyahat, kimilerine göre keyf ü sefa, kimilerine göre cevr ü cefa halidir. İnsan olma tarihimiz sayısız acı ve sevinçle kurulmuş; bazen kan ve gözyaşıyla, bazen rengârenk güzelliklerle donanmış bir panoroma izlenimi veriyor.

Varlık ağır, bir o kadar da tatlı bir yük. 'Yüküm cevherdir' desek yeridir bu konuda. Yükümüzü taşırken türlü türlü öyküler uydurduk. Kendi 'efkâr'ımızı, başkalarının 'efkâr'larını anlattık birbirimize. Yazan yazmaktan haz aldı, okuyan okumaktan. Hayalden bir havuza bakar gibi, orada kendimizi okur gibi, başkalarını bulur gibi okuduk cümle öyküyü.

Öykülerin kısa oluşlarına bakıp aldanmayalım. Uzun uzun konuşmasa da çok şeyler anlatır öyküler. Bizi buluruz onlarda, kendimize benzeyenleri, bizim gibi olmayanları... Yazan, öykü kurguladıkça sarar bir yumağı, biz okudukça çözeriz. Bu yumaktan yepyeni ve bambaşka kıyafetler örüp, giyeriz onları üstümüze. Isınmak, korunmak ya da örtünmek için.

Ufak tefek endamı var öykünün, çıtı pıtı bir güzelliği... Bu yüzden önemsiyoruz Roza Yayınevi olarak öyküyü. Birileri yazsın istiyoruz, birileri okusun farklı yazarlardan yeni öyküleri. Bu kadim, bir o kadar da yıpranmaz edebi türe iltifatımız bundan. Bu sene Roza Öykü Ödülü'nün 2.'sini düzenliyoruz. Maksadımız yeni yeteneklerin, farklı yüzlerin öykücülerimizin arasında saf tutmaları. Bilirsiniz 'marifet iltifata tabidir. Genç kalemlere iltifat edelim, onlara aramızda yer açalım ve daha bir güçlensin öyküdeki sesimiz.

Bir ülke edebiyatına, öyküleri en önemli desteklerden birini verir. Bu nedenle öyküsüzlük çok tehlikeli. Hep aynı kişiler kalem oynatmayacaklar ya bu alanda, aynı kafalar kurgulayıp, aynı kalpler duyumsamayacak ya! Yeni yeteneklere de öykücülüğümüzde yer açmak istiyoruz. Ayrımla değil, 'bir olarak' yalnızlıkla değil, 'biz olarak' yeni ufuklara varılır. Benim de söyleyecek sözüm var, benim de kalemimden dökülenleri devşirsin birileri diyen her öykücüye açık bu kapı... İyiden, güzelden ve doğrudan yana yenilikleri bulabilmek umuduyla...


ŞARTNAME:

1. Yarışmanın Adı: Roza Edebiyat Ödülü
2. Ödül Verilecek Tür: Öykü
3. Yarışmanın Konusu: Serbest

4. Yarışma Koşulları:
• Kitap olabilecek nitelikte en az üç öykünün yer alacağı bir dosya ile yarışmaya başvurulabilir.
• Dil, Türkçe olmalıdır.
• Eser, word A4 sayfasında, 12 punto, 1,0 aralık, Arial yazı fontunda yazılacak ve 64 sayfadan az, 100 sayfadan fazla olmayacaktır.
• Ölmüş kişilerin yapıtları aday gösterilemez. Başvuru yaptıktan sonra yaşamını yitiren adayın eseri değerlendirilir.
• Katılımcılarda yaş sınırı yaş sınırı aranmayacaktır.
• Yazarlar etkinliğe sadece bir eserle katılabilirler.
• Yarışmaya katılacak eserler, çeviri, uyarlama ve derleme olamaz. Böyle bir durum saptandığında, zamanına bakılmaksızın durum ilan edilerek ödül geri alınır. Eser kişisel yaratı olmalıdır.
• Yarışmaya katılan eserlerde çalıntı ya da benzeri bir durum tespit edilirse yarışmacı elenecektir.
• Eserlerin daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış ve herhangi bir yerde yayınlanmamış olması gerekmektedir.
• Yarışmaya gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir.

5. Ödül
Birinci seçilen eser Roza Yayınevi tarafından kitap olarak basılacaktır. Birinci seçilen yazar, eserlerinin temsil, yurtiçi ve yurtdışı basımı ve dağıtımı yönünden Roza Yayınevi ile en az 5 (beş) yıl süreli telif sözleşmesi yapmayı kabul etmiş sayılır.

6. Jüri
Prof. Dr. Namık Açıkgöz, Doç. Dr. A. Cüneyt Issı, Sedat Sezgin, Murat Soyak, Hatice Eğilmez Kaya, Yılmaz Deniz.

8. Dosya Giriş Kısmına Eklenecek Bilgiler:
(Katılım formu başvuru dosyasının ilk sayfasına eklenecektir.)
Kısa özgeçmiş, eserin adı, telefon numarası, cep telefonu numarası, elektronik posta adresi ve açık adres.

7. Eser Gönderimi:
Katılım sadece aşağıdaki mail adresleriyle alınacaktır.
info@rozaedebiyatodulu.org ya da rozaedebiyatodulu@gmail.com

Son Katılım Tarihi:
24 Eylül 2012
Sonuç Bildirim Tarihi: 1 Ocak 2013

Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı Üzerine ya da Yıllıklar enaniyet ortamı mıdır?

Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2012’nin olumlu özelliklerinden bahsedelim ilk önce.

1-Çıkan şiir yıllıklarının anlam çerçevesi ve varlık gerekçesinin ayağa düştüğü bugünün edebi platformunda, Edebiyat Ortamı dergisinin kaptanı Mustafa Aydoğan’ın kişisel gayretlerini takdirle karşılıyor, saygı duyuyorum.

2-149 şairden 150 şiirin şiir yıllığında yer alışı, işbu çalışmaya zenginlik kattığı gibi bu çalışmayı, farklı şiir anlayışlarının-bütünsü anlamıyla olmasa da- çeşitliliğini göstermesi ve yansıtması bakımından önemli buluyorum.

3-Yıllık içinde ve süreçsel olarak 80 derginin taranması ve ayrı ayrı okunması da Türk Edebiyatına verilen emeğin belirgin bir göstergesidir.

4-Yıl içinde yayınlanan dergilerin değerlendirildiği bölümde Değirmen Edebiyat ve Düşünce dergisinin yer alması ayrı bir değer katıyor.

5-Yıllık içinde yer alan Poetik Alıntılar bölümünü, şiire dair tartışmaların nabzını duyurması bakımından gerekli buluyorum.

6-Yıllık bünyesinde hatırı sayılı derecede genç şairin ürününe yer veriliyor olması da artı bir değerdir, yıllık için. Bunu özellikle belirtelim.

7-Bir kısım şairleri hariçte tutarsak-ki neo epik şairlerin çoğulluğudur bu- Aydoğan’ın şiir meşrebi düşünüldüğünde geneli itibariyle şairin, burada şiir yıllıkçısının, şiir algısını yansıtıyor olmasını-lirik şiir algısıdır bu- doğal karşılıyoruz.

8-Sonuç olarak Aydoğan’ın umduğu şiir fotoğrafına ‘yaklaşıldığını’ ifade edebiliriz. Bu yıllık kanalıyla Türk Edebiyatına lirik şiirin ses, eda, yapı/biçim ve içerik özellikleri açısından bir ışık düşürülmüştür.

Olumsuz özellikleri, kişisellikten itinayla arındırarak- maddeler halinde yine şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Önce bir ilk isyan cümlesi..Türk Edebiyatında hep yapılageldiği için bendeniz tam aksi istikamette bir düşünüş biçimi geliştireceğim: Yıllıklardan ötede yıllık hazırlayanların tartışılması, sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Bu güne dek yapılmadı bu. Bir şiir ve hikâye yıllığı niçin hazırlanır? Çıkan bir yıllığın varlık gerekçesi nedir? Bir yıllık hazırlayıcısı neden ve niçin bu işe girişme ihtiyacı hisseder? Hangi saikler onu yıllık hazırlamaya yönlendirmiştir? Yıllık hazırlamaktan elde edilen amaç nedir? Türk şiirinin sıhhati adına nasıl bir verim elde edilme isteniyor? Bir yıllık hazırlayıcısı hangi vasıflarla mücehhez ki bir yıllık çıkarıyor? Türk şiir ve eleştiri müktesebatına katkısı ne ola ki dergilerdeki şiirleri bir araya getirip değerlendirme gereği duyuyor? Bu güne dek bu soruların sorulmadığını ve dolayısıyla yıllık hazırlayanların sorgulanmadığını düşünüyorum. Yıllıklar üzerinden tartışıldı ne tartışıldıysa, yıllıkçıların bir yıllığı hazırlama, derleyip toparlama gerekçeleri tartışılmadı.

2-Yıllıkta yer alan şiirlerin kısa da olsa yorumlarla ve değinilerle desteklenmemesi, Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2012’yi ‘derleme-toplama’ bir yıllık olmaktan kurtaramıyor. Buysa yıllık hazırlayıcısını haliyle bir kolaycılığa sevk ediyor, yönlendirici, ufuk açıcı, yol gösterici olmaktan uzak kılıyor.

3-Aydoğan’ın ‘bir sürpriz yoktu’ ifadesinin düpedüz bir körlüğün dışavurumu olduğunu düşünüyorum. Fayrap, bu gün itibariyle 50.sayısına ulaşmış bir edebiyat dergisidir. Fayrap bünyesindeki genç şairler tarafından kaleme alınan sıkı siyasi şiir örneklerini görmemek affedilemez bir aymazlık ve duyarsızlıktır. Körlüğün bir başka örneği de Kertenkele Edebiyat ve Düşünce dergisine karşı sergileniyor. Taranan dergiler arasında Kertenkele’nin yer alamayışı da ayrı bir körlüktür, çünkü çıkan her sayısı Edebiyat Ortamı dergisinin adresine gönderiliyor.

4-‘2011 Yılının Dergilerinde Şiir’ bölümünün, edebi platformdaki dergilerin çeşitliliğini ve sayısını düşündüğümüzde yeterince ve tam manasıyla kapsayıcı olduğunu söyleyemeyiz.

5-Geçen yıl yayınlanan yıllıktaki Şiir Kitapları değerlendirmelerinin bu yıl yıllıkta yer almayışı ayrı bir eksikliktir.

6-Bu yıl, Fayrap dergisinden sınırlı sayıda şiirin yer alıyor olması, kısmen olumlu karşılansa da, ‘gerçekçiliğin zaferi’ni itiraf etmek zorunda kalan Aydoğan için bir nesnellik ölçütü değildir. Nokta.

7-‘Önsöz’ün Aydoğan’ın Türk Şiir ortamına dair nabız vuruşlarını tüm şiddetiyle duyurmadığını, ‘sürpriz yoktu’ söylemiyle bir yüzeysellik örneği sergilediğini, söz konusu yazının edebi konjonktüre dair kuşatıcı ve derinlikle bir metin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

8-Genel olarak tüm bu olumlu-olumsuz özellikler birlikte düşünüldüğünde, Kertenkele’ye olan kindar tutumunu bir kenara koyarsak, yıllık hazırlayıcısının egosunu tatminden öteye gidememiş, Türk şiiri ve eleştirisi adına besleyici ve onarıcı nitelikler sergileyememiştir. Nokta.

Bir yıllık niçin çıkar? Egoları tatmin için. İstisnaları var elbette.

Mustafa Aydoğan’dan olgunluk bekliyoruz…



Mustafa Celep



www.poetikhaber.com
13 Mayıs 2012

2012-05-13

Ay Vakti ve Şeref Akbaba

Bu hafta epeyce bir zaman ihmal ettiğim bir dostu ve çalışmalarını konu edineceğim. 12 yıldır Ay Vakti adlı edebiyat dergisini çıkaran şair ve akademisyen dost Şeref Akbaba'nın yeni baskısı yapılan Ay Olun İnsanlar adlı şiir kitabı, bu ihmalin telafisine zemin hazırladığı için mutluyum. Çünkü ilahiyat tahsilinin özümsemesi olan İslâm dünya görüşünün için için tüttüğü bu kitabı ele almak, benim için bambaşka bir sevinç ve umut kaynağı oldu bunu da ayrıca anlatacağım.

Daha önce Ay Vakti dergisinin Medeniyet Özel Sayısı münasebetiyle benden de yazı istediği için ilişkimiz kurulan Şeref Akbaba'nın pek çok özelliği yanında, bir kısım insanda artık görülmeyen vefalı ve hak bilir tavırları da önemlidir. Ay Vakti adlı edebiyat dergisinin yanında Ay Vakti Kitapları da yayınlayan Şeref Akbaba'nın az bulunur bir yayıncı olduğunu da ifade etmeliyim. Bu arada şiirleri yanında kendi denemelerini bir araya getiren Kar Mumu adlı kitabıyla birlikte, derginin yazarlarından Necmettin Evci'nin Yaşamak Öldürür Beni adlı deneme kitabı, Naz Ferniba'nın Zemheri adlı hikâye kitabı ile Şiraze'nin Saklı Mektuplar'ını da yayınlamıştır. Kısacası, incelikli bir şair yayıncılığın gereğini de yapmıştır.

AY VAKTİ DERGİSİ

12 yıldan beri yayınlanan, bazı yaz aylarını iki sayı birlikte çıktığı için 144 veya daha fazla çıkması gerekirken 138. sayıya ulaşan Ay Vakti, bir düşünce, kültür ve edebiyat dergisi olmanın bütün gereklerini yerine getirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu derginin bazen sadece şiir, hikâye ve deneme gibi saf edebiyat türlerindeki ürünlerle çıktığını görüyoruz, slogan ve propaganda gibi basit okuyucu avlama yollarına tenezzül etmediğini söyleyebiliriz.

Pek çok bakımdan temiz yüzlü bir dergi olan Ay Vakti'nin "entel modalar"a ihtiyaç duymadığı gibi, sanat ve edebiyat ürünlerini dinî, ideolojik veya politik söylemlerle sunmak kurnazlığına tenezzül etmeyişi de az bulunur bir yayıncı haysiyetini ifade eder.

Bütün bunlar Şeref Akbaba'nın başarısındaki faziletini ortaya koyar. O bakımdan dergisinde yazı yazan herkesin de az-çok bu tavra iştirak ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu dergide 10 yıldan beri yazıp da hiç de popüler olmak gibi kolay ve para kazandıran bir rezilliğe râzı olmamak aslında bilerek yapılmış bir seçimdir. Burada ortaya koyduğu eserlerle politik veya akademik bir kariyer peşinde olmamak, aslında bazı gençler için istikbal vaat etmese de gerçek bir aydın-sanatçı ve düşünce adamı olmanın ilk şartıdır. Şeref Akbaba'nın yanında bu dergiye hizmet eden, eser verenler bahtiyardır. O yüzden kendilerini kutlamak istiyorum.

Sadece son sayısındaki yazılarla yazarlarından söz etmek bile Ay Vakti'nin bizim için önemi, kimliği ve değeri hakkında bir fikir verebilir:

Şeref Akbaba'nın Kaf Dağı adlı denemesinden sonra A. Vahap Akbaş ve Nurettin Durman'ın şiirleriyle başlayan dergi sayfaları şu deneme ve incelemelerle devam ediyor:

Kitaplarla Baharı Yaşamak - I / Recep Garip, Hattat Ali Hüsrevoğlu ile Söyleşi / Asuman Güzelce, Sait Faik Sadece İstanbul'u Yazdı / Fahri Tuna, Fetih 2012 - Osmanlı Tarihinin Sinema İle İmtihanı / Abdullah Ömer Yavuz, Bir Yürüyüşü Taçlandıran Kitaplar / Necmettin Evci. İncelemeden başka çok sayıda deneme ve hikâye-öykü de dergide yer alıyor.

Bu isim ve metinlerin derginin yapısı ve muhtevası hakkında bir fikir vereceğini sanıyorum. Ayrıca dergilerle ilgilenen herkesin bu 12 yaşındaki dergi ile bir yerde karşılaşmış olması muhtemel... Yalnız okuyucu ve yayıncılarla yazarlar tarafından yeterince sahip çıkılmadığını sandığım Ay Vakti'nin sanat ve edebiyatla ilgilenenlerden daha çok ilgi görmesini ve çıkmadığı zaman gerçekten üzüleceğini ifade eden samimi desteklerini bekliyoruz...

Başlangıçta Alaeddin Özdenören, Nurettin Durman, Özcan Ünlü, Recep Garip, Nurullah Genç, Adem Özbay, Jan Devrim, Abdullah Yıldırım, Hakan Özbek, Ferman Karaçam, Arif Dülger gibi isimlerle yayına başlayan, sonra da Necmettin Evci, Naz Ferniba ve Şiraze gibi pek çok genç isme yer verdiği görülen derginin ekol olma çabası açıkça görülüyor.

Cemil Meriç'in sevilen ifadesiyle, "Hür tefekkürün kalesi" olmayı kendilerine şiar edinen Ay Vakti editörü Şeref Akbaba ile çalışma arkadaşlarını hep hayırla anacağız. Çünkü gerçekten hür tefekkür sahibi olmak amacındaki insanların entelektüel faaliyetleri ancak böyle hasbî güzelliklere meftun insanlar eliyle gün yüzüne çıkabilir. Bunun nasıl bir fedakârlık ve gayretle sürdürülebildiğini ancak bizim gibi bu tür işlere girişmiş olanlar bilebilir.

Bu işin bir tesellisi var, o da bu türden işlere önem verenlerin takdirleridir. Bir de şu atasözünü hatırlatalım: Akarsuyu Allah besler... Devam gönül dostları, Allah sizinle...

Güzel dualar, temennilerle Ay Vakti yaşatılabilir, ama bu iş desteksiz olmaz!

ŞEREF AKBABA'NIN ŞİİRLERİ

Öncelikle Şeref Akbaba'nın yalnızca bir şair olmadığını ifade edeyim. Bu yüzden onunla ilgili biyografik bilgilere ihtiyaç var:

1959 yılında, Erzurum'un Ilıca ilçesi Ömertepe köyünde doğan Şeref Akbaba, ilk ve orta öğrenimini Erzurum'da bitirdikten sonra A.Ü. İlahiyat okumuş... Adana ve İstanbul'da çeşitli okullarda öğretmenlik yaparken İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalı'nda doktora yaptı. Erzurum'da Genç Kuşak dergisini yayınladığı gibi 1990'da Yeni Sıla'yı çıkardı. Çeşitli gazetelerde ve dergilerde yazıları yayınlandı, şiirleriyle de tanındı.

Şeref Akbaba, Ay Olun İnsanlar adlı şiir kitabı yanında Kar Mumu adlı deneme kitabıyla da tanınmıştır. Bu arada Ay Vakti Konuşmaları adlı dergilerde yayınlanan söyleşileri kitaplaştırdığı gibi, Uluslararası İletişim adlı ortak kitap yayınladı ve henüz kitaplaşmamış bir doktora tezi de hazırladı: II. Meşrutiyet Dönemi Türk Basın Tarihinde Beyanül Hak Gazetesi.

Ben onun hocalığı kadar akademisyenliğinin de bir kültür ve edebiyat dergisi çıkarmasına ciddi bir katkıda bulunduğuna inanıyorum, ama bu faaliyetin temelinde incelikli şiirlerinin önemli bir etkisinin olduğunu sanıyorum. Çünkü daha çok dergilerdeki şiirleriyle tanımaya çalıştığım Şeref Akbaba, çağdaşları sayılabilecek 1980 sonrası şairlerinin pek çoğundan farklı bir yönü var; İkinci Yeni hastalığına itibar etmiyor. Bu tarafıyla kutluyorum... Ay Vakti dergisinde de bu türden hastalık yansıtan şiirlere pek rastlanmıyor; bu da güzel...

Şu gerçeği bu vesileyle ifade etmek istiyorum:

Sezai Karakoç'un İkinci Yeni öncüleriyle daha başlangıçta yolunu ayırdığı, Cahit Zarifoğlu'nun da 1965'ten sonra kurtulduğu İkinci Yeni hastalıklarından kurtulamayan ve bir çeşit ergenlik hastalığı gibi bu etkiyi sürdüren Milliyetçi ve Müslüman çevrelerde yetişen gençlerin bilmediği bir şey var, bunu onlara açıklamakta fayda görüyorum:

İkinci Yeni eski şiirimizde Sebk-i Hindu denilen bir şiir anlayışının Sürrealizme bulanmış kötü bir kopyasıdır ve bir şey kendi kültürünüzden gelmiyorsa yanlış adrese gitmişsiniz demektir. Nedim ile Şeyh Galib'i yeterince dikkatle okusanız böyle züppeliklere özenmenin bir anlamı olmadığını anlarsınız. Bunun ne türden bir ikinci elden kopya olduğunu Suut Kemal Yetkin'in 1960'lı yıllarda yayınladığı iki ciltlik Sürrealizm adlı kitabında okuyabilirsiniz. Sezai Karakoç'u Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl çizgisi dışında okuyunca da hiç anlayamazsınız. Cahit Zarifoğlu'nu anlamadan İsmet Özel'le ancak bu kadar olabilir bu iş...

Şiirden anlayan bu işin bir dil meselesi olduğunu bilir ve Türk şiirinin kendi mecrasında gelişmesini sürdürdüğünü görür. Bu mecra içinde kendi şiirini yazanlar elbette alkışlanır. Bir insanın kendi şiirini yakalaması kolay olmaz, bunun için yıllarca bekleyerek, gözleyip yaşadıklarını bir tür damıtma yoluyla ifade edebilmek için beklemeye râzı olması, az yazması gerekir. Okuduğundan ve yaşadığından çok yazanların dehası yoksa yandıklarının resmidir. Herkes Verlaine değil elbette ki denizi görmeden deniz şiiri yazabilsin...

Ay Olun İnsanlar adlı kitabının ismini sorana şöyle cevap veriyor Ş. Akbaba:

"Öze dönüş, ritmik yürüyüş ve hicret elifi... Gecenin ay'la bütünleşerek yüreğimize taşıdığımız, bizden olmasını istediği çok şey var. Tevbenin, değişkenliğin, yeni bir güne hazırlanmanın nöbetini tutar insan. Günah sendromu yumuşar. Kirlerinden arınmak isteyenler için eşref saatidir. Ve sükuneti gergef gibi işleyen gece, ay'ın eşliğinde ruh yüceliğine çağırır, olgunlaşmaya davet eder. Bu sese kulak veren ya da erişenler farklılıkları yakalarlar. Ay, tarih olmuş, dirilişin remzi olmuştur. Bu sebeple de insanları ay olmaya davet ettik."

Yeni baskısında üçte bir oranında ilave şiirler olan Ay Olun İnsanlar adlı kitabı benim gibi severek, tekrar tekrar okursunuz umarım. Bir Erzurumludan Kehribar şiirini, Kör Testere'yi, Ayazma'yı ve Tevbe Duvarına Asılmışsa Aşk'ı okumak elbette ayrı bir zevk...


Mustafa Miyasoğlu


Millî Gazete
13 Mayıs 2012

2012-05-11

'Değirmen' dergisinde 100 yılın unutulmaz dergileri


Edebiyat dünyasının ve aktörlerinin tarihselliği içindeki gelişimini, dergilerin oluşturduğu vasat içinde gözlemlemeyip salt kitaplar çerçevesinde ele alsaydık ihtiyaç duyduğumuz bütünsel perspektif net olarak ortaya çıkmayacaktı.

Geçmişten günümüze dek okul olma işlevini önemli bir görev olarak taşımış olan nitelikli dergiler, dağıtım ve okura ulaşma bağlamında kimi sorunlarla boğuşsa da, özveriyle yayımlanmaya devam ediyor.

Rüstem Budak yönetiminde düzeyli şekilde yayın hayatını sürdüren Değirmen dergisi, 29-30-31. sayılarını (Ocak-Haziran 2012) kapsayan "Yüzyılın Dergileri 1900-2000" özel sayısında dergi okurları için arşiv niteliğinde önemli bir çalışma ortaya koydu. 440 sayfalık özel sayıda, Türkiye'de kalıcı ekol oluşturma hüviyetini kazanmış şiir, edebiyat, düşünce, haber ve karikatür dergilerinin serüvenleri gözler önüne seriliyor. Çıkış öyküleri, oluşturdukları etki, meydana getirdikleri düşünsel ve estetik kimlik, savundukları görüşler ve yayımladıkları manifestolar, bu hususta çoğunluğu otorite oluşturmuş kalemler tarafından analiz ediliyor.

Mustafa Özçelik'in Sırat-ı Müstakim (Sebilürreşad) dergisinin tarihçesini, politikasını ve muhtevasını ele aldığı yazısı ile açılıyor Değirmen'in kapısı. Mehmet Özdemir'in Genç Kalemler, Sebahattin Karakoç'un ise Servet-i Fünun dergisini ele alan yazılarını okuyarak Cumhuriyet öncesi edebiyatımızın seyri ve temel yönelimleri hususunda fikir sahibi oluyoruz. Sonrasında kronolojik şekilde, erken cumhuriyet döneminin öncü dergilerini, çok partili dönemde ses getirmiş dergileri tanıtan yazıları okuyarak, günümüz Türkiye'sinin düşünsel arka planını oluşturan dergilere kadar uzanıyoruz. Yeri gelmişken, Necati Mert'in "Yansıma ile Hece" ve Lütfi Bergen'in "Düşünsel Özerkliğin Birikimi" adlı ürünlerine özellikle dikkat çekmek isterim. En sonda ise Menderes Daşkıran'ın "Yüzyılın Mecrasında Dergilerin Macerası" adlı toparlayıcı yazısı ve İlyas Dirin'in titizlikle hazırladığı otuz iki sayfalık "Edebiyat - Düşünce - Kültür - Sanat Dergileri (1929-1990) Bibliyografyası" dikkate değer çalışmalar olarak anılmayı hak ediyor.

Değirmen'de, her biri farklı hedef, ihtiyaç, yönelim ve poetikalarla doğan 48 dergi ele alınmış. Şöyle rastgele karıştırayım isterseniz: Dergah'ta soluklanıp Halkın Dostları ile selamlaşmak, Edebiyat Ortamı'nın Mavi'liklerine dalıp Büyük Doğu'dan yüzeye çıkmak, Sombahar'ı hüzünle anımsayıp Mavera'ya süzülmek, Papirüs'e yazılanlara bakıp Diriliş'e doğru uzanmak, ruhumuzu doyuran Sızıntı'dan o köklü Varlık'a doğru yönelmek... Kolay değildir elbette farklı düşünsel kimlikleri başarıyla taşımış bunca dergiyi, içselleştirdiğimiz kalıplaşmış ideolojik kabullerimizin uzağında, mümkün olduğunca objektif algıyla, işte böyle bir araya getirebilmek...

Hece Dergisi tarafından belirli periyotlarla farklı konularda yayımlanmasına aşina olduğumuz hacimli ve titiz özel sayı şeklindeki arşivlik ürünlere, Değirmen dergisinin de "Yüzyılın Dergileri" sayısı ile böylesine güçlü bir katkı yapması oldukça önemli. Bu özel çalışmanın hiç mi eksikliği yok? Eleştirel ve akademik bir gözle bakılacak olursa elbette vardır. Ancak ben, taşrada yayın yapan bir derginin bu ciddi çabasının ancak övgüyle anılması gerektiğine inanıyorum. Geçtiğimiz yüzyıldaki ortak zihinsel birikimin ve kültürel bilinçaltımızın oluşmasında, dahası gelişmesinde, inkar edilemez öneme sahip bu süreli yayınları, geçit töreni izlercesine ardı ardına anımsamak, hem keyifli hem de bilgi tazeleyici tarifsiz bir serüven.

Polat Onat



Zaman
12.05.2012

'EDEP' edebiyat dergisinin 27.sayısı

Mayıs 2012

Şiirleriyle Mehmet Yıldırım, Çağatay Telli, Cihannur Selenga, Mustafa Ökkeş Evren, Mehmet Baş, Rasim Demirtaş, Cihat Buçak, Nurettin Durman, Selçuk Azmanoğlu, öyküsüyle Zeynep Sati Yalçın, Bursa Şehrengizi ile Erdal Çakır, Hocası Ekrem Yağmur’u anlattığı yazısıyla İbrahim Eryiğit, Nuri Pakdil’in kaleminden Edebiyat’ın yerinin anlatıldığı “Edebiyat’ın Yeri Ne Mekandı Ne Zamandı: Destan’dı.” yazısını hazırlayan Selçuk Azmanoğlu, “Şayet” başlıklı yazılarıyla güne notlar düşen M. Fatih Kutan ve Gün Dökümleri’nde Muhafazakarlıktan 28 Şubat’a Ali Haydar Haksal’dan İhsan Deniz’e dair notlarıyla Arif Ay yer aldı.

'Edep' edebiyat dergisi İstanbul’da Penguen (Kadıköy), Kitabevi (Cağaloğlu), Robinson Cruse (Beyoğlu), Mephisto (Beyoğlu), Ankara’da Akçağ, Birleşik, Turhan, Dost, Fatih, Kurtuba, İhtiyar, Mekan kitabevlerinde…



İrtibat:

edepdergisi@gmail.com

2012-05-10

Dirilişe Giden Yol: Direniş Taşı

Kelimelerin de bir rengi var. O kelimeler ki hayat yüklü. Şiirleri gök kubbenin renginde bir şair. Hayatın içinde, hayatı kalbinden yakalayan; herkesin bakıp geçtiği fakat bir türlü farkına varmadığı duygu ve ayrıntıların şairi. Ketençimeni yaylasının suları gibi berrak bir şiir. Hüznü bir kurşun gibi yüreğinde taşır. Şu mısralar onun duygularını ne güzel yansıtır:

“dağlar, keten çimen, gümüş pınar
kim anlatacak hikâyemizi
toprak ile söyleşi, uyanış vakti
şu yol murtaza’ya çıkar”

Murat Soyak’ın yeni şiir kitabı “Direniş Taşı” güçlü ve kalıcı şiirlerin bir toplamıdır. Bu kitap için bir yönüyle “bütün mazlumlar için ağıt” diyebiliriz.

“çağa gölgesi düşen firavun’a karşı
sürgün verecek dal, direniş taşı”

İnsanlığı kuşatan karanlığa, işgallere ve yılgınlığa karşı mücadeleyi ve çabayı şiar edinmiştir. Herkesin madde peşinde koştuğu bir çağda mananın derdiyle dertlenmiştir.

Gül aydınlığında çağı okuyan şair İslam medeniyetinin tekrar dirileceği ve tüm cihana gül sevdasını tekrar aşılayacağı umudunu hiç kaybetmemiştir. O dirilişin ve direnişin rahle-i tedrisinden seslenir dünyaya.

Şiirleri hakikate adanmış bir emek. Onda inanmış bir yüreğin mısralara yansıması vardır. Öteler ötesine ait olan kutlu dert onda varoluş sorusunun cevabı gibidir. Meselesi olan dertli bir yürek. Şiirleri hüzünlü bir türküyü andırır. Ve şair kendini ayakta tutan umudu bize ne güzel anlatır:

“dar zamandan sonsuza akış
bizi ayakta tutan umut değil mi
kapılar açan, köprüler kuran
baharı düşün, badem çiçeklerini”

Zor koşullara rağmen kendisini yetiştirebilen bir insan. Çekilen çilelerin ve acıların insanları olgunlaştırdığı gerçeğine bir kez daha tanık oluyoruz.

Niğde, çocukluğumun geçtiği şehirdir. Şairle aynı yoksulluğun isini içimize çektiğimiz Niğde. Buram buram tüten bir türkü gibi çıkagelir hatıralar. Şiirin malzemelerinden birisi de bu hatıralardır. Ve şiir, bir sığınak yahut hayal gemilerinin yüzdüğü deniz gibidir. Şiir ansızın çalar kapısını. Hatıralar, hayaller kuşlar gibi kanatlanır.

“muhabbet meclisi dağılınca
tenha ayna, mahzun bakış, perde
başlar muhasebe, ölüm dirim
şiir sığınak, hayâller içinde”

Şairin dünyaya bakışını, olaylar karşısındaki tutumunu ve mütevekkil yüreğini şu mısralar ne güzel özetler:

“üç günlük dünya mı üzecek bizi
allah büyük, ya nasip”

Dünyanın gelip geçiciliğini bilen ve ona gönül bağlanamayacağı hakikatini kavrayan bir ruhun sahibi olan şairimiz kalbini baki olana çevirmenin huzuru içindedir.

Şiiri bir ruh arınması, bir teselli aracı olarak görür. Fanilik karşısında sonsuzluğu arar. Sevgi ikliminde sabırla dokur şiirini.

“kaçıp kaçıp sana geldiğim vakit
sende göründüğüm ayna mısın
kapında hikmet, sır veren ışık
gönülden gönüle akıp gidersin
kışın içimde gül bahar mısın
kapında hayat, yankılanan ses
dar zamandan sonsuza doğru
ateşinde dirildiğim çile misin
kapında yangın, bir derin sızı”


“Acı Anı” isimli şiirinde bir kuşun yasını tutuşu ve bunun vicdanî muhasebesi mısra mısra işlenir. Bu şiir, vicdanı bir çıkış noktası olarak gördüğünün işaretidir. Vicdanı sükut etmiş ruhların şiirin bahçesine giremeyeceğini iyi bilen şair, zulmün barikatları karşısında geri çekilmekten yana değildir. Şairimizin fikir harcı merhamettir. Ve pişmanlık sonrası suç aleti yere çalınır.

“sapan ki çatal dilli
vurdum yerlere, yerlere”

Çocukluğun o saf halini arayan şair, büyüdükçe kirlendiğimizi, kendi özümüze yabancılaştığımızı ve yalnızlaştığımızı kalbi bir oyuncak gibi kırılanların hüznüyle anlatır.

“bozuldu oyuncaklar
kırıldı oyuncaklar
kimsecikler kalmadı
göçtü kervan”

Şairimiz edebiyat dünyasını da eleştirir. O çıkmazda yaşananları ne güzel özetler. İşte “Derkenar” şiirinden o mısralar:

“yazmak~yaşamak arasındaki bağ
inceldiği yerden kopmuş
dergiler, dergiler
yenilginin emzirdiği”

Murat Soyak’ın “niğde kalesinde bir garip” mısrası çocukluğumun geçtiği Kale Mahallesini ve kaleye nazır evimizi hatırlattı. O dönemin yoksullukları gözümden iki damla yaş olup süzüldü.

“niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı”

Murat Soyak’ın şiirlerinde insan en sade haliyle yer alır. Oyalamadan, yormadan; derin, güzelce bir anlatım. Hayat içinde olup bitenlere karşı duyarlı şair. Onun nokta-i istinadı hakikat meşalesini yanık tutmaktır.

Gündelik hayatın içinde boğulan insanlığın cismani hazlar peşinde koşuşturmasını, idealden yoksunluğunu, hak ve hakikatten kopuk hayatını ve onun kendi kendini köleleştiren yapısını şiirlerinde eleştirel bir yaklaşımla dile getirir.

Şair, topraktan kopuşun, betonlaşmanın, şehirlerin içine gömülmüş yalnızlığın ve yapay bir dünyanın eleştirisini “Kıvılcım” isimli şiirinde anlatır.

“uzak belli değil yakın belli değil
gökdelen içinde ağır bir koku”

Kapitalist sistemin ahtapot gibi dört bir yanımızı kuşatmasından, insana ait temel değerleri yok etmesinden rahatsızlık duyar ve bir karşı duruş ile şöyle seslenir:

“kimseyi tanımaz ki gross market
ne haldaş olur ne sırdaş olur”

“hazıra sipariş hazıra hücum
yarasa yarasa karanlık banka”

Murat Soyak, 2006 yılında yayınlanan “Irmaklarca” isimli şiir kitabı ile başladığı şiir yolculuğunu kararlı ve samimi bir şekilde sürdürmektedir. “Direniş Taşı” kitabıyla diri şiirin, sevginin, umudun güzel örneklerini verir. Şiirini edep tezgâhında ince işçilik ile dokumuştur. Kaybolan medeniyetimizin izlerini arayan bir şair. Bu arayış hakikat ummanında susuzluğunu gidermek için kana kana su içmek gibi ya da uzun süren bir kıştan sonra güneşe çıplak gözle bakmak gibi. Zira aramayan bulamaz. “Hayret Makamı” isimli şiirinde şöyle seslenir şair:

“kar aydınlığı yeniden yitik çağa çığır
birce özü şerh eyleyen hakikat ışığı”

“Direniş Taşı” kitabı, yaşadığı çağın tanığı bir şairin olup bitenler karşısındaki sorgulayıcı tavrına, hikmet arayışına işaret ediyor. Umudun dile geldiği diri bir şiir kitabı. Sözün özü “Gökkubbede kalan hoş bir seda imiş”

Mehmet Baş


İNCEELEYEN kitap eleştiri ve tanıtım dergisi
Ocak-Şubat 2012, Sayı:10

Ölüm düşüncesi ve ' Vuslat '

Vuslat dergisi “Ölüm bir son mudur?” diye soruyor. Her ay olduğu gibi, Vuslat mayıs sayısında da “dosya, öykü, düşünce, sağlık, eğitim” yazıları ile çıktı.

Âlemlerin Rabbi olan Allah, Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.”(Nisa,4/78)

İşte, aylık Vuslat dergisi bu ayet ışığında “Ölüm bir son mudur?” diye soruyor. Her ay olduğu gibi, Vuslat mayıs sayısında da “dosya, öykü, düşünce, sağlık, eğitim” yazıları ile yeni sayısı çıktı…

Hepimiz ölümle nişanlıyız.

Ölüm, hepimiz için kaçınılmaz bir gerçektir. Doğan her canlı zamanı yeri ve vakti geldiğinde ruhunu Rabbine teslim edecektir. Bir bakıma hepimiz ölümle nişanlıyız. Hiç ölmeyecek gibi yaşamanın bize hiç bir faydası yoktur. Tam aksine bir Müslüman’a, yakışan yarın ölecekmiş gibi yaşamasıdır. Çünkü Rabbimiz “Her nefis ölümü tadacaktır” hakikatini bize vahiy yoluyla bildirmiştir. Bize düşen, bu fani dünyada ölüme hazırlık yapmaktır. Tıpkı evliliğe hazırlık yaptığımız gibi. Şunu unutmayalım ki, bizden önce birçok nesil geldi geçti.

Allah’a yakınlık güzel bir ölüme yakınlıktır.

Ölüm, bize şah damarımız kadar yakın iken, nefsimiz hala bu gerçeği anlamakta zorluk çekiyor. Her geçen gün bir sevdiğimiz bizi bırakıp gidiyor. Biz de bir gün sevdiklerimizi bırakıp gitmek için her an gelmesi muhtemel ecelimizi bekliyoruz.

İslam belgelerinde ölümden en çok korkanların Yahudiler ve Allah’a şirk koşanların olduğu tespit edilmiştir. Ölümden korkanların genelde Allah’tan uzak olan kimseler olduğu görülmektedir. Oysaki Allah’a yakınlık güzel bir ölüme yakınlıktır.

Şairin dediği gibi, ölüm belki yarın, belki yarından da yakındır bize!

Ölümün bizi nerede, ne şekilde yakalayacağını bilmediğimize göre, ölüme hazırlıklı olmalı, Al­lah’ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmaya çok dikkat etmeli­yiz.

Bu ay dergide öne çıkan konu başlıkları:

Prof. Dr. Selim Özarslan “İnsan Ölümden Neden Korkar” yazısında insanların niçin ölümden korktuğuna sizin için cevap aramaktadır.

Prof. Dr. Süleyman Toprak “Kabir Hayatı” isimli makalesi ile kabir hayatı yok diyenlerin tezini delilleriyle birlikte çürütmektedir.

Hüseyin Kerim Ece “Hayat İçin Ölümü Hatırlamak” araştırma yazısında ölüm anı (sekratu’l-mevt) nasıl gerçekleştiğini, Kur’an ve sünnet ışığında ele almaktadır.

Nasruddin Yasin “Ehl-İ Sünnet’te Cenaze Ahkâmi” yazısıyla ölüm sırasında ve sonrasında yapılacak işleri sizlere hatırlatacaktır.

Doç. Dr. Muhammed Tarik “Batılı Hayat Tarzında Ölümün Yersizliği” çalışmasında batılı insanların ölüm anlayışını, Batılıların ölüm hakkında ki düşüncelerinin, neler olduğunu okuyacaksınız.

Ayrıca, dergide dosya konusuyla ilgili yazar Burhan Bozgeyik ile bir röportaj gerçekleştirilmiş.

İrtibat:
0216 612 78 22
www.vuslatdergisi.com

'Kitap-lık' dergisinde Ece Ayhan dosyası

Mayıs 2012, Sayı:160

Ece Ayhan’ı 12 Temmuz 2002’de İzmir’de yitirişimizin üstünden on yıl geçmiş.

Onunla 1991’de –Ankara Caddesi’ndeki bir yanı İstanbul Valiliği’ne bir yanı Babıali Yokuşu’na bakan– Korsan Yayın ofisinde tanıştım. Büfeden aldığımız turşulu ekmekarası döneri su bardağında çayla yutup Poesium kavgası verdiği(miz) günlerdi. Gazeteler, haftalık haber dergileri peşindeydi; Sombahar dergisi onun kamp merkeziydi...

Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi kitabını yayımladık. Metin Altıok’un Süveyda’sını, Güven Turan’ın Bir Albümde Dört Mevsim’ini, Haydar Ergülen’in Sokak Prensesi’ni de o yıl basmıştık. Unutmuyorum, çünkü dizgi, düzelti, grafik, film, montaj, kâğıt, iç baskı, kapak baskı, mücellit, dağıtım vs bütün işlerine koşturduğum ilk kitaplardı bunlar. Sabahtan akşama dek şiirlerle, şairlerle yaşayıp akşamları odacığında öyküler yazmaya çalışan melankolik bir gençtim. Gene unutmuyorum, şairlerin arasında kalmaktan yakınırdım sürekli “kızların içinde kızılcık bebek” gibi; hiç öykücü arkadaşım yoktu ya...

Gözüm hep üstündeydi Ece’nin. Konuşmasını dinlerken jestlerini, mimiklerini atlamadan izlemeye çalıştığım ender kişilerden biriydi. O yaşta bir genç için onu dinleyip anlamaya çalışmak, labirentin göbeğine düşmek demekti: Okunacak yüzlerce kitap demekti, daha bir sürü şey demekti... Büyük bir kare bulmacaydı: Kıyıda köşede sürekli boş kare kalır, büyük soruların yanıtını bulmak güçleşirdi. Daha önce ağzından dinlediğim bir mevzuyu bu kez farklı isimler katarak anlattığı olur, kafam karışır ama araya girip o düzeltici soruları sorma fırsatı, cesareti bulamazdım.

Onunla, belki de son söyleşilerden birini bu dergide yapmıştık (Sayı: 45, Ocak-Şubat 2001). Çamlıca’daki Huzurevi’nde 2000 yılının Kasım’ında kapalı bir Cumartesi öğleden sonrasıydı... O gün, deyim yerindeyse leb demeden leblebiyi anladığımı görünce, on yıl boyunca onu dolu dolu okuyup dinlemiş olmanın kolaylığını ilk kez yaşayıp safça da sevinmiştim.

Diyeceğim, onu anlamak da, onu okumak da, onunla yaşamak da, onu sevmek de gücün gücü bir işti. Bilenler bilir ki en çok yakınlarına yüklenirdi ve yeri gelir yük olurdu. Üstesinden gelmeye çalışmak düpedüz sarpa sarmaktı. Kendisi zoru seçmişti, çevresini de o zora koştu.

Şimdi çok uzakta ama sanki daha çok sevilmekte.

Murat Yalçın

İçindekiler:

Ahmet Soysal - Ece Ayhan, Şair
Mahmut Temizyürek - Ece Ayhan: Etik kışkırtıcısı
Necmi Zekâ - Ece Ayhan’ın Melanet Tiyatrosu –Ece çocuk vartasını Benjamin ile okumak–
Efe Murad - Ece Ayhan: Büyük Ahlaki Gösteri
Ali Özgür Özkarcı - Arif Çağlar İçin “Gecikmiş” Bir Mektup
Tunç Tayanç - Seçilmiş Hikâyeler Dergisi ve E. Ayhan Çağlar ya da Ece Ayhan...
Ece Ayhan’dan Orhan Duru’ya Dört El Mektup
Ece Ayhan - Dergilerde Kalmış Öykülerden
Mustafa Ziyalan – Tutsak, Döngü, Dar
Cevdet Karal – Gözler, Biri Yine Sen, Unutuş Öldürmüyor Hiçbir Şeyi, Neydi Geçen Başımdan
Mehmet Can Doğan - Tadilat Nedeniyle Kapalıyız, % 70’e Varan İndirim, Sigara İçmek Öldürür
Aslı Serin - arzsız
Gürgenç Korkmazel - Punk
Şenay Eroğlu Aksoy - Karanlığın Sırrı
Pelin Buzluk - Sirk
Bilgehan Tufan - Saydam Çocuklar Parkı
Tevekkül Mehreliyev (T) - Dört Öykü
F. Ceren Yalçın - Değirmenci
Jaimy Gordon - “Mesele, gerçek edebiyatın az okur kitlesi ile de yaşatılmasıdır” Söyleşi: Alev Önder
Michel Tournier - Dört Deneme
Murat Nemet-Nejat - Eda: Allah yahut Allahsızlık, Modern Türk Şiiri Üzerine Düşünceler
Senem Gökel - Louis Salvator’un Kıbrıs’ı Ziyareti - IV
Sevgi Ünal - Thalassa Thalassa Thalassa
Şenay Eroğlu Aksoy - “Okuru ikna eden ilk cümlelerdir” Söyleşi: Pelin Buzluk
Önay Sözer - Onat Kutlar’ın “Düşünce”si
Hüseyin Kıran - Dönüş: Dokuz Öykü İçin Kısa Bir İnceleme
Barış Acar - Biçimin Tarihini Yazmak

'İktibas' dergisinde “28 Şubat Süreci ve Netleşen Kırılmalar”

İktibas, Mayıs sayısında “28 Şubat Süreci ve Netleşen Kırılmalar” manşeti ile okurlarına seslendi.

Türkiye’nin ve özellikle Müslümanlar için tarihi dönüm noktalarından bir olan “28 Şubat süreci”ni ve geçtiğimiz ay “hesaplaşma” iddiaları altında başlayan “28 Şubat Soruşturması” derginin bu ayki gündemini oluşturuyor. Derginin yorum sayfalarında konuyla ilgili yapılan derin analizde 28 Şubat sürecinin, Turgut Özal ile başlayan Liberalleştirme sürecinin daha kapsamlı olarak gündeme geldiği, ideolojik tarafların silikleştiği, tarafların statüko yanlıları ve değişim yanlıları şeklinde saf tuttuğu bir vasatı doğurduğu tespiti yapılıyor. Bununla birlikte, sistem-içi mücadelenin “aldatıcı” cazibesinin, kendilerini İslam ile tavsif eden değişik kesimleri, ilkesel bir mücadeleden hızla uzaklaştırdığı ve konjonktürel tercihlere yöneltmekte olduğunun altı çiziliyor.

Atasoy Müftüoğlu, “Fikirsel Özgürlükler” başlıklı yazısında 'İslami dil’e karşı uygulanan baskıya dikkat çekiyor. Müftüoğlu, “İslamî dil/söylem, sömürgeci iktidarın sürekli gözetimi altındadır. İslamî dilin, söylemin, eylemin, algının sınırları ve içeriği sömürgeci iktidar tarafından biçimlendirilmektedir” vurgusunu yapıyor. Demokrasi kavramına da eleştiri getiren Müftüoğlu, “Dün, ‘uygarlık ihracı’ klişesi maskesi kullanılırken, bugün ‘demokrasi ihracı’ klişesi kullanılıyor” tespitini yapıyor.

“Âlim olmak mı Entelektüel olmak mı?” sorusunun yanıtını arayan Bünyamin Zeran, Kur’an’ın yaklaşımından yola çıkarak ‘Alim’ ve ‘Entelektüel’ kavramlarını ve her iki anlayışın ‘hakikat’e karşı tutumunu inceliyor.

Mehmed Durmuş ise Tasavvuf’un en önemli kavramlarından biri olan ‘İnsan-ı Kâmil’ anlayışını tartışıyor. Durmuş, kavramın menşeini, İnsan-ı Kamil’in kim olduğunu, vasıflarını ve İslam’a göre konumunu ortaya koyuyor.

Zengin yazar kadrosu dikkat çeken derginin bu sayısında Osman Coşkun’un “Elimizdeki Parça Övünmeye Değer mi?”, Celal Ceren’in “İnadına Özgürlük, İnadına Demokrasi(!)”, Mustafa Atav’ın, “…Mış, Miş Gibi Düşünmek, …Mış, Miş Gibi Yaşamak”, Erdal Bayraktar’ın “Din’in İktidarla İmtihanı”, Hikmet Ertürk’ün “Yahudi ve Hıristiyanlar da Cennete Gidecekler mi?”, Mustafa Bozacıoğlu’nun “Okudun mu?” başlıklı yazıları da yer alıyor.

Atasoy Müftüoğlu ile Ortadoğu’daki son gelişmeler üzerine yapılan bir söyleşiye de alıntı olarak yer verilen derginin Sanat-Edebiyat bölümünde de yine öykü, deneme ve şiir dolu zengin bir içerik okurlara sunuluyor.

2012-05-07

Mardin Artuklu Üniversitesinde 'Mavera' dergisi konuşulacak

Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü tarafından organize edilen “Türk Edebiyatında Mavera Hareketi” başlıklı program, 12 Mayıs 2012 tarihinde, saat 10.00’da gerçekleşecek.

"Mavera" dergisi hakkında konuşacak isimler: Rasim Özdenören, Ersin Nazif Gürdoğan, Şaban Abak, Mehmet Atilla Maraş, Mustafa Özçelik.

İlk sayısı Aralık 1976'da yayınlanan "Mavera" aylık edebiyat dergisi... Kurucu kadroda bulunan şair ve yazarlar daha önce Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat gibi dergilerde yazmışlardı. Bu şair ve yazarlar, "Yedi Güzel Adam" diye Cahit Zorifoğlu'nun bir şiir kitabına ad olacaklardı. Bu yedi güzel adamın altısı şair, hikâyeci ve yazardır. Kurucu altı kişi şu isimlerden oluşmaktadır: Erdem Bayazıt, Ersin Gürdoğan, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu. Yedincisi ise yazar olmayıp ancak sözü, saatlerce konuşsa bile dinlenebilen, dönemin en önemli sohbetçisi diye bilinen Hasan Seyithanoğlu'dur.

Bu dergide, edebiyat ve medeniyet arasında sürekli bir ilgi kurulmaya çalışıldı ve bu doğrultudaki fikriyatın gelişmesi için yazılar yayımlandı. Mavera dergisi, 163 sayı (14 cilt) yayınlandıktan sonra 1990'da kapandı. Kendi sahasında uzun ömürlü bir sanat ve edebiyat dergisi olarak edebiyat tarihimizde yerini aldı.


Abdullah Birokur

Hâr Söz Karagöz 19

Hay Hak!

Çünkü istersin Fuzûlî izzetin âz et sözü
Kim çok olmaktan kılıpdır çok azîzî hâr söz

Fazla söze ne hacet… Söz açar söz bitirir.

Bu sayımızın şiirleri Ayşegül Tözeren’in görsel şiiriyle başlıyor. Enes Özel, Emre Öztürk, Bülent Keçeli, Yavuz Altınışık, İdris Ekinci, Hüseyin Karacalar, Özgür Ballı, Yunus Emre Altuntaş ve Vural Kaya bu sayımızın diğer şairleri.

Fasıl bölümümüzde, günümüz hikâyesinin en dikkate değer hikâyecilerinden birisi olan Necip Tosun’u inceledik. Osman Özbahçe, “Özgürlük Öldürür, Ölüm Özgürleştirir” başlıklı yazısında Necip Tosun’un hikâyesini ele aldı. Hikâye teknikleriyle birlikte Tosun’un anlam dünyasını yazdı. İdris Ekinci, Necip Tosun’un yeni kitabı Modern Öykü Kuramı’nda ileri sürdüğü fikirleri gösterdi, tartıştı. 1990’lı yıllardan bu yana hikâye eleştirisine verdiği emeğin bir sonucu olarak duran Modern Öykü Kuramı’yla birlikte edebiyat eleştirimiz kıymetli bir eser daha kazandı. Osman Özbahçe, “Necip Tosun’un Hikâyesi” başlıklı kronolojide Tosun’un hikâyelerinin yayım tarihlerini çıkardı. Necip Tosun’un hikâyesini çalışacaklar için kıymetli bir belge düzenledi.

“Muhavere” bölümünde Necip Tosun’la yaptığımız söyleşiyi bulacaksınız. “Nitelikli Edebiyat Edebiyata Yabancılaştırılıyor” diyen Tosun’un Türk hikâyesi üstüne söyledikleri kadar edebiyat ortamımız için yaptığı tespitleri de dikkatlerinize sunuyoruz.

“Ara Fasıl”da Bülent Keçeli, Emre Öztürk’ün ilk kitabı Kemik Yasası’nı yazdı. Emre Öztürk, okuyucuyu “imge gücü”yle etkiliyor diyen Keçeli, genç şairimiz için “imge kendine yeni bir başlangıç edinmiş diyebiliriz” cümlesini kurdu.

Ara Fasıl “Suvare ve Matine”de Yavuz Altınışık, sıra dışı yönetmen David Lynch’in The Elephant Man (Fil Adam) isimli filmini yazdı. Lynch sinemasının temel özelliklerine değindi. Evren Kuçlu, bir yönetmeni bütün yönleriyle ele aldı: “Buhrandan İnsana Bir Sinema: Terence Malick Filmleri” başlıklı yazısında Kuçlu, Hollywood kuşatmasını yarabilmiş nadir yönetmenlerden Terence Malick’in sistem eleştirisine dikkat çekti.

“Temaşa” bölümümüzde hikâye okumayı özleyenler için Necip Tosun’un yeni hikâyesi “Karanlıkta Bir Nokta”yı sunuyoruz.

Oğuz Karakaş, geçtiğimiz günlerde yayınlanan The Last Vispo Anthology Poetry 1998-2008 isimli görsel şiir antolojisini yazdı. Başta Serkan Işın olmak üzere bu antolojiye Türkiye’den seçilen şairlerin haberini yaptı. Musab Kırca, “Zamanın Ruhu Üzerine Tezler”de kültürel iktidar eleştirisini sürdürüyor.

Erkut Terliksiz ve Erman Akçay’ın illüstrasyonlarıyla katkıda bulunduğu Karagöz’ün “Kıraathane” bölümünü Yunus Emre Altuntaş, İdris Ekinci ve İrfan Dağ hazırladı. Yunus Emre Altuntaş son dönemde yayına başlayan edebiyat dergilerini tanıttı.

Hacivat’a baş eğmezem
Yanıma gelse koymazam
Dest ü avuçta durmazam
Perde-keşan-i şöhretim
Karagözüm bir âfetim

Her ne kusurumuz varsa affola, haneniz hep neşe dola!

Akbaba leylek
Hani bana gömlek
Gömleğimin ucu yok
Kara kızın suçu yok



İletişim:

Nobel Yayın Dağıtım, Mithatpaşa Cad. No: 74, Kocatepe Kültür Merkezi, Kızılay/ANKARA
www.karagozedebiyat.com

Bir hafıza olarak iki dergi

Yeryüzünde hiçbir ülkenin çocukları bizim kadar hafızadan yoksun değildir. Hiçbir toplumun, son beş yüzyıllık dünya tarihinin kendisi olmadan yazılamadığı hafızası elinden alınmış değildir. Nostaljikl bir geçmiş hayıflanmasından yahut içi boş şanlı tarih tekerlemesinden bahsetmediğimi söylemeye gerek yok.

Daha yüz öncesinin dedelerinin dilini okumaktan bile aciz olan nesillerin, yani dili elinden alınmış bir milletin benliği olabilir mi? Bir milletin ürettiği edebiyattan bilime, düşünceden, ahlaka hayatın tüm alanlarını kuşatan birikimiyle temasının kesilmesi ancak sömürge toplumlarında yaşanabilir. Sömürgeleştirilmiş toplumlardır. Biz, 'kendi kendini sömürgeleştirmeyi başarmış' başka bir benzeri olmayan bir milletiz şu anda. Bilinen anlamda sömürgeleştirilememiş ender bir toplumlardan biri olmamıza karşın kültürel anlamda gönüllü olarak sömürgeleştirmeyi başarmış yegane ulusuz. Bu gönüllü sömürgeleştirme nedeniyledir ki, ne yeni bir düşünce, sanat, estetik, fikir üretebiliyor ne de geçmişi taklit edebiliyoruz. Bu anlamda ne gelenekçi ne de muhafazakar olma imkanı yok. taklit düzeyinde bile gelenekle temas imkanı elinden alınmış. Kaldı ki bir milletin çağlar boyu geliştirdiği birikime yaslanarak, hesaplaşarak; çağın imkanlarını kullanarak, çağa seslenecek açılımlar sergileyebilelim. 'Sürekli değişime uğrayan dillere ölümsüz bir eser emanet edilemez' demiş Goethe. Sadece dilde değil tüm değerlerle tüm köprüler atıldığı için yarına kalacak ölümsüz bir eser verme imkanı kalmamıştır. 'Dil varlığın hanesidir' diyor Heidegger. Sadece dil konusundaki perişanlığa bakarak içine itildiğimiz durumun varoluşsal bir mesele olduğu hükmüne varabiliriz.

Tüm bu olumsuzlukların bir anda zihnimde canlanmasına vesile olan şey sanılanın aksine kısmen de olsa avunabileceğim, sevindirici bir gelişme olmasıdır. Mehmet Akif'in başyazarlığını, adeta fikir babalığını yaptığı 1908 yılında yayınlanmaya başlayan, 184. sayısından itibaren Sebilürreşad adını alan Sırat-i Müstakîm dergisi, yeni harflerle okuyucu karşısında çıkıyor. Dergiyi asli metinlerine okuma imkanı elinden alınan Türk okuruna, 27 Ağustos 1908 ile 18 Şubat 1909 tarihleri arasında çıkan ilk 26 sayısı , Bağcılar Belediyesi'nin desteği sayesinde yayınlandı. 1908 ile 1925 yılları arasında yayımlanan 641 sayının tamamını Latin harflerine aktarılacak olan projeyi, M. Ertuğrul Düzdağ sorumluluğunda bir ekip gerçekleştiriyor.

Sırat-ı Mustakim Dergisi'nin fihristi ve dizini daha önce M. Suat Mertoğlu'nun çalışmasıyla kitaplaştırılmıştı (Klasik Yayınları). Düşünce hayatımızın bu önemli yayınının bugünkü harflerle yayınlarken keşke dergideki metinlerin aslı da konabilseydi. En azından dergiyi aslından okumak isteyenlere önemli bir imkan sağlanmış olurdu.

Bu yayının Mehmet Akif gibi İslamcılık düşüncesinin önemli isimlerinden birinin fikir babalığını, Eşref Edip gibi bir ismin yayıncılığını yürütmüş olmasını ötesinde anlamlı kılan hususiyetleri var.

İkinci Meşruiyet'in ilanından hemen sonraki fikir hareketlerini takip etmek anlamında da Türk düşünce hayatının temel kaynaklarından biridir. İmparatorluğun tam bir yol ayrımına geldiği bu süreçte üç temel akım birbiri ile mücadele halindedir; ana hatlarıyla İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık olarak resmedilebilir.

Sırat-ı Mustakim mecmuası hem o dönemde bugün İslamcılık olarak tanımlanan İslam ittihatını, İslam ahlakı, Kur'an ve Sünnete dönüş gibi tezlerinin yanı sıra Batıya karşı cevap geliştirme telaşı içinde İslam modernizmiyle yaftalanacak tartışmaların, Avrupa'nın ahlakını değil sadece teknolojisinin alınması gibi fikirleri savunan kalemlerin buluştuğu bir ortamdı. Temel olarak da Müslümanların, Osmanlı ve İslam dünyasının nasıl kurtulacağı Hilafet ve ümmet gibi ideallerin dillendirildiği, çözüm aradığı bir havza oalrak bakmak gerekir. Aynı zamanda mücadele içinde olduğu siyasi ve fikri cereyanlara karşı tezleri, bu akımların birbiriyle kesiştikleri ve ayrıldıkları hatları izleme imkanı veren bir yayın. Hala tartışmakta olduğumuz kadın sorunundan, teknolojiye, batı ile ilişkilerden milliyetçiliği, İslam birliğine varıncaya kadar pek çok meselenin kesintisiz sürdürüldüğü canlı bir okul adeta. Bu anlamda bugün gündemimizi işgal eden pek çok tartışmanın kökenlerini bulmak, tartışamanın seyrini izlemek mümkün.

Dolaylı da olsa entelektüel hafızanın yenilenmesine, tartışmaların tarihi seyri ve soykütüğünü yerli yerine koymak anlamında bu tür çalışmaları önemsiyorum.

Sırat-ı Mustakim yayınlandığı günlerde Star gazetesinin Büyük Doğu dergisinden bir demet de olsa tıpkı basımını ilave olarak vermesi fikri takip açısından anlamlı bir tevakuf oldu. Sırat-ı Mustakim Osmanlı yıkılmadan hemen önceki İslamcıların son büyük çıkışı idi; Büyük doğu ise Cumhuriyet sonrasının ilk önemli çıkışı sayılabilir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan itibaren çıkmaya başlayan Büyük Doğu, döneminin tartışmalarını yansıtmasından daha ziyade, bir fikrin, bir iddianın kendi dilini bulma çabasında İslami düşünüşün Necip Fazıl'ın şahsındaki devasa mücadelenin kalesi durumundaydı. Döneminin şartları içinde sergilenen iniş çıkışları, siyasi baskıları, fikri çizgisi itibariyle Büyük Doğu anlaşılmadan bugünkü İslam düşüncesinin geldiği nokta anlaşılamaz. Gazetenin belli bir sıra gözetmeden verdiği tıpkı basım Büyük Doğu dergilerini hangi kritere göre seçtiğini pek belli olmasa da bu iki dergini üzerinde entelektüel nesebin okunmasına, işaret taşlarının yerli yerine oturmasını sağlayacaktır.


Akif Emre


Yeni Şafak
5 Mayıs 2012

Bir yıllık çevresinde yahut edebiyatta taraflı yaklaşımlar

Edebiyatımızın millî ve manevî anlamda kuşatıcı yönünü ön plana getiren veya getirmesi beklenen bir yıllığın anlamsız bir tarafgirlikle İslamî duyarlılığı olan bazı edebiyat-sanat dergilerini yok saydığını üzülerek temaşa etmekteyiz.

Ne yazık ki adaleti üstün tutan ve hakkı teslim etme konusunda tüm cihana örnek olan bir dinin şair ve yazarlarının kendi aralarında bu hakkı teslim etmemesi bize “Biz nerdeyiz?” sorusunu sordurmaktadır.

Edebiyatta bir tekelleşme ve kendisi dışındakileri sanatçı olarak görmeme hastalığına tutulmuş bazı zat-ı muhteremlere birisinin artık dur demesinin vakti gelmiştir. Unutulmamalıdır ki haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.

Biz merkeziz; bizim dışımızda kalan herkes ‘çevre’ bizden başka herkes ‘taşralı’ diyerek; şiirin, denemenin, hikâyenin rotasını ancak biz belirleriz havasından sıyrılamayan ve bu kibrini sanat diye yutturan zevat artık uyanıp bazı gerçeklerin farkına varmalıdır.

Nedense bu ayrımcılıkları ve taraf tutmaları bazı kurumların verdikleri desteğin arkasına saklanarak yapan bu zatlar, vakıf ruhuna da zarar verdiklerinin farkında değildirler.

Kendilerine model aldıkları edebiyatçılar ve edebî tarzlar dışındaki ürünleri, edebî çalışmaları görmezlikten gelmek nasıl bir insafsızlıktır!

Dünyayı sırf kendilerinden ibaret görmek nasıl bir edebiyat anlayışıdır? Resmen bir biatcı kültür geliştirilmiş; bu kültüre uyum sağlamayanlar adeta edebiyatın Kerbelasına atılmaktadırlar.

Bu yıllıkları hazırlayanlar, sol camianın dergilerindeki şiirleri ve yazıları bir aşağılık kompleksinin tezahürüyle bağırlarına basarken; İslamî düşüncenin mecmualarını görmek istememeleri insanı değişik düşüncelere sevk etmektedir.

Öncelikle bu zatlar fikir ve duruş olarak nerdedirler? Müslüman mahallesinde salyangoz pazarlamanın mantığını nasıl kurgulamaktadırlar? Dünyayı sadece kendilerinden ve egolarından ibaret saymanın iflah olmaz derdine mi tutulmuşlardır yoksa !..

Kendi çevreleri dışındaki edebiyat-sanat dergilerini yok saymak bunların kompleksli bir davranış tarzı içinde olduklarını göstermektedir. Bu davranışı sergileyenlerin böyle yaparak acınacak bir duruma düştüklerinin ve kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkına varmalarını isteriz.

Nihai noktada bu durum, diğer şair ve yazarlara gösterilen hoşgörünün kendileri gibi düşünen insanlara gösterilmemesi nasıl bir algı yanılgısının içinde olunduğunun resmini göstermektedir.

Bu taraflı davranış sadece yıllık da değil vakfa ait yayın politikasında da görülmektedir. Nedense belirli bir zümre dışında kimsenin kitabının basılmasına izin verilmemektedir.

Nihayetinde bu bir vakıftır ve vakıfların şahsi menfaatler için kullanılmasının vebali zordur. Bunun için değerlendirilmelerin daha sağlıklı olarak yapılması ve insaf ölçütlerinin elden bırakılmaması elzemdir.

Her ne kadar nefis her zaman için kendi menfaatlerini düşünse de kâinatta nefsin isteklerinin de üstünde hakikatler vardır. Bu hakikatler aşkına kendimize gelip kendi kalelerimize gol atmaktan vazgeçmek zorundayız.

Yıllıkçıların dikkatine!..


Rıfat Cantekin

266. 'Yedi İklim'

Mayıs 2012

Koşulların değişmesi yeni problem alanları çıkarıyor karşımıza. Bu, hayatın her alanında böyle. Düşüncede, sanatta, siyasette. Değişimin küçük ölçekli olduğu dönemlerde gelenekler insan hayatını göreceli olarak kolaylaştırır. Hazır kalıplar var önümüzde; hazır yollar biz de öncekilerin geçtiği yollardan geçip gidiyoruz. Değişimin hızlı olduğu dönemlerde ise kalıplar iş görmez hâle geliyor. Dün işimize yarayan çözümlerin bugün yaşamımızı zorlaştırdığını görüyoruz dehşet içinde. Geleneklerin bütünüyle iş görmez hâle geldiği noktalar ise uygarlık krizi olarak beliriyor. Paradoks olarak, bir uygarlığın kendini yenileme gücü de büyük ölçüde kriz dönemlerinde test ediliyor.

İslâm; sanat, düşünce, siyaset, ekonomi gibi hayatın bütün alanlarını kapsayan bir uygarlık olarak çok kere büyük krizlerle karşı karşıya geldi. Erken dönemde meydana gelen Yunan düşüncesi ile hesaplaşma, Haçlı seferleri, Moğol istilası, Sanayi Devriminden sonra başlayan kitlesel üretim teknolojisi ile sınanma, 20. yüzyılda İslâm Devletinin varlığını koruyup koruyamama mücadelesi bunların en belirgin olanlarından.

Büyük krizlerin önemli sonuçlarından birisi, sanatçı, düşünür, siyasetçi gibi toplumun öncü kesimlerini yeni yollar bulma konusunda daha fazla zorlaması. Bu zorlama sonucu ortaya çıkan düşünce ve eylem farklılıkları geleneksel yapı içinde rahatlık bulmuş büyük kitlede tedirginlik yaratıyor önce. Sonra yollardan bir kaçı kabul görmeye, kitleler için umut olmaya başlıyor zamanla.

İçinde yaşadığımız dönemin en belirgin özelliği, dış dünyadaki hemen bütün değişimlerin bizim irademiz dışında gerçekleşmesi. Yirmi yıl kadar önce, dünyada daha fazla mal ve insan hareketine zemin hazırlayan kürselleşmenin kaçınılmaz olduğu olgusu ile yüzyüze geldik. Şimdi de demokratik değerlerin her şeyin önünde olduğu söylemi ile karşı karşıyayız. Aydınlarımızın önemli bölümü de bu söylemin büyüsüne kapılmış, demokratik değerlerin esasta nasıl bizim malımız olduğunu kanıtlamanın derdinde.

Evet, kürselleşme denilen olgu görmezden gelinemeyecek bir gerçek: Mallar artık dünyanın bir yanından öbür yanına kolaylıkla hareket edebilmekte. Doğalgaz ve petrol gibi doğal kaynakların taşınabilmesi için ülkeler arasına binlerce km. uzunluğunda borular döşenebilmektedir. Demokrasi insanlığın ulaştığı en faziletli yönetim biçimi; değerler de insanlığın yeni kutsalı. Ancak bir koşulla birlikte: Bu yeni kutsal, onların belirlediği ekonomik ve kültürel dizgenin yaşamasını kolaylaştırdığı sürece.

Tam da bu nedenle, sanattan edebiyata, felsefeden düşünceye, siyasetten ekonomiye çok alanda birden gayret sarfetmeye, seçenekler üretmeye ihtiyacımız var. Sahip olduğumuz entelektüel miras, daha da ötesi, bahşedilen vahiy nuru bize bunun için fazlasıyla imkânlar sunmakta.


İçindekiler:


Yedi İklim: Yollar

Kâmil Eşfak Berki: Yelkenli

Şakir Kurtulmuş: Yıldızlar Sevinir Gelişine / Hoşgeldin Bebek

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu: Dağlarardarda, Dağlar...

Hasan Aycın: Çizgi

Zafer Acar: Kurşun ve Kalem

Mehmet Habil Tecimen: Ey Kudüs Ey...

Erkan Kara: Sen, Ben'im O'nu Sevebilmem İçinsin

Mehmet Özger: Umut Burcu

Osman Koca: Tumturak

Handan Acar Yıldız: Bulmak

Osman Aytekin: İkinci Şube'de Zor Saatler

Mustafa Cemil Efe: Hüsn-i Hat

Ali Haydar Haksal: Öykü Ağacı XIII

Hâfız-ı Şirazî: (Hazırlayan: Cihangir Berk) Hafız Divanında Şiir Üzerine Beyitler -III-

Osman Bayraktar: Letaif-i Rivayat Işığında Ahmet Mithat Efendi'nin Hikâyesi

Habil Tecimen: Politik Şiir ve Ölen Asyalılar (Tex Contest)

Yüksel Kanar: Haçlılar Çağı Yazıları-II

Yakup Şafak: Şehrî ve Gülî Yahut Taşkent Armağanı

Mustafa Cemil Efe: Eflatun Dudaklı Kız...

Serap Ekizler: Çizgi

Emine Batar: "Modern Öykü Kuramı"

İbrahim Coşkun: Küçük Kahramanlar ile Osmanlı'nın Kuruşunda

Ali Ekrem Cömert: Kitaba Hayat Veren İmzalar ve "Hayat Veren Mektuplar"

Yunus Emre Özsaray: Birkaç Öykü Kitabı Üzerine Birkaç Düşünce / Köpekler Akşamı-Bülent Ata, Keyfe Kader Kahvesi-Aykut Ertuğrul

Yeprem Türk: Zafer Acar'ın Yeni Kitapları Üzerine Düşünmeler: Diri / Suçsuzluğumu Affet


İrtibat:
0 216 352 49 77
yediiklim@yahoo.com
yediiklimeditor@yahoo.com
www.yedi-iklim.com

Baharda gelen 'Acemi'


Acemi’nin, başkalarını keşfetmek için çıktığını keşfedenlerin sayısı, henüz ikinci sayımızda olmamıza rağmen ciddi bir rakama ulaştı. Bu sevindirici… Önceki sayıda temas ettiğimiz konuların ardında olduğumuzu tekrarlayalım. “Zihinsel dönüşüm geçiren bu ülkede, edebiyatta da zihinler dönüşmek zorundadır.” mealinde cümleler sarf etmiştik. Bir de şu hususa dikkat çekmiştik: “Edebiyat dergilerinin ömürlerinin kısa sürmesi ve genç yaşta dergiler mezarlığındaki yerini alması…” Bu durum, edebiyatı önemseyen ve edebiyatla meşgul olan herkesi rahatsız eder, üzer. Bu duruma düşmemek için bazı noktalara dikkat çekmiştik. Ne var ki bu ikazlarımız, taşrada dergi çıkaran bazı dostlarımızdan sitem gelmesine sebep oldu. Bizim ifadelerimizden, taşra dergiciliğini küçümsediğimiz kanaatine varılmış. Yok, böyle bir şey… Edebiyatı yönlendiremese de taşra dergiciliği önemlidir. Bizim ikazımız taşra dergiciliğine değil, estetik kaygı taşımayan dergi yöneticilerinedir. On senedir çıkan dergiler var ama çamur gibi… Oysa adı “edebiyat dergisi...” Estetik bir kaygı taşımak, işin başıdır. Edebiyat dergisi çıkarmaya karar vermiş birisinin amacı ve hedefi, sayfaları iki kapak arasına almak olmamalıdır. Acemi’nin sıcak ve sempatik karşılanması bizi sevindiriyor. Bununla beraber dergiye ürün gönderenlerin ve dergi ile ilgilenenlerin çokluğu da bizi ümitlendiriyor. Acemi’yi çıkaran kadro, yazı ve edebiyatın disiplinine dâhil olan bir kadrodur. Yazarlık okulunda işin “teorik” kısmını da ihmal etmeyen bu kadro, dergi çıkararak “yazarlık okulu”nu ülke geneline yaymış oluyor. Çok zahmetli olan böyle bir işin altına gönüllü olarak girmeleri, beraberinde başarıyı da getiriyor. Acemi, bir mutfak dergidir. Mutfakta yemek yapmasını öğretip Türk edebiyatının dergilerine kalem yetiştirmeyi hedeflemektedir. Teşvik için yazı yayımlamaktadır. Işık gördüğü kişilerin yazılarına ve şiirlerine sahip çıkmaktadır.

Bununla beraber belli bir seviyenin altındaki yazıları elemektedir. Elemelidir ki yazanlar, kendilerinin mesafe aldığını görebilsin. Acemi, 2. Sayısından itibaren ülke geneline dağılmaya başlandı. Derginin sitesinden, bayi listesine de bakılabilir.

Sizler, mazeret üretme yerine düzenli yazı yazarsanız o zaman kendinizi derginin ve edebiyatın içinde bulacak, farkı fark edeceksiniz. Baharda gelen 3. sayımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.

'Umran' dergisinde yeni sosyoloji

Mayıs 2012

Umran dergisi Türk Sosyolojisi’nin nasıl bir sürece girdiğini, darbelere ve diktaya verdiği cevazlarla toplumsal realiteden koptuğunu gözler önüne seriyor.

Umran dergisi Mayıs 2012 tarihli sayısında devlet merkezli, halkı aşağılayıcı, milliyetçi formatta oluşturulan Türk Sosyolojisi’nin son yıllarda yaşanan toplumsal, siyasal, kültürel değişimlerle beraber nasıl bir sürece girdiğini, artık bu dayatmacı teori ve üslublarla, darbelere ve diktaya verdiği cevazlarla toplumsal realiteden koptuğunu gözler önüne seriyor. Artık bütün bu sürecin hilafına yeni nesil sosyologların yetiştiğine, bu gelişmenin, yarının Türkiye’sini ve İslâm dünyasını inşâda, insanlığa yepyeni umutlar sunmada çok önemli bir dönemeç olduğuna dikkat çekiyor.

2012-05-04

'Haksöz' der ki: “28 Şubat Hukuksuzluğunun Köküne İnilsin!”


Mayıs 2012

Haksöz dergisi, Mayıs 2012 tarihli 254. Sayısında 28 Şubat operasyonlarını kapağa taşıdı: “28 Şubat Hukuksuzluğunun Köküne İnilsin!”

“Kur’an’ın aydınlığına doğru” şiarıyla aylık yayınını sürdüren Haksöz Dergisi, 254. Sayısıyla okurlarının karşısına çıktı. Dergide bu ay 28 Şubat soruşturması, Suriye ve Kutlu Doğum gibi konular önplanda.

“28 Şubatçılar Yine Sincan’dalar” başlıklı Gündem yazısında soruşturma sürecini yorumlayan Haksöz, 28 Şubatçıların yargılanamayacağını söyleyenlerin tezlerinin çöktüğüne dikkat çekiyor. Haksöz, soruşturmanın tüm yönleriyle genişletilmesi gerektiğini ifade ederek 28 Şubat’ın Kemalizm demek olduğunu vurguluyor ve darbecilerle birlikte darbeci zihniyetle de tümüyle hesaplaşmaya çağırıyor.

Konu bağlamında Musa Üzer, 28 Şubat sürecinde çözülen, içine kapanan ya da direnişi bırakıp sivil toplumculuğu keşfeden cemaatlerin muhasebe ihtiyacına dikkat çekerken Bahadır Kurbanoğlu, dönemin medya manşetlerinden hareketle medya ile darbe ilişkisini gözler önüne seriyor.

SURİYE: İddialar ve Üstatlar

Suriye gündemini sıcak tutmaya devam eden dergide bu ay Rıdvan Kaya, konuyla ilgili öne çıkan tüm tartışmaları soru-cevap yöntemiyle değerlendiriyor. Suriye direnişi, muhalefeti, dış müdahale ve emperyalizm olgusu, Suriye halkının Esed yönetimine desteği, İran-Hizbullah’ın tutumu ve Filistin meselesiyle ilgili iddialara cevap veriyor.

Suriye özelinde Yılmaz Çakır’ın yazısı da dikkat çekici. Çakır, “Üstatlar, Abiler ve Tâbiler” başlıklı yazısında özellikle şiir ve edebiyat alanında “üstat” addedilen kişilerin siyasi analizlerindeki yanlışları ve bu analizlerin mürit edasıyla öne çıkartılmasındaki sorunları değerlendiriyor: “Kim demiş, başarılı edebiyatçılar, cins şairler, sa­nattan, şiirden anladıkları, bildikleri kadar siyasetten; iç ve dış politikadan, iktisattan, tarihten, felsefeden ya da ne bileyim psikolojiden de anlar­lar ve anlatırlar diye?”

Basil Kudat’ın çeviri makalesi ise Suriye’de BM gözlemcilerini ve ateşkes ihlallerini konu alıyor. Dergide Adem Özköse’nin eşi Raziye Özköse ile de bir röportaj gerçekleştirilmiş.

Hamza Türkmen, Yemen’in siyasi tarihini ve diktatör Abdullah Ali Salih sonrası süreci değerlendiriyor. Barry Rubin’in yazısı ise Mısır devrimini ve yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir Siyonist gözünden aktarıyor.

Murat Koç, “Kutlu Doğum Haftası” vesilesiyle geçtiğimiz günlerde yapılan etkinliklerin mahiyetini irdelerken nasıl bir peygamber tasavvuruna sahip olmamız gerektiği noktasında analizlerde bulunuyor.

Mustafa Siel, son ayların çokça gündeme gelen bir konusunu, komplo teorilerini ayetler bağlamında ele alıyor.

Cengiz Duman, Hz. Süleyman ile karınca kıssasını masaya yatırarak konuya farklı yaklaşımlar getiriyor.

Kamil Yeşil’in Şura, Tevhid ve Hicret dergileri üzerinden 1970’li, 80’li yıllarda İslami düşüncedeki radikal tavrı gözler önüne seren araştırması da dikkat çekici.

Gülşen Demirkol Özer’in 28 Şubat soruşturmasıyla ilgili “İkna Olmadık” başlıklı denemesi, Mücahit Gökduman’ın Özgür Üniversiteli Buluşmaları notları, Mustafa Siel ve Bünyamin Doğruer’in şiirlerinin de yer aldığı dergide Uludere ve Filistinli esirler de unutulmamış.

2012-05-03

'Ay Vakti' meşalesi yanmaya devam ediyor

Mayıs-Haziran 2012

Ay Vakti uzun soluklu yürüyüşünü 138. sayısında da sürdürüyor. Uzun yıllardır kalitesini ve istikrarını bozmadan yayın hayatına devam eden dergimiz bu sayısında da dopdolu bir gündemle okuyucusunu selamlamaktadır. Gündemin nabzını tutan giriş yazısıyla başlayan dergimiz Şeref Akbaba’nın “Kafdağı” isimli denemesiyle sayfalarını aralamaktadır. Naz Ferniba’nın “Cezada Elif Firarı”isimli öyküsünün ardından Recep Garip’in “Kitaplarla Baharı Yaşamak-I” isimli denemesiyle devam etmektedir. “Şehri Bekleyen Dağ “şiiriyle A.Vahap Akbaş “Görülmüyor Yıldızlar” şiiriyle Nurettin Durman bize şiir ziyafeti sunmaktadırlar.

Asuman Güzelce'nin Medine-i Münevverenin hat yazılarını yazan Hattatlardan Ali Hüsrevoğlu ile yapılan söyleşisi bizi hat sanatının inceliklerine ve milletimizin bu alanda ki büyüklüğüne götürürken medeniyetimizin sanat alanında şahikası olan hüsn-ü hat sanatını bize sevdirmektedir. Sayın Hüsrevoğlu’nun hatıralarının ve derinlikli bakışının eşliğinde bizi yepyeni bir dünyaya götürmektedir. Kalbimizi açan bu söyleşi ruhumuza inşirah vermekte ve bize manen başka âlemlerin kapısını açmaktadır.

“Sen Gel Ve Çoğalt Bu Acıyı” diyen İsmail Bingöl’ün ardından “Vakitsiz Savruluşlar Atlasıyla “Mehmet Baş seslenmektedir. Necmettin Evci’nin “Bir Yürüyüşü Taçlandıran Kitaplar” isimli incelemesi ay vakti kitaplığından çıkan nadide kitapları tanıtmakta bizi güzel bir davetle bu güzel kitaplara davet etmektedir. Ardından “Yaşamak Öldürür Beni” isimli yazısıyla Mehmet Baş, Necmettin Evci’nin düşünce yazılarından oluşan kitabını incelemektedir. “Yed-i Beyza” isimli öyküsüyle Ebubekir Koçak’ı “Özlemişim” isimli denemesiyle Faik Öcal takip etmektedir. “Virüslü Hayat” isimli öyküsü ile Duran Çetin “Hikâye Derler” isimli öyküsüyle Semra Saraç dergimizin sayfalarını süslemektedirler.” Eğitim Ve Düşünce “isimli denemesiyle Necmi Kılıç’ı ,” Gecenin Birinde” isimli öyküsüyle Samet Kara takip etmektedir. Fahri Tuna “Sait Faik Sadece İstanbul’u Yazdı “isimli denemesiyle, Burhan Barak “Hayat Fragmanı” isimli öyküsüyle dergimizde yer almaktadır. Rasim Demirtaş” Tutanak-Erik Dalları-Mutlaka-İlkyaz Gelince-Nisan Bir” isimli şiirleriyle seslenirken Nurten Can” İblisin Bastonu “isimli şiiriyle okuyuculara seslenmektedir. Abdullah Ömer Yavuz “Fetih 2012-Osmanlı Tarihinin Sinema İle İmtihanı” isimli sinema yazısıyla karşımızdadır.

Ay Vakti yine dopdolu yine heyecanlı bir sayı ile karşımızdadır. Hayırlı okumalar.

Mehmet Baş


İrtibat:

P.K. 160 Kadıköy/İSTANBUL
0216 341 11 66
ayvakti@gmail.com

'Türk Edebiyatı' dergisinde Turan Oflazoğlu dosyası

Mayıs 2012, Sayı:463

Konusunu Osmanlı tarihinden aldığı tragedyalarıyla tanınan şair Turan Oflazoğlu, geçen şubat ayında seksen yaşına girdi. Bu yıl Yapı Kredi Afife Jale Ödülü’ne de lâyık görülen bu değerli sanatçıyla arkadaşımız Sezai Coşkun önemli bir röportaj gerçekleştirdi. Daha uzun yıllar yaşamasını ve eserler vermesini temenni ettiğimiz Turan Bey’in torunu için yazdığı yeni bir şiirini de bu sayıda okuyacaksınız.

Prof. Dr. İnci Enginün, Antrepo 3’te hâlen devam eden “Van Gogh Alive” ve Sabancı Müzesi’ndeki “Rembrandt ve Çağdaşları” sergileriyle ilgili intibalarını anlatıyor. “Tanpınar da Görseydi” ana başlığını taşıyan bu yazısında, resim sanatına çok özel bir ilgi duyan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın böyle sergileri görme imkânı bulamadığını hatırlatan hocamız, “Böyle bir sergiyi görseydi, çıldırırdı” diyor. Hülya Atakan’ın yazısı da resim sanatıyla ilgili. Bruegel’in XV. yüzyılda bir Flaman kasabasının meydanında olup bitenleri tasvir ettiği ünlü “Karnaval ve Perhiz” tablosunun âdeta içine giren Hülya Hanım’ın yazısını beğeneceğinizden eminim.

Ben de yeni Anayasa’nın tartışıldığı şu günlerde, Anayasa dili meselesine Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in penceresinden baktım. Türkçe Meselesi (1948) adlı kitabında hukuk dili konusundaki görüşlerini de anlatan bu büyük fikir adamı ve hukukçuyu rahmetle anıyorum.

Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nun, çocuk kitapları yayımlayan yayınevlerine Amerika’da kız çocuklarının birer Amerikalı olarak yetişmelerini sağlayan “Amerikan Kızı” serisine benzer bir “Türk Kızı” serisinin hazırlanması yolunda ilgi çekici bir teklifi var.

Kâmil Yeşil de “İmlâ ve Noktalama Bilmeyen Nesillere Hazır Olunuz” başlıklı yazısında, Talim Terbiye Kurulu’nun 2005 yılında kabul ettiği Dil ve Anlatım programındaki Kelimede Yapı Bilgisi, İmlâ, Noktalama ve Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Ögeleri ve Cümlenin Yapısı ünitelerinden nedense vazgeçildiğini, bunun imlâ ve noktalama bilmeyen nesillerin ortaya çıkmasına yol açacağını belirterek önemli bir tehlikeye dikkatimizi çekiyor.

Said Coşar, edebiyat tarihimizi karikatürlerle anlatmaya devam ediyor. Bu sayıda Florinalı Nâzım’ın karikatürize edebî hayatını okuyacaksınız. Selçuk Karakılıç’ın yazısında da Florinalı’dan bahis var. Ancak Karakılıç, ağırlıklı olarak kısa bir süre önce kaybettiğimiz ilk dünya güzellik kraliçemiz Keriman Hâlis’in Türkiye ve dünya güzellik kraliçeliğine nasıl seçildiğini ve bu olayın yankılarını anlatıyor.

Türkiye’deki yarışmada jürinin Abdülhak Hâmid, Halid Ziya Uşaklıgil, Cenab Şahabeddin, Ahmed Hâşim, Hüseyin Cahid ve Peyami Safa gibi ünlü edebiyatçıların da yer aldığını biliyor muydunuz?

İbrahim Öztürkçü’nün yazısı da sanırım ilginizi çekecek: “Âkif’in Mükeyyifatla Arası Nasıldı?”
Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz de İzzet Molla Divanı’nın bir nüshasında bazı beyitler için ilgi çekici notlar düşen meçhul okuyucunun şaşırtıcı dikkat ve tepkilerini bizimle paylaştı. Yazının sonuna kadar yüzünüzden tebessüm eksik olmayacak.

Elinizdeki sayıda ayrıca Kazak bilim adamı Murat Avezov’la babası Muhtar Avezov hakkında yapılmış bir röportaja yer verdik. Muhtar Avezov, bilindiği gibi, dört ciltten oluşan Abay Yolu adlı ünlü tarihî romanın yazarıdır. Birinci cildi 1942, ikinci cildi 1947, üçüncü cildi 1952, dördüncü cildi 1956 yıllarında yayımlanan roman, 1949 yılında Kazak Mamlekettik Nişanı’na, 1959 yılında da Lenin Özel Nişanı’na lâyık görülmüştü. Kazak edebiyatının klasikleri arasına giren ve birçok dünya diline çevrilen Abay Yolu’nda Kazakların dünyası bütün zenginliğiyle anlatılmaktadır.

Özbekistan İlimler Akademisi’nden Atabek Rustambekoğlu da Kokand şairlerinin İstanbul hakkındaki şiirlerinden söz ediyor.

Prof. Dr. Kenan Erdoğan’ın gelecek sayıda da devam edecek olan “İran ve Afganistan İzlenimleri” herhâlde ilginizi çekecektir. Halk edebiyatı araştırmalarının duayeni Nail Tan da çok şairli bir şiiri, “Üryan Geldim Yine Üryan Giderim”i ele aldı.

Bu sayıda Muhammed Esad Tiryaki ve Sevgül Yılmaz’ın birer hikâyesini; Mustafa Ruhi Şirin, Nazım Payam, Cengizhan Orakçı, Bilal Yavuz, İlker Nuri ve Seval Karadeniz’in şiirlerini dikkatlerinize sunuyoruz. İbrahim Türkhan, Kırgız şair Süyünbay Eraliyev’in “Mutluluk” adlı şiirini çevirdi.

Rudyard Kipling’in dilimize birçok defa çevrilen “Eğer” adlı ünlü şiirini bir de Özgür Çavuşoğlu’nun çevirisinden okuyacaksınız.

Kırkambar’ımız da her zaman olduğu gibi dopdolu.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…

Muhabbetle efendim.

Beşir Ayvazoğlu

2012-05-02

185. 'Hece'

Mayıs 2012

EDEBİYAT GÜNDEMİ
İbrahim Demirci/66 Yıl Sonra Büyük Doğu Okumak
Eriş Özgül/Festival İktidarı
Recep Şükrü Güngör/Kalmak
Nurşah Karaca/Kara Yıldız

Hasan Aycın/Çizgi
Hüseyin Atlansoy/Köşk
Yüksel Peker/Kelebek, Şair ve İzler
Ömer Aksay/Demokratik Bahar Salgını
Ali K. Metin/Taze Kan İçin İkinci Zeyl
Kenan Çağan/Raptiye
Erdal Çakır/Yağmalanmış Bir Yürek Üzerinde Kar Yangınları
Şenol Korkut/İrade
Sümeyye Betül/Çaresi Bulunur
Metin Erol/İçi Pişmemiş
Emine Kocabaş/Havadan Sudan

Mustafa Muharrem/Şiir Hakkı
Yahya Kurtkaya/Tedavülde Olmayan Üzerine
Ahmet Haydar Ak/Eleştirel Realizm Işığında Bilginin ve Gerçeğin Değerlendirilmesi
Lütfi Bergen/Muhafazakâr Sanata Eleştiri:İnsan Tekâmül Edebilir
Ali Galip Yener/"Goethe ve Çağı" Üzerine Eleştiri Notları
Aynur Erdoğan /Tanzimatçı Paşanın Yerlilik Arayışı

DOSYA
ŞİİR TECRÜBESİ-2
İbrahim Demirci/Meram’ın Şiiri / Şiirin Meramı
Hayriye Ünal/Yaşama Saldırılamaz
Mehmet Can Doğan/Şiirin Varoluşu
Kenan Çağan/Şiir Ama Niçin
Gökhan Arslan/Şiir mi, Yoksa Rüya mı?

Necati Mert/Okumak, Yazmak ve Anlatmak
Ali Çolak/O Kederli Odalarda Nice Bahtiyarlıklar
Feridun Andaç/Yerler/Mekânlar, Düşler/Yansılar: 1...
Muhsin Mete/Zürih-Viyana-Kişinev Seyahat Notları- III
Mustafa Şerif Onaran/Kendini Yenileyen Doğa
Yahya Kurtkaya/Celâl Fedai ile Sözcükler İçin Savaş Üzerine Söyleşi:
Murat Erol/Kurtarıcıyı Kurtarmak mı, Kurtarıcıdan Kurtarılmak mı?

KİTAPLIK
İsmail Kasap/Türkiye’de Popüler Tarihçilik 1908-1960
Hatice Bildirici/Gel Söyleşelim Cümle Demleri
Yusuf Turan Günaydın/İstanbul Yazıları
İdris Ekinci/Kemik Yasası
Âtıf Bedir/Onlar Şair Değildiler!


İletişim:
(312) 419 69 13
www.hece.com.tr
hece@hece.com.tr
P.K. 79 Yenişehir/Ankara

Edebiyat Dergileri

İnternetin etkisiyle, dergicilik dahil edebiyatın pek çok öğesi dışavurum olarak değişiklikler yaşadı, yaşıyor da. İçeriğin ulaşılabilirliği sanal alem ile sıfıra indiği için, insanlar basılı kâğıtlara para vermek istemiyorlar haliyle. Bu durum öyle bir hal aldı ki, baskı yetiştiremeyen dergiler, ücretsiz dağıtılmaya dahi başladı.

Okur, anlık olarak güncellenen içeriğe bir de ücretsiz olarak ulaşmayı daha mantıklı buldu ve bu nedenle dergilere olan ilgisini kaybetti. İnternet üzerinden yayın yapan edebiyat siteleri, e-dergiler, Facebook ve benzeri pek çok site, dergiciliğin potansiyelini büyük oranda yok ettiği gibi, işlevselliğini de tartışılır bir hale getirdi.

Okurun ilgisinde yaşanan değişimle birlikte, dergicilerin bakış açıları ve yöntemlerinde de büyük değişimler çıktı ortaya. Kültür oluşturan, disiplinleriyle ve amaçlarıyla okula dönüşen dergiler; ekollerin değil, kişilerin isteklerini, taleplerini karşılar hale geldiler ve maalesef, pek çoğu yayıncıların bünyesinde ve desteğiyle çıktığı için, ‘kitap ve yazar reklamı’ yapan yayınlara dönüştüler.

Sayfalarını edip olana değil, tanıdığı olana açan edebiyat dergileri, her ay kendisini tekrar eden, gelişimden ve hareketten yoksun ve büyük oranda raflarda bekleyen salt ‘basılı kâğıtlara’ dönüştüler.

Dergiler, var olabilmek için, birbirlerine sataşmaya ve sürekli şiiri/öyküyü/edebiyatı çeşitli açılardan yeniden ve yeniden tanımlamaya çalışan yazılarla dolmaya başladılar. Bugün popüler diyebileceğimiz edebiyat dergilerinin neredeyse tamamında, şiir ve öykülerin sayısı, şiir ve öyküler üzerine yazılan yazılardan daha azdır. Bir bakıma, edebiyat dergisi değil, edebiyat hakkında dergiler olmaya başlamışlardır. ‘Şiir öldü mü’ tartışmasını yapanlar en çok öldürüyor şiiri. Zira okurun kaliteli diye adlandırabileceğimiz pek çok edebiyat dergisinde dilediği sayıda şiir bulamaması, karşılaştığı şiirlerin de her ay aynı isimlerden ‘çeşitli nedenlerle’ yayınlanmış olması, okuru Facebook’un sonsuz sayfalarında Can Yücel’e, Cemal Süreya’ya, Tarık Tufan’a, Mehmed Akif’e mal edilen şiirlerle baş başa bırakıyor.

Ve adına edebiyat dediğimiz şey, okurun çok az sözcükte çok fazla duygu barındıran ve uç noktalarda olan söylemlerden ibaret oluyor. Maalesef, aşırı şekilde popülerleştirip, edebiyatı da bir eğlence sektörüne dönüştüren yayıncılar da türedi ve bu anlayışın dergileri, kitap dizileri, etkinlikleri çıktı ortaya. Bu yayıncılar, tabiri caizse ‘boş bırakılan meydanı’ tam da kapitalist bir anlayışla ‘okuyanı yormayan, okuyanın düşünmesini gerektirmeyen’ bir içerikle doldurmaya başladılar. Doğal olarak, Dostoyevski’nin, Victor Hugo’nun, Balzac’ın karikatürize edilerek kapaklara taşındığı bir ‘özlü söz edebiyatı’ ile karşılaştık. Bu kitaplar satıyor, yüz binlerce satıyor. Okunuyorlar da.

Çünkü dergiciliğimiz tamamı internet kullanıcısı olan okura hitap etmiyor.

Çünkü gelenek sahibi dergilerin günümüz yöneticileri okuru kendisinden saymıyor. Okuru muhatap almıyor.

Okurun edebiyattan anlamadığını düşünüyor ki bu inanılmaz vahim bir yanılgıdır. Çünkü bu anlayış zamanla durumu okuru suçlamaya kadar götürmüştür. Örneğin, ‘üniversite öğrencileri dergileri okumuyor’ diye bir suçlama yapılıyor. Ama dergiler öğrencilerin gerçekten ulaşamayacağı fiyatlarla kitapçıya bırakılıyor. Ya da, ‘sadece dergiye yazı gönderenler dergiyi satın alsaydı, dergi kapanmazdı’ denilebiliyor bir derginin kapanış yazısında.

Bu bir gerçek. Maalesef bir gerçek; ama şunu göz ardı etmemek gerek ki bu gerçeği doğuran neden, dergileri ulaşılmaz ve anlaşılmaz kılan bakış açısıdır.

Bünyesindeki yazarların (yaşı 60 dahi olsa) tamamının internette öyle ya da böyle gezindiği dergiler, interneti göz ardı ederek dergilerini yaşatamayacaklarını anlamıyorlar. Ki, dergiyi yaşatmak, hayatta tutmak gibi tabirlerin doğmuş olması da çok üzücü. Zira söyleyeceği, dinletebileceği sözü olanların mutlaka, her halükarda bir kitlesi oluşacaktır. Olayı bir edebiyat duygusallığına, bir gelenek sömürüsüne dönüştürecek kadar çaresiz kalındığının göstergesidir bu.

Roman yarışmaları düzenleyen bu dergiler, birinciliğe layık eser bulamadıklarını ifade ederek, o yarışmaya eser gönderen yüzlerce kişinin heyecanını yok edebiliyorlar mesela.

Dergide yayınlanması için gönderilen eserlere, ‘bu şiir değil, şiir şöyle yazılır’ şeklinde ukala cevaplar veren editörler iş başına gelebiliyor.

Üniversitenin ilk yılında, fakültedeki Türkçe hocalarından birine, yazdığım öyküleri, denemeleri götürdüğümü hatırlıyorum. Dergilerde yayınlanmasını istiyordum yazılarımın. Hocam beni Cağaloğlu’na yönlendirmişti. Türk Edebiyatı Dergisi’ne… Elimdeki dosya ile bürodan içeri girip niyetimi ifade etmiştim ve oradaki görevliden aldığım cevap ve sonrasındakiler beni edebiyattan uzun süre soğutmuştu. Görevli, görüşeceğim kimse olmadığını ve yapabileceğim en doğru şeyin, birkaç tane Türk Edebiyatı Dergisi satın almak olduğunu söylemişti. Öyle de yapmıştım çaresiz; ‘biz seni dikkate almıyoruz, sen bizi dikkate almak zorundasın’ diyen bu anlayış karşısında. Sonra, yazdıklarıma benzeyen bir şeyler aramıştım eve dönünce, sayfalar arasında. Yoktu. Anlamadığım bir yığın şey vardı. Şiir yoktu. Öykü yoktu. Habire bağlaçlarla birbirine bağlanan ve anlaşılmazlığı sanki bilinçli olarak artırılmış yazılar, yazılar, yazılar…

Hayal Bilgisi’ni çıkarmaya başladığımızdan bu yana, Hayal Kitabevi diye bir mekâna sahibiz biz. Burada, çay ve dahi denk gelinirse yemek ücretsizdir. Dileyen, raflardaki kitaplardan dilediğini ödünç alıp okuyabilir. Burada İngilizce dahil kurslar ücretsiz verilir. Buraya adımını atan herkes Allah’ın Selamı ile karşılanır ve Hayal Bilgisi ve Hayal Bilgisi heyecanı aktarılır. Dergi hediye edilir. Yazmaya teşvik edilir ve eserleri istenir.

23 Ekim’de Erciş’te yaşanan deprem nedeniyle Hayal Kitabevi artık yok. Ama pek yakında tekrar kurulacak. Çünkü edebi kaygılar, bir dışavurum olarak, bir internet sitesini, bir Facebook sayfasını, edebiyat dergisini doğurduğu gibi, bu kitabevini de doğuruyor. İnsanı dikkate almak, önemsemek, sorunlarına çözüm olma çabasına girmek amaçları etrafında böyle bir irtibat merkezi zorunluluğu oluşuyor.

Kötü örneklerin kamçılamasıyla ortaya çıkan bu oluşumlar, eskiyi özlüyor. Papirüs Dergisi’nin ilk sayısını tutuyor başucunda.

Farklı ideolojilerin temsilciliğine soyunan dergilerin, cesaretten uzak bir tavırla, lafı sürekli ortaya atarak eleştiriler yağdırmasını doğru bulmuyor. Şiiri tanımlamalarını değil, şiir yayınlamalarını istiyor. Dergicilerin birbirlerine hitap ettiği yayınlar olmamalı edebiyat dergileri. Sadece dergicilerin dergi satın almasına yol açıyor bu. Dergicilerin Facebook’taki arkadaş listelerine bakınca, büyük çoğunluğunun bir şekilde dergilerde yazanlar ya da dergi çıkaran insanlar olduğu görülüyor.

Son olarak, edebiyat heyecanını ‘İstanbul’ ve ‘taşra’ olarak sınıflandıran bir anlayışı kabul etmiyorum ben. Şöyle diyor Yuşa Irmak, ‘Edip olan anlar bunu. Edebiyat bilende değildir üstelik.’ Edebiyat, kağıt kalitesi ile, dağıtımın ağının güçlülüğü ile, yapılan reklamlar ile, İstanbul ile alakalı değildir. Daha doğrusu böyle bir oran söz konusu değildir. Ne kadar paran varsa, arkanda hangi yayınevi varsa, ona göre değerlenmiyor şiirin ya da kaleme aldığın her neyse. Bunun farkında olmayanlar, isimlerinin yanına layık gördükleri etiketlerin, ne kadar gündelik olduğunu, okurun tokadını yedikleri vakit anlıyorlar, anlayacaklardır.

Kendi tabirleri ile ‘taşra’yı önemsemeyen, ‘taşra’yı görmezden gelen bu kişiler ya da oluşumlar, ‘taşra’nın değil, kendilerinin kaybettiğini fark etmelidirler.

Cihat Albayrak

cihat-albayrak@hotmail.com



Cihat Albayrak, 1988 Van Erciş doğumlu. Erciş’te iki yıldır İngilizce öğretmeni olarak görev yapıyor. Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yapıyor.