2010-07-16

'Bir nokta' edebiyat dergisi, yolculuğun yüzü...

Edebiyat dünyasının uzun soluklu dergilerinden Bir nokta yüzüncü sayısını özel sayı olarak çıkarttı.

Bir edebiyat dergisi neden çıkar? Dergiyi çıkaranların bir edebiyat anlayışı vardır. O anlayışın etkili olmasını isterler. Edebiyat dergileri, edebiyatın nabzını tutan, yayınlandığı dönemin edebiyat ortamını her yönüyle yansıtan, hatta ele veren dinamik yayınlar. Dergilerin işlevi yalnızca ürünlerin okura ulaştırılmasıyla sınırlı değil. Bir yanıyla edebiyatın gündemini belirleyen, tartışmaların, polemiklerin yapıldığı bir zemin, diğer yanıyla yazarları yetiştiren bir çeşit okul olabiliyor dergiler. Başka bir açıdan da ülkenin yazınsal panoramasını gösteren, hatta sosyal ve siyasal durumu hakkında ipuçları veren birer kaynak olarak da değerlendirilebilir. Hatta edebiyat ekollerinin filizlenip geliştiği birer çekirdek olarak da görebiliriz dergileri.

Türkiye'de yayıncılığın, özellikle de dergileri yaşatmanın çok büyük güçlükleri var. Buna karşın dergicilik bir coşku, bir özveri işidir. Biraz da gönül isyanı olmayı gerektirir. “Sözcüklerimizi iki arada bir derede, hayatın tam içinden, hayal çiçeğinin merkezinden çekip çıkarıyoruz.” diyen Mürsel Sönmez’in yayın yönetmenliğinde yayımlanan Bir nokta dergisi 100.sayısına ulaştı. Edebiyat alanında uğraş verenlerin yazılarının yer aldığı dergi bir edebiyat platformu niteliğini sürdürüyor.

Yolunda ilerleyen isimlerle 'Bir nokta' yolculuğun yüzü

Atasoy Müftüoğlu, Süreyya Berfe, Cahit Koytak, Mürsel Sönmez, Haydar Ergülen, M.Ragıp Karcı, Nurettin Durman, Süleyman Çelik, Adem Turan, M.Önal Mengüşoğlu, Arif Dülger, Mustafa Özçelik, Murat Soyak, Şefik Memiş, Mustafa Celep, Bedran Yoldaş, Hüseyin Akın, A.Murat Güven, Aliye Akan, Mahmut Avcı, Mesut Doğan, Resul Tamgüç, Cemal Kılınç, N. Halil Atlıhan, Ahmet Mercan... Yetmişi aşkın isim, izleklerindeki yolu, yolcuyu ve yolculukları Bir nokta'ya taşıdılar.

İrtibat:
www.istanbulbirnokta.com

2010-07-15

'Nida' dergisi


Nida – Haziran/Temmuz 2010

‘Siyaset’ kavramının önemine vurgu yapan dergi, temelde siyasetin ifade ettiği anlamı esas alarak, olması gereken üzerine değerlendirmeler yapıyor. “Bugün, insanları yönetme sanatı, devlet idaresi ve işleri anlamında kullanıldığı aşikâr olan siyaset, bu haliyle anlam havzasından çıkartılmış bulunmaktadır. Bu durum, daha çok politikayla eşanlamlı görülmesi ile ilişkilendirilebilir. Batılı bir kavram olan politika, ahlak ve dinden sıyrılarak makyavelist bir öğretiyle insanların birbirini sömürebilme ustalığının ve de ikiyüzlülüğün adı olmuştur. Siyaseti; ‘gerek aile, gerek insanlar ve gerekse mevcut kurumlarla ilişkilerimizde meşru bir amaca ulaşmak için takip edilen meşru yol ve yöntemlerin tamamı’ şeklinde tarif edersek, siyasetin son derece İslamî, insanî ve zarurî bir ihtiyacı karşıladığı ortaya çıkar” diyen Nida Dergisi, önem arz eden bir tanım olarak, Mütefekkir Said Çekmegil’in; “Siyaset, insanın ve insan topluluğunun herhangi bir gayesini tahakkuk ettirmek için yapılan şuurlu davranışlar, sanatkârane vazife görmeler, adil ve usta manevralar gücünün bir adıdır” tanımından hareketle bu kavramın sorgulamasını yapıyor. Ayrıca dergi, bugün sıkça siyaset kavramını gölgeleyen politika kavramını, reel politiğin gündeminden arındırarak sunuyor okuyucularına.

“Dinin; hayata, pratiğe dönük yüzünde, siyasetten arındırılmış bir alan bulmak neredeyse imkânsızla eşdeğerdir. Bu bakımdan, bu sayımızda; siyasetin ne olduğu ve ne olmadığı, hayatımızın neresinde durduğu ve politikayla ilintisi kapsamında; soyut ve somut gerçekliklerle siyasetin, hâlihazırın, Müslümanlar olarak halimizin ilminin portresini çizmeye çalıştık.” şeklinde bu ayın konu çerçevesini belirleyen Nida, bu ay M. Hayri Kırbaşoğlu ile yeni çıkardığı ve çağımız Müslüman’ına hitabeden İlmihal’i (Ahir Zaman İlmihali) üzerine; halimizin ilminden Müslüman’ın siyasetine varan çizgide, verimli bir röportaj gerçekleştirmiş.

Ayrıca; Bahadır Kurbanoğlu ve Abdurrahman Babacan ile de soruşturma yaparak konuyu derinleştirmiş.

Kültür Sanat’ta ise, Şair Osman Özbahçe ile yapılan söyleşi de “kültür-şiir” ilişkisi üzerine önemli ipuçları veriyor.

Dergide yer alan bazı yazarlar ve yazı başlıkları şöyle:

Siyaset Üzerine Bir Çeşitleme

ZÜBEYİR YETİK

Politik Teolojide Din Dilinin Stratejik Ağırlığı

MEHMET ULUKÜTÜK

Sivil İtaatsizlik Eylemleri Ve Dini Değerler

MEVLÜT UYANIK

Dinî Düşüncede Tecdit Karşıtlığının Siyasi ve İdeolojik İçermeleri -Türkiye Örneği-

MUSTAFA ÖZTÜRK

Kimse Allah’ın Halifesi Değildir

İBRAHİM SARMIŞ

Gazze’ye Yardım Filosu ve Düşündürdükleri

MUSTAFA DOĞAN

SÖYLEŞİ: OSMAN ÖZBAHÇE İLE

Türkiye’de şiir, edebiyatın merkezinde durduğu kadar düşüncenin de merkezinde durur.

Şair Gibi Direnen Şiir; Mahmud Derviş

ASAF EMİNGİL

İrtibat:
www.nidadergisi.com
Nuriye Mah. Mimar Sinan Cad.
No: 32 Malatya
nida_dergisi@hotmail.com

'Dil ve Edebiyat' dergisinin 19. sayısı çıktı

Derginin editörü Mehmet Kamil Berse, Osman Hulusi Efendi’nin, mısralarıyla söze başlıyor: “Sakın nefsine uyup bir cân incitmeyesin / Hüsn-ü edebi koyup, bir cân incitmeyesin / El ile döğseler de, dil ile söğseler de / Bin kez incitseler de, bir can incitmeyesin / Hepsi kardeşlerindir, yolda yoldaşlarındır, / Hal de haldaşlarındır, bir can incitmeyesin. / Beyhude canın sıkıp, insanlığından çıkıp, / Dil Ka’besini yıkıp, bir can incitmeyesin.” Ardından; “Güzel Türkçemiz, melodisiyle, vurgusuyla kendimizi tam olarak ifade edebileceğimiz, sevgimizi, aşkımızı net ve duru olarak ilan edebileceğimiz çok özel dildir. O hâlde bu sevgisizlik ikliminde yaşayanlara tavsiyemiz; dilimizi anlamını bilerek, kelimeleri tam telaffuz ederek kullanmaları; insanlara sevgi ve muhabbetlerini çekinmeden ifade etmeleridir. Sohbetlerimizi sevgi üzerine kuralım, birlikteliklerimizi dostluk üzerine bina edelim. Güzel Türkçemizi doğru kullanma konusunda bu ülkenin her ferdi yarış içinde olmalıdır” diyerek, okurları Türkçemize sahip çıkmaya çağırıyor…

Prof. Dr. Hayati Develi, “Osmanlı Türkçesi”, Prof. Dr. Nadire Berker ve Prof. Dr. Selim Yalçın “Türkçe Tıp Eğitimi ve Sivil Tıbbiye’nin Kuruluşu” ve Hüseyin Movit “Türkçemizin Geleceği Planlanıyor” başlıklı yazılarıyla, dil konusunda bilgi dağarcığımızı zenginleştiriyorlar.

Derginin “Ayın Dosyası” başlıklı bölümünde bu ay, sevda türkülerinin ozanı olarak nitelendirilen Karacaoğlan işleniyor. İbrahim Ethem Arıoğlu’nun kaleme aldığı dosyayı ilgiyle okuyacaksınız.

Prof. Dr. Hikmet Özdemir, “Kasidelerin Şâhı Kaside-i Bürde” adlı makalesinde İslam ve Türk edebiyatı tarihinde önemli bir yeri olan kasideleri anlatıyor.

Derginin bu sayısına Recep Garip, “Kitap Okumanın Vazgeçilmezliği” adlı makalesiyle katkıda bulunuyor.

Mehmet Kamil Berse, gezi yazısında Brezilya’yı tanıtıyor. Berse, “Dünyanın Öbür Ucunda, Dostlar Arasında” adını verdiği yazısında, bu defa yurt dışında bir yolculuğa çıkarıyor bizleri.

Yine bu sayıda, kültür ve edebiyat hayatımıza renkli kişilikleri ve eserleriyle derin izler bırakmış olan Musahipzade Celâl, Faruk Kadri Timurtaş ile Ahmet Kutsi Tecer birer yazıyla yâd ediliyorlar. Sadettin Kaplan “Leyla’sız Çöller” adlı denemesi, Sinan Yıldız “Şeyda” adlı hikâyesi ve Merve İlbak “Batılıdan Daha Batılı Doğuludan Daha Doğulu” adlı incelemesiyle derginin temmuz sayısına konuk oluyorlar.
Olcay Yazıcı, Kâmil Uğurlu, Recep Garip, Nevzat Akyar ve Semra Bilgin birer şiirle dergiye katkıda bulunuyorlar. Murat Oktay, bu ay altı kitabın tanıtımıyla kitapseverlere seçenekler oluşturuyor. “Ayın Faaliyetleri”nde, derginin ve derneğin ay içindeki aktivitelerini öğreniyoruz.

Çıktığından itibaren artarak zenginleşen muhtevasından, kâğıt ve baskı kalitesinden ödün vermeyen Dil ve Edebiyat dergisinin 19. sayısı, bayilere ve abonelere dağıtıldı. Nice güzel sayılara…


İrtibat:
www.ded.org.tr

'Yedi İklim' dergisi

Yayın hayatına atıldığı ilk sayıdan itibaren vahiy eksenli medeniyet özlemini dillendiren Yedi İklim, İslam coğrafyasını ve o coğrafyalarda olan-bitenleri mümkün mertebe sayfalarına taşıdı. Bu bağlamda Konya, Sivas, Edirne, Kütahya, Ankara, İzmir, Endülüs, Kudüs, Balkanlar, Şam-Bağdat gibi şehir sayıları hazırladı. Bütün bu çabalar uzaklığın sadece coğrafî olduğunu, kalplerin aynı Allah’a imanla birleştiğini ve yakınlaştığını ifade etmek içindi.

Yedi İklim dergisi bu ay 244. sayısıyla Gazze’yi, Mavi Marmara’yı taşıyor kapağa. Kapak, dergide uzun bir zamandır modern hat çalışmalarına rastladığımız ve hattatlar hakkında tanıtıcı-bilgilendirici yazılar kaleme alan genç hattat Mustafa Cemil Efe’ye ait. Kapak konusu çerçevesince Hasan Aycın da bir çizgi çizmiş. Bu bağlamda Şaban Abak (Mavi Marmara Yola Çıktığı Zaman), Ahmet Mercan (Kudüs) ve Ali Sözer (Dokuz Kandil) de şiirleriyle tarihe kayıt düşmüşler. Yunus Emre Özsaray ise olaylara farklı bir cepheden yaklaşmış ve bize fethi, Fatih’i hatırlatmış.

Osman Serhat, Mustafa Uçurum, Mehmet Özger, Ahmet Tokiş, Rasim Demirtaş, Mehmet Sarı, Abdulkadir Akdemir, Ramazan Ekinci, Gürhan Bıyıklı, Hünkâr Karaca bu ay okuyucuyla buluşan şairler.

Bu sayıda yer alan öykücüler, Hasan Aycın, Kadir Tanır, Zeki Bulduk, İsmail Demirel, Yunus Emre Özsaray olarak göze çarpıyor.

İki de çeviri var bu sayıda: Biri öykü, diğeri şiir. T.S. Eliot’a ait şiir Mustafa Burak Sezer tarafından Türkçeleştirilirken, Malachi Whitaker’a ait öykü ise Ebru Ak tarafından dilimize kazandırılmış.

Kâmil Eşfak Berki, Süleyman Nazif’in Fuzuli’yi anlattığı kitabından okurlara yeni demetler sunmaya devam ediyor. Bu ayki başlık: Fuzulî’nin Dili ve Üslûbu.

Osman Bayraktar Yaşantılar üst-başlığıyla gezi notlarını yazmaya devam ediyor.

Mehmet Özger, kuşaktaşı Ahmet Edip Başaran’ın şiir kitabı Oyunbozan’ı değerlendirmiş oylumlu bir şekilde. Başaran şirine giriş mahiyetinde bir yazı olmuş.

Musatafa Cemil Efe, Hatta Mustafa Râkım Efendi’yi anlatmış.

Şerafettin Yapıcı bir denemeyle katılıyor bu ayki sayıya.

Mehmet Ragıp Karcı Şiirler ve Şairler üst-başlığını kullandığı seri yazısında bu kez İhsan Sezal’i ve şiirini anlatıyor.

Mete Çamdereli Eski Yazı Okumalarına devam ediyor. Kendisinden çeviri şiirler beklediğimizi buradan ifade edelim.

Değiniler bölümü bu sayıda da dolu dolu. Bünyamin K., Cafer Keklikçi’nin son kitabı Tahammül Şeridi’ni yazmış, İbrahim Coşkun, Diriliş Yayınlarından çıkan yeni baskı kitapları ve Kısa Öykü adlı kitabı yazmış. Nihat Malkoç, Güllerin Vedası adlı kitabıyla bizlere şahadet hikâyeleri anlatan Bahattin Yıldız’ı ve şahadetini anlatıyor. Nuhan Nebi Çam, Maraş Öykü Günlerine değinmiş. Zeynep Dilyâre, ‘aşk yazgısıdır yaşamak’ demiş.

Nuri Pakdil’in sözüyle bitirelim:

“Mekke, Medine, Kudüs: Yüreği İstanbul’un.”

Hayırlı okumalar.

2010-07-14

'Az Edebiyat' dergisi (7)

Önsöz niyetine…

Yaz sıcağının bastırdığı şu günlerde. Tam da rehavete kendimizi kaptırmışken, okumak gibi bir eyleme davet edip sizi rahatsız ediyor olmaktan rahatsız değiliz. Hatta içten içe mutlu olduğumuz bile söylenir. “Tatil” modern insanın uydurduğu en güzel gevşetme yöntemlerinden biridir. Gibi direk hesabın içine giriyor oluşumuz, bizleri yersiz kılsa da eylemlerimizi (eylemsizliğinizi) haklı çıkarmaz.

Koşulduğumuz yüklerimizin tam da “ne olduğunu” ve biz “neyin sayhası” olduğumuzu sorma noktasına geliyoruz; “Bir süre boşsunuz” diyor düzenin sözcüsü. Boşalıyoruz. nereye gittiğimiz, nasıl geçirdiğimiz çok da anlam içermiyor bu aşamada. Tatili nasıl geçirdiğimizin sorgulanmasından çok neyi tatil ettiğimizi sorgulamak gerekliliği öne çıkıyor, “duraksayabilir bir şey midir insan yaşamı?” Gibi sorular eklesek de biliyoruz ki bizler tatildeyiz. Bırakın sorulara yaz sıcağında ansızın bastıran yaz yağmurunun serin ürpertisine bile hazır değiliz. Kapattık neyimiz varsa. Bu durumda Yanımıza almayı unuttuğumuzda yazıklanacağımız bir şey değildir edebiyat dergisi. Hele gündelik dilin ötesinde başka bir iklime sizi çağırıyorsa. “tatildeyiz gelemeyiz.”

Tam da yola çıkmışken bir arkadaşınızın överek anlattığı tatil yerine, tam da “oh be ne iyi oldu da geldik” diyorken memnun bir yüzle, tam da uzanmışken kumsala, parmak ucunuza bir diken gibi batmaya geldik. Yağmaya geldik, tüm ağırlığımızla kölesi olduğunuz yükün yıllık hesabını biraz daha artırmak için.

Peşinden koştuğumuz her ne ise eylemimiz peşinden koştuğumuzu yansıtıyor ve yaşatıyor bize.her anın hiçbir ana ait olmadığını her anın aynı zamanda bütünün birer aynılığı olduğunu kavramak için elbette kelimelere bulaşmak gerek. Gündelik dilin çepeçevre sardığı ve sizi dışta eşyada mekânda maddede tuttuğu anlam kodlamalarının ötesine çıkmak insanın özgürlüğe adım atmasının ilk ve en temel şartlarından biridir..
ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim… (asaf halet çelebi)

Doğruyu yapmak da yıkmaktır aslında…

"Az Edebiyat" irtibat:
Ordu Cad. 140. Sk. Belediye Arkası Nazilli/Aydın
www.azedebiyat.com
E-Posta: azedebiyat@gmail.com
Telefon: 0 506 582 95 94

2010-07-13

'Kertenkele' edebiyat ve düşünce dergisi

90’larda Anadolu’nun birçok yerinde irili ufaklı dergi oluşumlarının çokluğu hatırlanacaktır. Bu dergilerin önemli bir kısmının “taşralılığı”, poetik iddia bakımından yoksunluğu ve tasarımından içeriğine kadar büyük acemiliği düşünüldüğünde geriye çok azından izler kaldığını söyleyebiliriz.

‘Merkez’in dışında ‘merkez’ oldular


Ancak Türkiye’nin her anlamda geçirdiği dönüşüm karşısında (ekonomiden, sosyolojiye ve politikaya kadar) 2000’lerden sonra yayınlanan ya da geçmişteki yayın anlayışını bu dönüşüme koşut yeniden konumlandıran dergi oluşumları içinde, ‘merkez’ dediğimiz (ki bu ‘merkez’ denen şeyin de post-modern zamanlarda işlevinin buharlaştığı ayrı bir tartışma alanıdır) ana koridora karşı bütüncül anlamda direnebilen ve başkaca arterler oluşturabilen yeni dergilerin belirdiğini görürüz. Bu anlamda Avangart, Mor Taka, Bireylikler, Ada, İtaki gibi birçok dergi hem ‘merkez’ dışında, Anadolu’nun değişik coğrafyalarında çıkmaları, hem de içerik ve tasarım olarak ‘merkez’deki bazı dergilerden kalite bağlamında sıkı bir yayın anlayışına yaslanmaları dikkate alındığında oldukça manidar bir fotoğraf çıkıyor ortaya.

Kertenkele’nin vizyonu var

Yayın yönetmenliğini Muammer Yavaş’ın yaptığı Kertenkele Edebiyat ve Düşünce dergisi, 90’ların sonunda yayınlanmaya başlayan ve değişik evreler geçirip son iki yıldır gösterdiği performans ile yukarıda bahsettiğimiz önemli dergi oluşumlarına eklemlenen bir yayın olarak ele alınmaya müsait. Ayrıca kapanmama, pes etmeme, iddialarından geri durmama konusundaki ısrarı da alkışa değer.

Yeni çıkan ve 19.-20. sayılarının birleştirilerek yayınlandığı dergi, yine birbirinden sıkı yazı ve şiirler ile iyi okur dediğimiz azınlığın ilgisini çekebilecek bir vizyon koyuyor ortaya. Bunun yanında Kentenkele için Fayrap’ta Ömer Yalçınova’nın, Hece’de Murat Erol’un, Gerçek Hayat’ta Osman Özbahçe’nin özel yazılar kaleme almaları derginin sadece okur bağlamında değil, diğer dergi oluşumları tarafından da özenle takip edildiğini göstermekte. Tabii Kertenkele’nin son iki yıldaki yayın anlayışı, içerik ve tasarım yeniliğinin bunda önemli etkisi söz konusu. Bu vizyonun, biraz evvel bahsettiğim ve 2000’lerden sonraya sarkan Anadolu dergicilindeki atılımla da kuşkusuz ortak paydaları mevcut.

Eleştiride Ali Celep’e dikkat

Özellikle eleştiri dergiciliği dediğimiz alana kayma iddiası ortaya koyan derginin bu vizyonunu, uzun süre müstear isim kullanan Ali Celep’in yazıları sürükledi denilebilir. Kertenkele üzerine diğer dergilerde yazılan bütün yazılarda da bu hak teslim ediliyor. Günümüz dergilerinde yayınlanan şiirler ve şairlerin ilk kitapları üzerine yoğunlaşan bu yazılar çok ilgi çekti. Benim bu yazılarda gördüğüm; Ali Celep’in, belirlenmiş kliklerin, grupların, şair cemaatlerinin ve ideolojik kapanların çok dışında salt estetik belirlenimler ile yola çıktığıdır. Farklı kesimlerden ve Kertenkele ile uzaktan yakından hiç ilgisi olmadığı halde üzerine yazı çıkartılan bunca isim, dergiyi aynı zamanda ‘merkez’deki dergi oluşumlarının yanına çekti. ‘Merkez’deki dergi oluşumlarının önemli bir kısmında mesela, böylesi bir genişlik göremeyiz. Bunu bir olumsuzlama olarak söylemiyorum. Ve belirli bir kadro, anlayış ve yayın politikasına yaslanan dergi oluşumlarının da mutlak bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve önemsiyorum. Kertenkele bu özelliği ile ayrışıyor sanırım. Tabii bütün bunlar Ali Celep’in metinleri üzerinden gelişen tartışmalar…
Ali CelepCelep yeni çıkan sayıda, 124 sayfa olarak sunulan derginin neredeyse yarıya yakınında yine ilk kitaplar ve dergilerdeki şiirleri incelemeye devam ediyor. Ali K. Metin’in 1999 yılında Beyan Yayınları’ndan ve Vural Kaya’nın da 2007 yılında Ebabil Yayınlar’ından çıkan ilk kitaplarını inceleyen Celep, ‘dergilerde yayınlananlar’ bölümünde de Akif Kurtuluş’un Heves’te, Ahmet Güntan’ın Kitap-lık’ta, Esma Güneş’in Fayrap’ta, Onur Bayrak’ın Kertenkele’de, Gonca Özmen’in Heves’te, Resul Tamgüç’ün Bir Nokta’da, Orhan Tepebaş’ın Dergah’ta, Mustafa Özçelik’in Bir Nokta’da ve Ali Emre’nin Karagöz’deki birer şiiri üzerine eğilmiş.

Şevval büyümüş de küçülmüş

Kertenkele’nin yeni sayısında şiir yayınlayan isimler ise şöyle: Şevval Sert, Onur Bayrak, Murat Tuzcu, Muhammed Hüküm, Bülent Keçeli, Şinasi Tepe, Ali Celep ve Muammer Yavaş. Bu isimlerden Şevval Sert’in ilköğretim 5. sınıf öğrencisi olduğunu ve şiirinin kendi yaşına göre oldukça iddialı ifadeler içerdiğini ekleyelim. Kertenkele özellikle bu tür yayın anlayışı olarak da diğer dergilerden farklı bir politikaya sahip. Başka sayılarında da küçük yaştaki öğrencilerin şiirlerine yer vermişti.

Adnan Duran’ın “Bir Ayete Bir Adım” adlı yazısı; Levent Şen’in, Adem Turan’ın yeni yayınlanan seçkisi “Şairlerin Gazze’si” üzerine incelemesi; M.Arzu Ayan’ın “Ostrov” başlıklı film yazısı; Aydın Hız’ın “Aliya İzzet Begoviç” portresi; Orhan Tepebaş’ın, Tütün dergisini çıkartan ekipten Ahmet Şimşek’in bir şiirinden hareketle “Boşluğu Daraltan Atlılar” ve kalem üzerine yazdığı metin yine derginin dikkat çeken başkaca yazıları. Ben, Kertenkele’nin bu sayısında, şiirlerini Defter, Varlık, Kavram Karmaşa, Ütopiya ve Mecmua gibi dergilerde yayınlayan şair Bayram Balcı’nın yeni çıkan kitabı “Livar”daki “gerilim” meselesi üzerinde durdum.

19. ve 20. sayılarını birleştirerek sunan Kertenkele dergisi böylece yaz mevsiminde tatil yapacak gibi. Ağustos sonu veya Eylül başında da sanırım 21. sayısı ile tatilden dönecek.

Mustafa Celep

Kertenkele edebiyat ve düşünce dergisi iletişim:
kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com

2010-07-12

Gazze Özgür Oluncaya Dek!

Yeni Dünya dergisi Temmuz sayısında “Gazze Özgür Oluncaya Dek” manşetiyle arşivlik bir sayıya imza atarak çıkıyor okurlarının karşısına...

Bazı hadiseler vardır umulan ve hedeflenenin çok üstünde hayırlara vesile olur.

Gazze’de uzun yıllardır yaşananların ve umudunu hiç kaybetmeden hayata tutunan çocukların gülen yüzleri, tarihe beyaz bir sayfa açılması için tetikleyici bir vazife gördüler adeta. Mavi Marmara Barış Harekatı, bir millet ruhunun, bir ümmet şuurunun silkinişi anlamına geliyordu. Mavi Marmara, gündemimiz, Mavi Marmara umudumuz, Mavi Marmara geleceğimiz olmuştu.

Bütün dergilerin ‘Mavi’ çıkmasını bekliyorduk için için. Mavi Mavi baksınlar, Mavi Mavi konuşsunlar istiyorduk. Öyle de yaptı bir çoğu. Sayafalarına misafir etti Özgürlük Filosu’nu. Fakat beklenen vurgu, Yeni Dünya dergisinden geldi. Sayfalarının bir kısmını değil tamamını Mavi Marmara rüzgarına açmıştı Yeni Dünya.

“Gazze Özgür Oluncaya Dek” manşetiyle arşivlik bir sayıya imza atıldığını gördük umutla. Mavi Marmara’nın Özgürlük Yolculuğu’na ayrılmış sayı, her cümlesi satır satır okunacak, heyecan aşk ve ideal tazeleyen sıkı yazılarla doluydu. Mikrofonlarını Mavi Marmara’nın ve Masmavi bir dünyanın kutlu direnişçilerine uzatarak çok önemli tanıklıklar gündeme taşınmıştı.

“Bu, ne yaptığını, neye dayanarak yaptığını bilen akıllı ve gönüllü direniş erlerine sorduk; neler hissettiklerini, neler yaşadıklarını, ne getirdiklerini, ne götürdüklerini…” diyerek…

Ve her zamanki o Yeni Dünya manifestosuna uygun bir satır arası vurgu da kendini hissettiyordu yine. Nefsimizin bitmez tükenmez zalim arzularını İsrail, garip yüreğimizi Gazze ve hakka adalete susamışlığımızı da ruhumuzun dinamik kuvveleri gibi düşünmemizi istiyordu dergi sayfaları bizden.

Dergi, “En iyilerimizi şehit verdik” diyecek kadar saf yürekli, gadre uğradığı hapishanelerde belki düşmana hidayet ulaşır zannıyla tenzir ayetleriyle saf tutup namaza duracak kadar cesur ve ferasetli, başından sonuna kadar sefere destek verip diğer milletlerden gönüllülerin de sağ salim yerlerine ulaştırılması için bütün şartları hazırlayan devletlileriyle milletimiz yeniden bir destan yazmıştır.” cümleleri ile birliğin ve beraberliğin akıllı ve şuurlu izdivacına çağırıyor bizi.

Yeni Dünya, çağrısına kulak verilmesi gereken bir ağabey dergi olarak yoluna vakarla devam ediyor. Bu kendine has davudi sesin, hoş sedalara hasret gökkubbesinde daimi yankılar bırakmasını diliyoruz.

Yavuz Gencer

2010-07-11

Kurtuba [5] çıktı

Kurtuba Dergisi’nin beşinci sayısı çıktı. Türkiye sathında dağıtımlara başlandı.

Bu sayıda Kurtubalılar olarak Mavi Marmara Devrimi’ni selamladık. İslamcı-liberal ittifakını tartışmaya açtık. Ömer Lekesiz’le İslamcılık, Sağcılık ve Muhafazakarlık merkezli edebiyata dair geniş bir söyleşi yaptık.

Dostumuz Faruk Yücel’i vefatının birinci yıldönümünde bir kez daha andık. Yayınladığımız dört öyküyle, Kurtuba’nın öykü damarını canlı tutmayı sürdürdük. The Molla Kasım ümmeti bir kez daha sigaya çekti, biz de el pençe divan durduk.

Ezcümle; bir kez daha İttihad-ı İslam’a inanan kardeşlerimizle dertleştik.

İletişim:
www.kurtubadergisi.com

2010-07-08

'Yolcu' dergisi















Haziran-Temmuz 2010, Sayı:59


Bu Sayıda:

I ferhat kalender I ali emre I yaşar bedri I ömer idris akdin I e. ibrahim I mehmet aycı I ismail aykanat I rabia bulut I ayşe eyyüpkoca atila I ahmet mercan I ahmet savaş özpınar I mehmet yüzücü I bülent sönmez I aslınur akdeniz I kamil yeşil I ümit zeynep kayabaş I selami ay I abdullah olmak I aydın hız I seyyit köse I dursun ali sazkaya I hüseyin güç I m.erkam bülbül I yahya kurtkaya I mehmet çelik I selçuk küpçük I faik öcal I adem özbay I ümran yaka I bünyamin doğruer I müslim kılıç I bilal can I

MECMUANIN ORTA YERİ: AHMET USTA SIDDIK AKBAYIR’I KONUŞTURDU:
“AYNI GÖĞÜN UZAK YILDIZLARI: NAZIM HİKMET – NECİP FAZIL”

“ Evet, her ikisi de birer ‘deha’dır.

Çünkü, deha, benzersiz bir yaratıcılıktır. Deha, ‘sonsuz bir yaratma gücü’yle dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, dönüştürerek yeniden kurar.
Çünkü, deha, bir yalnızlıktır. Çağında anlaşılmış deha pek yoktur.
Çünkü, deha, bitmeyen bir uzaklıktır. Bilim ya da sanat tarihinde ‘emekli olmuş deha yoktur.’ Çünkü, deha, bir yolculuktur; deha’nın mekânı, Baudelaire’in ‘Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.’ dediği yerdir.
Çünkü, deha, ‘bir uyumsuzluktur.’ Deha, kendisine bile tenhadır.
Çünkü, deha, bir tedirginliktir. Deha, hayatın ve kitapların onaramadığı bir yerdedir. Çünkü, deha, bir çelişkidir, çelişkideki trajedidir.”

İletişim:
Kale mah. Kazımpaşa cad. Akman iş merkezi 18 / 2 Samsun
0362 431 14 44
yolcu@yolcudergisi.com
www.yolcudergisi.com

'Yağmur' dergisi

Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010

"Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi" Kurân-ı Kerîm için kaleme alınmış olan başyazımızla açılan sayfalarımız, yine bereketli bir okuma şöleni sunuyor. Yeryüzündeki bütün cazibedar güzelliklerin, onun ışığının varlık üzerine akseden gölgesi olduğu tespitiyle başlayan makale, Kur'ân-ı Kerîm'in olmadığı bir dünyada insanî değerleri aramanın bir aldanmışlık olduğu tespitiyle nihayete eriyor.

Başyazımızı takip eden ilk yazı, Bozkır'a Atılan İmza. Sözkonusu hatıra, Kur'ân-ı Kerîm iklimini Asya steplerine taşımak üzere yola çıkan bir babanın, yavrusunu bozkıra emanet edişini hikâye ediyor.

Bu sayımızın ilk makalesi, Kadir Erdal imzasını taşıyor. Millî kültür mirasımızın en kıymetli ürünlerinden olan atasözleri hakkında yapılmış bir derleme çalışmasına; Güvahî'nin Pendname'sine dikkat çeken Erdal, kültürümüze dair atasözü ve benzeri ögelerin gün yüzüne çıkarılmasının, kendi medeniyetimizin izlerini sürmek hususunda çok büyük yardımları olacağı tezini savunuyor.

Ali Osman Dönmez'in Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Edebiyata Dair Fikirlerini Anlama Yolculuğu devam ediyor. Bu sayımızda serinin altıncı bölümünü okuyacaksınız. Kendi dünyamıza bakan yönüyle sanatın ifade edilmeye çalışıldığı bölümde, "Sanat Tanımlarında Karşılaşılan Bir Husus", "Hocaefendi'ye Göre Sanat", "İnanç ve Sanat", "Sanatta Tecrid" ve "Hocaefendi'nin Dilindeki Tecrid" başlıkları ele alınıyor.

Bu sayımızla birlikte iki seri yazı dizisine daha başlıyoruz. İki kıymetli hocamızın, Prof. İlhan Özkeçeci ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu'nun imzalarını taşıyan bu yazıların ilki "Yeni Nesiller ve Kültür Hayatımız". Her düşünce sisteminin, kendini anlatan bir sanat üslûbu ve her dönemin karakterini yansıtan bir sanat yaklaşımı olduğunun altını çizen Özkeçeci, serinin her bölümünde klasik sanatlarımızdan birini mercek altına alacak.

Müjdesini verdiğimiz diğer yazı dizisi ise "Icapa Gezileri: Seul'den Jakarta'ya". Seri, Cihan Okuyucu'nun uluslar arası felsefe kulübü Icapa tarafından 2009 yılında gerçekleştirilen bir sempozyum dolayısıyla görme imkânı bulduğu Uzak Asya coğrafyasına dair gezi notlarından oluşuyor. Notların, 24-28 Ekim tarihlerini kapsayan bu bölümünü beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz.

Doç. Dr. Mehmet Gümüşkılıç, "Dilin Menşei Hakkında Bazı Mülahazalar" başlıklı yazısında, bugüne kadar ortaya atılan görüşlerle ilgili bilgiler verdikten sonra, âyet-i kerîmelerin ışığında kendi kanaatini ortaya koyuyor. Gümüşkılıç, Allah'ın Hz. Âdem'e dünyada olan her şeyi isimleriyle birlikte öğretmesi ve bu isimleri onun vasıtasıyla meleklere tâlim ettirmesi gibi hususlardan hareketle, bugün yeryüzünde konuşulan dillerin ilâhî bir menşeden geldiği fikrini savunuyor.

Hikâye ve şiir yönüyle de oldukça zengin olan sayımızı beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz.

Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle...

İçindekiler:

Hasbihâl ( Editör'den ) Yağmur
Kurân ( Başyazılar ) Yağmur
Bozkıra Atılan İmza ( Hatıra ) Ahmet AKBAŞ
Mektup ( Şiir ) Ali Osman KURUN
Bir Atasözleri Hazinesi: Güvâhî'nin Pendnâmesi ( İnceleme ) Kadir ERDAL
Rubâiler ( Şiir ) Ahmet Metin ŞAHİN
Çizme Neyi Ezmeye Çalışıyorsun ( Sinema ) Dr. Abdulhak Tekiner
Bir Düş Eksilir ( Şiir ) Hasan ÇAĞLAYAN
Yeşil Kubbe Altında ( Hikaye ) Salim NİZAM
Ümit Kuşları ( Deneme ) Gülbahar REÇBER
Yeni Nesiller ve Kültür Hayatımız ( Makale ) Prof. İlhan ÖZKEÇECİ
Münacat ( Şiir ) Ziya Paşa AKYÜREK
Dilin Menşei Hakkında Bazı Mülahazalar ( Makale ) Mehmet Gümüşkılıç
Hocaefendi’nin Edebiyata Dâir Fikirlerini Anlama Yolculuğu-6 ( İnceleme ) Ali Osman DÖNMEZ
NA’T - KUDDÛSÎ ( Edebiyat Şaheserleri ) Yağmur
SULTANIM EFENDİM - ALİ ULVİ KURUCU ( Edebiyat Şaheserleri ) Yağmur
Keteni ( Hikaye ) Cuma HUDAYGULI
Bir Dua İzi ( Şiir ) Yaşar BEÇENE
Yazıcıoğlu Mehmed ve Muhammediyesi ( Biyografi ) Ahmet Ali Özer
Dervişler ( Şiir ) Mustafa ÇAKMAK
Bir Ruhun İzinde ( Deneme ) Nihat Dağlı
İftar Topu ( Hikaye ) Abdülmecid Orhan
Oldum Esir ( Şiir ) Mollanepes
Icapa Gezileri: Seul’den Jakarta’ya ( Gezi ) Cihan OKUYUCU
Bu Yağmur ( Şiir ) Yusuf Türkoğlu
Hikmet ( Hikaye ) Emrah Bilge Merdivan
Durgun ( Şiir ) Mehmet AYCI
Ana Bizim Nemiz Eksik ( Hikaye ) Şemseddin YAPAR

İletişim:
Kısıklı Mah. Meltem Sk. No: 5 P.K. 72 Üsküdar-İSTANBUL
Tel: 0 216 318 60 11 - (3622) Faks: 0 216 422 41 40
info@yagmurdergisi.com.tr

'Kuşluk Vakti' baba özel sayısı

Yayın yaşamını Manisa’da sürdüren Kuşluk Vakti edebiyat dergisi, haziran sayısını (sayı 23) baba özel sayısı olarak yayımladı. Dergide yayımlanan şiir ve yazıların tamamı baba ile ilgili. Ali Büyükçapar ve Mustafa Oğuz şiirleriyle; Yıldız Ramazanoğlu, Melek Altun, Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Âdem Turan, İbrahim Eryiğit, Yunus Develi, Mehmet Özcan, Tayyib Atmaca, Salih Güzel, Şemsettin Yapar, Recep Şükrü Güngör, Muhsine Arzu ve Aliye Akan yazılarıyla dergide yer alan isimler.

Kuşluk Vakti’nin “baba özel sayısı” Âdem Turan ve Mustafa Oğuz’un editörlüğünde yayına hazırlandı.

Bu sayıda

Ali Büyükçapar – Güneşin Gözü

Mustafa Oğuz – Güneş Mersiyesi

Yıldız Ramazanoğlu – Lise Bire Giden Kızın Babası

Melek Altun – Babalar ve Kızları

Sibel Eraslan – Babamın Gözleri…

Cihan Aktaş – Babam, İlk Kahramanım

Âdem Turan Herkesin Ali Babası

İbrahim Eryiğit – En Güvenli Liman: Baba Yüreği

Yunus Develi – Babalık Zor Zenaat

Mehmet Özcan – Babamın Hakkı

Tayyib Atmaca – Baba, Baba Olunca Söz Ne Kadar Uzuyor

Salih Güzel – Sırlı Yol

Şemsettin Yapar – Lafı Mecazından Almak

Recep Şükrü Güngör – Babamın Defteri

Muhsine Arzu – Mazi Kalbimde Yaradır

Aliye Akan – Ulu Dağ Babam

'Sıcak Nal' üçüncü sayısında


AFRİKA YUVARLAK DEĞİLDİR!

Sıcak Nal / Temmuz - Ağustos 2010
İki Aylık Edebiyat Dergisi


Sıcak Nal üçüncü sayısında, dünya edebiyatındaki arayışına devam ediyor. Vuvuzela sesleri eşliğinde günümüz yenilikçi Güney Afrika edebiyatını mercek altına aldığı gibi, genç kuşak İran edebiyatının deneyci kalemlerinden Leila Sadeghi ve “Zzz Kuşağı” diye anılan genç edebiyatçılardan Tao Lin’le buluşturuyor okurları. Postyapısalcı düşünceye ve feminist teoriye önemli katkılarda bulunan Julia Kristeva İstanbul’a gelince, Sıcak Nal için Anita Sezgener ile biraraya geldi ve ortaya sıkı bir söyleşi çıktı.

Ian Christie’nin sinema üzerinden “avangardı haritalandıran” yazısı ya da Savaş Kılıç’ın “Tin” ve “Ruh” kavramlarını dilbilim açısından irdeleyen yazısı gibi incelemelerin yanında, eleştiri yazılarının da yer aldığı bu sayıda Sema Aslan, İlhan Algör’le; Özge Ercan, Selçuk Orhan’la; Can Özoğuz, Mehmet Zaman Saçlıoğlu’yla söyleşiler gerçekleştirdi. Shakespeare’i Kürtçeye çeviren şair-çevirmen Kawa Nemir ile de Şener Özmen söyleşti ve Sıcak Nal “Rewşen Kuşağı”nın ne olduğunu araştırdı.

“Twit’e Gel” köşesinin bu sayıdaki konukları Metin Üstündağ, Ahmet Ümit ve Vivet Kanetti; “Çok Gezen Yazar mı Bilir” köşesine ise Özcan Yüksek konuk olup bizi Tanzanya’da bir yolculuğa çıkardı. Ali Karabayram, bu sayıda şiiriyle yer alırken, Gülseli İnal da “mensur şiir” tadında yazdığı “Rüya Günlüğü”ne yeni sayfalar ekledi.

Sıcak Nal’ın üçüncü sayısı öykü açısından da zengin bir sayı oldu. Fezisa Mdibi’nin, İbrahim Halaçoğlu’nun, Melida Tüzünoğlu’nun, Umut Y. Karaoğlu’nun, Tao Lin’in, Leila Sadeghi’nin, Makbule Aras’ın, Sine Ergün’ün, Eduardo Liendo’nun, Hikmet Temel Akarsu’nun, Dawn Raffel’in ve Demet Çaltepe’nin öyküleriyle, Sıcak Nal “başka bir öykü”nün izini sürmeye devam etti.



Sıcak Nal, Sayı 3 / İçindekiler:

Günümüz Yenilikçi Güney Afrika Edebiyatı / Haz. Fouad Asfour - Süreyyya Evren

Soruşturma / Goodenough Mashego, Grace Musila, Martin Njaga, Achal Prabhala,

Wesley Pepper (çev. Feride Evren Sezer)

Bilinç Yitimi -Kontrolden Döne Döne Çıkan Yaşam / Fezisa Mdibi (çev. Feride Evren Sezer)

Amatörizm Manifestosu / Anton Krueger (çev. Feride Evren Sezer)

Peki Dünya Kupasını Kim Kazanacak? -Edebiyatçılar Açıklıyor! / Haz. Neval Güven Türkeli

Geleceğin Tarihleri: Avangardı Haritalandırmak / Ian Christie (çev. İbrahim Halaçoğlu)

Kendime Gelmek / İbrahim Halaçoğlu

Odun / Melida Tüzünoğlu

Zırtapoz - Dört Otuz / Umut Y. Karaoğlu

Julia Kristeva ile söyleşi "Yaşıyor Olmak için Yazın!" / Anita Sezgener

Tao Lin ile söyleşi - “Zzz Kuşağı” Türkçede! / Ilgın Yıldız

Noel / Tao Lin (çev. Çağlar Demirbağ)

Candace / Tao Lin (çev. Ilgın Yıldız)

Hipermetinden Über-Romana / Leila Sadeghi (Haz. Makbule Aras)

Leila Sadeghi ile söyleşi - "Her Boşluğun Bir Önemi Vardır" / Makbule Aras

Ben Kimdim? / Leila Sadeghi (çev. Makbule Aras)

Bir adam ..... düşünüyor / Leila Sadeghi (çev. Makbule Aras)

Benler / Leila Sadeghi (çev. Makbule Aras)

Timsahın Gözyaşları / Eduardo Liendo (çev. Sine Ergün)

Tin, Tin mi? Ruh mu? Peki Zihin de Olamaz mı? / Savaş Kılıç

Ilhami Algör ile söyleşi - "Sadece Başkalarının Acılarını Anlayabilen İnsanlarla Konuş" / Sema Aslan

Çember ve Uçurum / Makbule Aras

Kawa Nemir ile söyleşi - "Sıra Geldi 'Rewşen Kuşağı'na" / Şener Özmen

Selçuk Orhan ile söyleşi -"Bir İlk Roman: 40 Hadis" / Özge Ercan

Quis custodiet ipsos custodes? / Ali Karabayram

Rüya Günlüğü (Düşeylik) / Gülseli İnal

En Çok Gezen Yazar mı Bilir? (Özcan Yüksek ile söyleşi) / Haz. Özge Ercan

Twit'e Gel (Met-Üst, Ahmet Ümit, Vivet Kanetti) / Haz. Özge Ercan

Buralar Sakin / Sine Ergün

Şafak Vakti Cihangir / Hikmet Temel Akarsu

Elia Süleyman ve Farklı Sularda Filistin / Nil Pınar Arın

Yetkililerin şişt'iyle, gazetecilere "Sadece suratları seyredin" dendi / Etgar Keret (çev. Nil Pınar Arın)

Mehmet Zaman Saçlıoğlu ile söyleşi / Can Özoğuz

Avize / Serhat Çelikel

Küçük Bir Ayrıntı / Demet Çaltepe

Takip / Burak Delier, Cem Akaş, Nil Pınar Arın, Süreyyya Evren

'Sıcak Nal' için muhalefet şerhi:

Yeniden çeviri edebiyatı: Sıcak Nal

Cemal Süreya kolej çocuklarının yazar olamayacağını, çünkü Türkçe'yi ve Türkiye'yi hissedemediklerini, ancak çevirmen olabileceklerini, başka edebiyatları Türkçe'ye kazandırabileceklerini söyler. Yasakmeyve çevresinden çıkan Sıcak Nal dergisi, özellikle Thomas Pynchon'ın Entropi hikayesi gibi önemli bazı son dönem metinlerinin çevirileriyle dikkat çekiyor. Kendi yazdıklarında fazla iş yok; yağma yok yani. Selçuk Orhan gibi iyi birkaç yazarları yok değil. Ama genellikle Süreyya Evren sınırlılığı hakim dergiye. Bir şey yabancı dilde düşünülüp Türkçe söylenmemişse değer verilmeyecekmiş gibi bir görüntüsü var Sıcak Nal'ın. Cemal Süreya ile tek ilgisi, derginin, ismi. Tamamen telif diyebileceğimiz bir şairdi Cemal Süreya. Sıcak Nal tamamen değilse bile tamama yakın oranda çeviri hüviyetinde bir yayın. Bilgi-Boğaziçi edebiyatı gibi bir şey. Fazla bir şey beklemeyeceğiz demek ki. Ne çıkarsa bahtımıza. Feride Evren Sezer'in Entropi (Pynchon) çevirisi önemliydi. Düzgün, anlaşılır bir çeviri; birçok açıdan orijinal ve önemli bir hikaye. Belki tek başına koca Pynchon'ı kavramayı sağlamaz, ama hemen hemen ilk ve tek çeviri olduğu için de Sıcak Nal mürettebatını ve çevirmeni tebrik etmek lazım. Ama dediğim gibi, Sıcak Nal biraz soğuk, hep soğuk kalacak, nehrin öbür yanından getirebildiği seslerle kazanabilirse bir anlam ve değer kazanabilecek, yaban bir dergi. Bu da böyle.
ps. Yukarıdaki 3. sayılarının kapağı. Entropi hikayesi, 2. sayıdaydı.


Kaynak:
http://fayrap.blogspot.com/2010/07/yeniden-ceviri-edebiyat-scak-nal.html

'Mostar' İstanbul'un kaybolan mirasının peşinde

Kimliği korumak

İstanbul bir kültür şehri. 2010 Kültür Başkenti etkinlikleriyle bu vurgu daha da pekişti. Herkesin bildiği, dilimize pelesenk ettiğimiz kültür şehri, ne yazık ki, gün geçtikçe kültüründen oluyor, İstanbul’u İstanbul eden ne varsa neoliberalizmin aygıtlarıyla yerinden ediliyor. Bu konuya hem kurumsal anlamda hem de toplum olarak yeterli önem gösterilmiyor. Ne var ki, “kültürümüzü koruyalım” naif dileği de çoğu zaman yeterli olmuyor. Bu sayıdaki dosya, kültürü ve tarihî mirası korumanın o kadar da kolay olmadığını, buna yönelik her tür çabanın çeşitli (ama tanıdık) engellerle örselendiğini vurgulaması bakımından önemli.

Dosyaya adını veren yazısında Fatih Güldal, tarihî eserlerin tahrip edilmesini geçmişten günümüze gelen bir panoramayla sunuyor. Güldal’ın sunduğu panoramanın en çarpıcı yanı kültürel mirasa yönelik saldırının bir noktadan sonra sistematik bir hâl alması: “İstanbul’da 19. yüzyılın sonlarında lokal olarak başlayan tarihî eserlerin yok edilmesi faaliyeti, 1930 ve 1940’lı yıllarda sistematik bir hal alırken, 1950-1960 yılları arasında ise kitlesel imhalara dönüştü.” Bu toplumsal hafızayı sekteye uğratan yıkım programının farklı bir göstergesi olması bakımından da dikkat çekici. Güldal, yıkım sürecinin tarihsel dönüm noktalarının dışında, kaybolan, kaybettirilen önemli eserlerin de üzerinde duruyor. Dosyanın bir diğer yazısında Sinan Ceco, kaybolan Boğaziçi saraylarına dair bir döküm sunarken, Murat Küçükuğurlu “Mezarlıkların Hikâyesi”ni anlatıyor.

Dosya bağlamında kendisiyle konuştuğumuz Süleyman Faruk Göncüoğlu’nun sözleri, tam da kültürü korumanın o kadar da kolay olmadığının altını çiziyor. Göncüoğlu, şehir-mimari-medeniyet ilişkisinin kimlikle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtirken, yapılan yıkımlar sonucu kaybolan asıl şeyin topyekûn kimlik olduğunu söylüyor. Göncüoğlu’nun mevcut sorunu tanımlaması da bu yönde: “Sorun 300-400 yıllık eserlerin kaybolması değil direkt olarak. Sorun bu eserlerin üzerinde nesneleşmiş olan medeniyet değerlerinin ortadan kaldırılması.”

Mostar bu sayısında, dünü korumaya odaklanan dosyanın yanında bugünü korumayla ilgili değerlendirmelere de yer veriyor. Olgun Gündüz, “Toplumsal Bir Algı Sorunu Olarak Deprem” başlıklı yazısında hem toplum olarak depremi alımlama tarzlarının, bu tavırlardaki sakatlığın üzerinde duruyor hem de olası çözümleri değerlendiriyor. Gündüz’ün yazısının dışında konuyla ilgili Büyük Marmara depremine yönelik çalışmalar yapan İstanbul Proje Koordinasyon Birimi direktörü Kazım Gökhan Elgin’le yapılan söyleşi ayrıca önemli.

Önümüzdeki sayıda görüşmek dileğiyle…

Mustafa Fuat ER


İletişim:
www.mostar.com.tr/

'Semerkand' dergisi

Kutlu Zamanlar

Semerkand dergisi Temmuz sayısı, dinimizin “mübarek” saydığı vakitler üzerine bir dosya ile okuruyla buluşuyor. Ali Yurtgezen’in hazırladığı dosyanın başlığı “Kutlu Zamanlar”.

Dosyada, mübarek vakitlerin gafletle geçirilen, kulluğun ihmal edildiği, salih amellerin yeterince yapılamadığı zamanları telafi imkânı olduğu hatırlatılıyor. Ayrıca kutlu vakit kavramının genel olarak algılandığı üzere sadece Üç Aylar ve kandil geceleriyle sınırlı olmadığı vurgulanarak seher vaktine, Cuma günlerine ve bayramlara da dikkat çekiliyor. Ali Yurtgezen, bütün bu vakitlerin hayatın rutini içinde düştüğümüz gafletten bizi sırat-ı müstakime döndürecek birer kutlu kapı, birer rahmet ve mağfiret vesile olduğunu, manen müflislerden olmamak için yeni bir hamle şansı sunduğunu belirttikten sonra şu uyarıyı yapıyor:

“Bütün Müslümanlar bilir ki din, Ramazandan Ramazana, bayramdan bayrama, kandilden kandile hatta namazdan namaza hatırlanacak ve yaşanacak bir olgu değildir. Buna rağmen mübarek gün, gece yahut ayların ihmal edilen mükellefiyetlerin daha pratik tarzda toptan telafisine, ertelenen farzların az maliyetle ucuza getirilmesine imkân veren zamanlar gibi görülmesi yaygınlaşıyor.

Bu kabul bir taraftan özel zamanlar dışında farz, vacip ve sünnetlerin ihmalini meşrulaştırırken bir taraftan da Müslümanlığı ancak belli günlerde giyilip daha sonra saklanan göstermelik bir giysi fonksiyonuna indirgiyor. Kutlamalardaki coşku, uhrevî bir yönelişin zevkinden ziyade dünya hayatını daha da renklendiren bir farklı çeşniyi yakalamaktan kaynaklanıyor.”

Semerkand Dergisinin bu sayısında dikkat çeken yazılardan biri de “Din-Bilim Çatışması”. Dergi yazarlarından Halil Akgün, son dört asırda Batı düşünce tarihinin en temel konularından biri olagelen din-bilim çatışması meselesine dair bir özet verdikten sonra, konunun Müslüman için anlamıyla birlikte bilimci yaklaşımın sonuçlarını sorguluyor. Dergi yazarlarından Kürşad Salih Yaman ise, “Din İstismarı” adlı yazısında çeşitli yönleriyle din istismarını ve sebeplerini ele alıyor. Abdullah Gökmen, “Muhabbetli Bir Hizmet Eri: Beşiktaşlı Yahya Efendi” adlı yazısıyla; Hasan Akçay da, “Bir Ev Hikâyesi” adlı akıcı denemesiyle dergide yer alıyor.

Semerkand Dergisi bu sayısında da her ilgiye hitap eden konu çeşitliliğinin yanı sıra yine özenle hazırlanmış bir çocuk ekini hediye olarak veriyor.

İletişim:
http://www.semerkanddergisi.com/

'Genç Birikim' dergisi

Genç Birikim dergisi Haziran 2010 sayısında Filistin'e insani yardım için seferber olan Mavi Marmara gemisini kapak yapmış. Genç Birikim bu sayısında şehid Şeyh Ahmet Yasin'in çağrısına bir icabet olarak ele aldığı yardım seferberliğini ve bu uğurda sergilenen cesaret ve şehadetin geniş bir analizine yer veriyor. Derginin sunuş yazısını okuyanlarımızla paylaşmak istedik:

Selam İle…

Yeni bir sayıyla bizleri karşılaştıran Allah'a hamdolsun. Gazze gemisi "bizler ileri atıldık ve kazandık" diyen Şeyh Ahmet Yasin'e icabet etti. Ve "bizler de" dedi. Bu hadise Allah'ın izni ile önemli sonuçlara yol açmıştır ve açacaktır.

1. Filistin, yalnız orda yaşayan insanların davası değildir. Başta Türkiyeli Müslümanlar ve otuzu aşkın ülkeden ve değişik dinlerden insan davayı sahiplendiklerini göstererek, Filistin'i insanlığın gündemine taşıdılar.

2. 13 Temmuz 2006'da, İsrail Lübnan'a saldırdıktan 2-3 gün sonra, Türkiye'de savaşla ilgili hassas bir kamuoyu oluşmuştu. Tam o günlerde Siirt'ten bir PKK katliamı haberi geldi. Ertesi gün Hürriyet'in manşeti, "LÜBNAN'I BIRAK GÜNEYDOĞU'YA BAK" ve "İSRAİL GİBİ YAPARIZ" oldu. Kısacası İsrail-PKK koalisyonu pası verdi, Ertuğrul Özkök golü attı. Film tekrar İskenderun'da vizyona kondu.

3. Gemiden edindiğimiz ortak kanaat, gönüllülerin zerre kadar korkmadan büyük bir iman, teslimiyet sekineti ve vakarı ile karşı koyarken Siyonistlerin korkudan ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette panikledikleri.

4. Bu hadise bölgedeki emperyalistlerin işbirlikçisi yönetimlerin işini bu günden sonra daha da zorlaştıracaktır. Yönetimlerdeki bu işbirlikçilik devam ettikçe bu saldırılar ne ilk ne de son olacaktır.

5. Saldırı, batının yıllardır doğuya açtığı savaşın bir parçası olduğunu batı'dan medet umanlar artık anlamalı.

6. Saldırı aynı zamanda medeniyetler savaşının da bir parçasıdır. Bunun göstergesi, aynı zamanda saldırının devam ettiği coğrafyanın en belirgin vasfı. Ne ilginçtir ki bu coğrafya, Afganistan, Irak, Çeçenistan, Pakistan ve İran'ı kapsıyor.

7. Gönüllü insanların ve kuruluşların donatıp yönettiği yardım gemilerine yapılan bu saldırı, sadece, sözüm ona bir devletin kendi başına tertipleyip gerçekleştirdiği saldırısı değil, kendi aralarındaki Soğuk Savaş'ı sona erdirdikten sonra, düşman ilân ettikleri İslâm'a, Batı'nın açtığı topyekûn savaşın bir gecelik enstantanesi olma özelliğini taşımaktadır.(Sezai Karakoç)

8. Bu, bir zincirin bir halkasıdır. Ve sembolik anlamı itibarı ile önemlidir. Bir taraftan en son modern silâhlarla donanmış bir güç, öbür tarafta, gıda ve ilaç gibi zaruri ihtiyaç maddelerini muhtaç olanlara götüren silâhsız insanlar vardı. Merhamet yüklü bir medeniyete, düşmanlık ve silâh yüklü sözde medeniyet, ölüm kustu.(Sezai Karakoç)

9. Bu, görüldü ki, tesadüfi, öncesiz sonrasız bir olay değil, öteden beri devam eden medeniyetler savaşının – ona "Çatışma" demek onu çok küçültmek olur. – bir anı, bir parçası ve ruhların bir aynası, bir gösterge işaretidir.(Sezai Karakoç)

10. Bir kere daha kafalara dank etmelidir ki, bir Medeniyetler İttifakı ya da Dinler Arası Diyalog yok, maalesef İslâm'ın doğuşundan bugüne kadar, Batı'nın ve Doğu'nun, kesilmeyen ve çağlar ve yüzyıllar boyu süren, tarihi alt üst eden, şehirleri ve medeniyeti yıkıma uğratan saldırısı vardır. (Sezai Karakoç)

11. Afganistan'da, Irak'ta, Kafkasya'da, hatta Afrika'da ve tüm İslam ülkelerinde, açık ya da gizli, dolaylı ya da dolaysız bu istilâ ve saldırı, bu, İslâm'ı yok etme savaşının iz ve eserleri, tesir ve tahribi göz önündedir. Bu istilâ ve saldırının durması için Batı'dan medet umanlar daima hüsrana ve hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Batı ile uzlaşma imkânı olduğunu sanan bu kişiler, böylesi tavırlarla sonunda devletin batmasını önleyemeyen son dönem Osmanlı vezirlerinin durumuna düşeceklerdir. (Sezai Karakoç)

12. Fethullah Gülen'in mesajını anlamak için, daha önce İsrail'e scud füzesi gönderen Saddam'a gösterdiği tepkiye ve Beslan'da Çeçen direnişçilerin rehin aldığı bir ilkokulda Putin'in yapıp Mücahidlere mal edilen katliamda gösterdiği tepkiye bakıp öyle karar vermek lazım.

Önümüzdeki sayıda yeniden buluşmak dileği ile Allah'a emanet olun.

'Türk Edebiyatı' dergisi

Temmuz 2010, Sayı:441

Bu sayımızda ağırlıklı bir konu yok, fakat çok önemli yazılar var. Her zaman olduğu gibi bir röportajla başlıyoruz. Misafirimiz, kitap kurtları arasında ve tabii sahaflık dünyasında çok iyi tanınan bir sahaf, Lütfi Bayer... Kitap, kültür, medeniyet ve dil konularında kendine has görüşleri bulunan Lütfi Bayer’in anlattıkları, eminim, ilginizi çekecektir.

Bu sayıda kapak konusu olarak merhum ressam ve yazar Malik Aksel’i ele aldık. 1970’lerde dergimizin en istikrarlı yazarlarından ve vakfımızın müdavimlerinden olan Aksel’in bütün eserleri Kapı Yayınları tarafından yeniden yayımlanıyor. İlyas Dirin, külliyatın ilk kitabı olarak çıkan Sanat Hayatı: Resim Sergisinde Otuz Gün adlı kitabı tanıttı. 1941 yılında açılan, kendisinin de ressam olarak katıldığı Üçüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne bir ay boyunca her gün giderek ressamların ve sergiyi gezmeye gelenlerin kendi aralarında konuştuklarını not eden Malik Aksel’in ironik bir üslûpla muhavere tarzında yazdığı ve Ülkü dergisinde tefrika ettirdiği bu notları 1943 yılında kitap olarak çıkmıştı. 1940’lardaki sanat çevrelerinin iç dünyasına ışık tutan ve yayımlandığı tarihte çok ses getiren bu nefis kitap, tam altmış yedi yıl sonra yeniden okuyucuyla buluştu. Kitaptan yaptığımız kısa alıntı, sanırım Resim Sergisinde Otuz Gün’ün mahiyeti hakkında açık bir fikir verecektir. Tabii, Malik Aksel’in Türk Edebiyatı’nda çıkmış yazılarının bir bibliyograflısını vermeyi de ihmal etmedik.

İlyas Dirin’in yazısını Dr. Mustafa Tatcı’nın XVII. yüzyılın büyük mutasavvıflarından Niyazî-i Mısrî hakkındaki yazısı takip ediyor. Bir defa Rodos’a, iki defa Limni’ye sürülen ve hayatının son on altı yılını Limni’de bir sürgün olarak yaşayan Mısrî’nin bu adadaki tekkesinin yerinde yeller esiyor, ancak kabri hâlâ ayakta. Tatcı, Mısrî’nin vefatının 320. yılı olan 2004 yılında UNESCO tarafından anılmasını teklif ediyor ve kabrinin mutlaka Türkiye’ye nakledilmesi gerektiğini söylüyor.

Dr. Sezai Coşkun, bu sayıda Selim İleri’nin Bu Yalan Tango adlı son romanını değerlendirirken, Prof. Dr. Mehmet Tekin, Elif Şafak’ın Aşk romanındaki Türkçe hatalarını sayıp döktü. Bahtiyar Aslan da Cahit Koytak’ın Yoksulların ve Şairlerin Kitabı adlı son şiir kitabını değerlendirdi.

“Mitoloji ve Edebiyat” konusunda geçen sayımızda kullanmadığımız bazı yazılar vardı. Turhan Kaçar’ın “Ege ve Yunan Dünyasında Mitolojinin Kaynakları” ve Mehmet Yılmaz’ın “Millî Kimliğin Oluşmasında Mitolojinin Rolü” başlıklı yazılarını bu sayıda okuyacaksınız. Nebahat Yusoğlu, Kafka’nın Dava adlı romanının farklı bakış açılarından nasıl farklı şekillerde okunabildiğini gösteriyor. Nihan Kaya’nın dikkate değer yazısında da Carl Gustav Jung’un Marcel Proust yorumundan hareketle “Din ve Edebiyat” meselesi ele alınıyor.

Reha Oğuz Türkkan’ın oğlu Tuğrul Türkkan’ın ise Altan Deliorman’ın iki sayı üst üste yayımladığımız “Uzun Bir Ömrün Kısa Bir Özeti” başlıklı yazısındaki bazı tespitlere itirazı var.

Bu sayının diğer yazıları ise Ömer Özkan ve Özbekistan’dan Nargize Dosbayeva’ya ait.“Resimli Türk Edebiyatı” sayfasında, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından üç cilt hâlinde yayımlanan Meşairü’ş-Şuara hakkında kısa bir tanıtım yazısı ve bu eserden birkaç şair portresi bulacaksınız.

Bu sayıda da iki hikâyecimiz var: Sevgül Yılmaz ve Deniz Özbeyli. Şiire yine özel bir yer ayırdık. Şairlerimiz Mustafa Ruhi Şirin, İbrahim Tenekeci, Mehmet Aycı, Kalender Yıldız, İsmail Aykanat, Sümeyye Sakarya, Ayhan Emir Yolcu... “Dünya Şiirinden” sayfasında İngiliz şairi John Keats’in “Ölüm Üzerine” adlı şiirine yer verdik. Şiir, Türkçeye Oktay Eser tarafından çevrildi.

Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu. Daha güzel sayılarda buluşmak üzere hoşça kalınız. Muhabbetle, efendim...


Beşir Ayvazoğlu

'Kitap-lık' dergisi

Sayı: 140 / Temmuz-Ağustos 2010

Dosyasız, serbest bir yaz sayısı oldu.

Sait Maden’den Murathan Mungan’a, Müslim Çelik’ten Özkan Dursun’a şiir sayfaları gene en yüklü dalı oldu derginin.

Gültekin Emre Türk Mevsimi dolayısıyla Paris’e çıkarma yapan şairlerle birlikte geçirdiği günleri, Sevgi Ünal Madrid gezisini, Uğur Kökden 1978 yılını anlatıyor. Emin Özdemir nicedir öyküleyerek yazıyor, kurgu-denemeler kotarıyor; “Emma’nın İsyanı” da onlardan biri. Adil İzci’nin serçeleri düşündürten yazısı, Mazhar Candan’ın Salinger’dan İlhan Berk’e, müzikten yazına uzanan gezintisi, Mehmet Serdar’ın Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi’ni kateden yazısı, Bâki Ayhan T.’nin 1980 Kuşağı şairleri üstüne yaptığı 80 gözlem ve saptama bu sayının esintili kıyıları.

Babil Kulesi, Demir Özlü’nün Edip Cansever’in “Tenis Öğretmeni” şiiri incelemesi ve Tahsin Yücel’in yeni romanı Sonuncu üstüne Mukadder Özgeç’in değerlendirmesiyle açılıyor. Tahsin Yücel, son yirmi yılda art arda yayımladığı Peygamberin Son Beş Günü, Bıyık Söylencesi, Yalan gibi romanlarından sonra, Sonuncu’da yapıt, yazar, okur, yayıncı, hatta yazar vârisi çevresinde kendine özgü ironiyi enikonu tepelere vardırıyor. Bıyık Söylencesi’nde Cumali’nin görkemli bıyıkları neyse Sonuncu’da Selami Harici’nin dev yapıtı “Serencam” o...

Necip Tosun, Faruk Duman öykücülüğünün nirengi noktalarını irdelerken Gülseli İnal, Lâle Müldür şiirinin özünün, kozmik yapısının ve devrimci niteliklerinin altını çiziyor. (Lâle, geçen ay “uzaklaşan” annesine bu sayıda iki şiirle el sallıyor...)
Tuncer Erdem, Bilge Karasu’nun Gece’sinin ilk bölümünü desenledi. Gelecek sayılarda da sürmesini beklediğimiz bir iş...

Ali Teoman, yazınsal serüvenini giderek tırmandırıyor. Henüz Türk okurunun yeterince ayırdına vardığı söylenemez belki ama Avrupa yazınında bir yeri olacaktır, kitapları çevrildikçe. Café Esperanza adlı novellası oldukça ilgi çekti. Ali Teoman, romanları ve öyküleriyle öne çıkarılmayı, okurun dikkatine sunulmayı hak eden bir yazar.

Bu sayıyla birlikte YKY öykü kitaplarından armağan ediyoruz.


Murat Yalçın

'Yüzakı' dergisi


YÜZAKI DERGİSİ MADDEDE, MÂNÂDA, HERŞEYDE ÖNCE TEMİZLİK DOSYA KONUSUYLA TEMMUZ 2010 (65.SAYISI) YAYIMLANDI.

Her şey bize âmâde...
Dünyanın onca nimeti...
Hava ve su...
Toprak ve onca meyvesi...
Ama istifade için, her anlamıyla sağlıklı bir şekilde yararlanabilmek için bir şart var:
Önce Temizlik...
Hava ciğerlerimizi, su her şeyimizi, eğer kendileri temizse temizliyor... Temiz olmayan en kıymetli ikram, zehir...
Her şeyi lutfeden irade temizliği bizden istiyor.
Madde plânında da böyle...
Mânâ plânında da...
Bize lutfedilen bedeni de, kalbi de, rûhu da, vicdanı da temiz tutmazsak, çürütürüz...
Kokuşmuş bir ruh, kararmış bir vicdan, lekeli bir kalp, kanlı bir el ile; insan mahlûkatın en kirlisi, en mülevvesi...
Bu sebeple;
İnsanlık için Önce Temizlik...
Müslümanlık için Önce Temizlik...
Arınma mevsimi üç aylarda, kandiller ikliminde yaşadığımız bu Temmuz sayımızda, dosya konumuzu; Maddede, Mânâda, Her Şeyde Önce Temizlik başlığı altında oluşturduk.

Genel Yayın Yönetmenimiz M. Ali EŞMELİ, mânevî temizliğin önceliğini; «Elbiseni temiz tut!» emrini açarak şöyle ifade ediyor başyazıda:

“Bilmeli ki, vicdan da insan için olmazsa olmaz bir elbise; îman da, ahlâk da, ilim ve irfan da, şefkat ve merhamet de, hayır ve hasenat da, olgunluk ve liyakat de birer elbise. Üstelik bu elbiseler, mutlak lâzım elbiseler ve mutlaka temiz olmak mecburiyetindeler.”

Mustafa KÜÇÜKAŞCI, temizlik anlayışlarındaki daralmaya işaret ediyor. Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ, «Su ve Medeniyet» irtibatı üzerinde duruyor. H. Kübra ERGİN, temizliğin fıtrî bir ihtiyaç olduğunun altını çiziyor. Hayrettin DURMUŞ, temizliğin kültürümüzdeki izlerini dile getiriyor. B. Cahit ÖZDEMİR ise, dilde aşırı temizlikçiliğin getirdiği zaafı konu ediniyor.

Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi, Tarihe Yön Veren Zirve Şahsiyetler; Gönüllere Taht Kuranlar başlıklı makale dizisinde, bu ay Hicret Yurdu’nun muhabbet ve hürmet remzi olan İmâm-ı Mâlik’i kaleme alıyor.

Eğitim, Yüzakı’nın daimî dosya konusu...

M. Ali EŞMELİ, ölümsüz teşhis ve intak sanatıyla eğitim problemlerinde teşhis ve tedavilerine pencereler açıyor. İrfan ÖZTÜRK, evlâtların eğitimini yönlendirirken sadece dünya puanlamalarına mı bakmalı sorusunu gönüllere düşürüyor. Aynur TUTKUN, batıda eğitim konusunda sistem arayışlarını işliyor. Ahmet ZİYLAN ve Asım UÇAROK; evlâtlarımıza değerlerimizi niçin öğretemediğimizi soruşturup, nasıl öğretebileceğimizi anlatıyor. Hüdâyi ÜSKÜDARLI ise Orhan’ın Zulmetten Hidâyete Kalbin Gözyaşlarıyla yürüyüşünü dile getiriyor.

Abdullah İbn-i Zübeyr, Abdullah İbn-i Mes‘ûd, Nurbânû Sultan dergimizde karşılaşacağınız şahsiyetler...

Ve şiirler... Sözün arı-durusunu, nezih bir edâ, temiz bir sadâ ile seslendiren mısralar...

"Bu sayımızda şiirleriyle: M. Ali EŞMELİ, Halil GÖKKAYA, Mustafa KÜÇÜKAŞÇI, Abdullah GÜLCEMAL, Zahit GENÇ, Recep YILDIZ, Harun ÖĞMÜŞ, Ahmet ARSLAN, Hızır İrfan ÖNDER, Rıfat ARAZ, Bestami YAZGAN, M. Faik GÜNGÖR, Köksal CENGİZ, Mahmut TOPBAŞLI, Hadi ÖNAL, sadettin KAPLAN, Hakkı ŞENER, Servet YÜKSEL, M. Nejat SEFERCİOĞLU, Mehmet Ali VAR Memduh CUMHUR yer alan şâirlerimiz."

Şiirin yegâne gayesi, kulakların ve gönlün pasını silmek, temizlemek değil de nedir?

Yüzakıyla...


İletişim:
www.yuzaki.com/
dergi@yuzaki.com

2010-07-05

Ülkemizin Ana Sorunlarının Temelinde Yatan Asıl Sebep, Toplumumuzun Kimlik Altyapı Yetersizliğidir


İstanbul, 2 Temmuz 2010

İnsan olsun, toplum olsun, birbirine geçme, birbiriyle kaynaşmış çok katmanlı bir kimliğe sahiptir. Teoride, bu katları, bu katmanları birbirinden ayırabilirsiniz, ama yaşamada bunları birbirinden ayırmamız mümkün olmaz. Tümü bir insanın ya da bir toplumun kimliğini, kişiliğini oluşturur. Şartlar yüzünden, bu kimliğin, kişiliğin bir katı, bir özelliği ön plana geçebilir. Güncel olarak daha çok önem kazanabilir. Fakat, bir toplumda yüzyıllar içinde oluşmuş olan kimlik, kişilik, yönünden ve öz yapısından kolay kolay ayrılmaz, sapmaz. O yapı da, bir medeniyetin, insana ve topluma verdiği kimlik ve kişiliktir. Bu kimlik ve kişilik, zorla değiştirilmeye kalkılırsa, o toplumda büyük bir kaos, bunalım ve çatışmalar doğar.

Bir “batı insanı” vardır, bir “doğu insanı” vardır, bir de “islâm insanı” vardır. Her medeniyetin bir insan anlayışı, bir insan görüşü, bir insan tipi vardır. Bir fransızın, fransız kimliği, bir de onun arka planında “avrupalılık” kimliği bulunmaktadır. Bir fransız, bir ingiliz, bir alman, bir ispanyol ya da bir italyan, sadece fransızlık, ingilizlik, almanlık, ispanyolluk ya da italyanlıkla ayakta duramaz. Bu kimliklerinin arkasında (avrupalı) ya da (batılı) kimliği olduğu için, çoğu kez, bilinçli olarak, en azından da bilinçaltından böyle bir güvenceye dayanarak kendilerini güven içinde hissederler.

Tek başına, ırk kimliği, etnik kültür, bir halkı, bir devleti ayakta tutamaz. O kimliğin, benzeri kimliklerle birlikte, ancak, arka plandaki, temeldeki “medeniyet kimliği” ne dayanır, onunla kaynaşır, onunla aşırılıklarından arınırsa bir anlam ifade edebileceğini tarihî deneyimlerle anlamış ve görmüş bulunuyoruz. Bugün, ülkemizin çektiği sıkıntıların temelinde, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, devletin yeniden kuruluşunda, kendi medeniyet kimliğimiz çerçevesinde, çağa ve şartlara göre bir yenilenme ilkesinin değil de, kendi kimliğimizi, geçmişimizi, medeniyetimizi toptan inkâr ederek, sözde batı medeniyetine geçme adına, ırk kimliği söylemine yer verilmesi yatar. Toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen farklı tondaki itiraz sesleri, güç kullanılarak bastırıldı. Eleştirinin yasaklandığı otoriter bir düzende, tek tip modelli bir nesil türetilmek istendi yirmi beş, otuz yıl içinde.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, şartlar değişince, âdeta biçimsel denilebilecek bir demokratik düzene geçildi. Demokrasinin her derde çare olacağı sanıldı. Bu, bizim aydın kesimin, eski, yerleşik bir huyudur. Sıkıştığı zaman, kulağına çalınan bir çareye hemen sarılır ve onun araştırılıp tartışılmasına asla tahammül göstermez. Onu bir din gibi görür, öyle benimsemiştir. Ona en ufak bir itiraz devlet düşmanlığıyla yaftalanır. Tanzimat’a, Meşrutiyete, İkinci Meşrutiyete, Cumhuriyete böyle sarıldı jöntürkler, ittihatçılar, cumhuriyetçiler.

Demokrasi, Amerika’da bir hayat tarzı haline gelmiş, Avrupa’da, birçok acı tecrübeden sonra, vazgeçilemez bir konuma gelmişse de, eninde sonunda bir yönetim tarzıdır. İnsanlara etki yapar. Ama insanlar da ona etkide bulunur. Ancak, tek başına bir toplumu ayakta tutamaz. Mutlak, temelinde ahlakî, zihnî, toplumsal değerler, yani tüm medeniyet değerleri olmayan bir yönetim tarzı, adı ne olursa olsun, yozlaşmaya mahkûmdur. Kendi medeniyetimizle bağdaştırılıp ondan sonra uygulamaya konulmayan demokrasi, sonunda bitmek tükenmek bilmeyen bir demagoji üreten kaotik bir düzene dönüşmüş, ardarda askerî darbeler devrinin açılmasına âdeta doğal zemin olmuştur.

Demokrasiye geçildiği zaman, bir Restorasyon Devri açılamamış, geçmişle hesaplaşılamamıştır. Bugün karşılaştığımız bütün problemler, Tanzimattan sonrasında sağlam zemine oturtulamamış bir düzenin, geleceğe ertelenmiş ya da ucu açık bırakılmış, gününde çözümlenmemiş sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bu sorunların, zamanında hissedilmeyip bugün hissedilmesi, ameliyat zamanı narkoz etkisiyle duyulmayan acı ve sızıların daha sonra hissedilmesi gibidir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışından ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeni devletin kuruluşu ve yerleşmesi, bir nevi çok ağır bir ameliyat gibi olmuştur.

Bugün, gerçeklerin bir kısmını söyleyerek sanki hepsini söylemiş gibi bir havaya bürünüp farkında olarak olmayarak ülkemizi yine alıp, tanzimatçılar ve daha sonrakiler gibi, BATI ÇIKMAZI’na saplamaktan başka bir yere çıkmayacak bir yola girmiş olan ve kendilerine liberaller adı verilen bir kısım aydınımız da bir takım tereddütlere sebep olabilirler. Bunlara aldanmamak gerekir. Bütün bunların temelinde, Ziya Gökalp’ın soyut, tarihî gerçeklere uymayan, mekanik medeniyet görüşü yatmaktadır. İsteyen milletin kendi medeniyetinden çıkıp istediği medeniyete geçebileceği görüşüdür bu görüş. Tarihi hesaba katmayan bir görüş. Gerçeklerin onaylamadığı, yanlışlığı apaçık hale gelmiş, geçerliliğini yitirmiş bir görüş.

Bugün, halkımızın bir kısmını, Batılıların, kökenlerini araştırıp ayrılma yolunda kışkırtmaları ve gizli açık yardım etmeleri sonucu, ülkemizin başına yirmi yılı aşan bir zamandır büyük bir gaile çıkmıştır. Bu hâdise, ülkeyi, o şekilde sarsmıştır ki, düşüncelerin sadece hâdisenin kendisine hasredilmesiyle yetinilmeyecek, Tanzimat’tan bu yana, ya hep yüzeysel kalan, ya hep görmezlikten gelinen, ya da hep yanlış yönde aranan çare ve çözümlerden, temelden ve yeni baştan, tarihî-sosyolojik alt yapının en derin katından başlamak üzere, en ciddi, ısrarlı ve sabırlı araştırılmasına geçilmesi gerekecektir. Gerekecektir, gerekiyor ve gerekmektedir.

Teknolojinin, insanları yanıltma ve şaşırtma, boş ve yanlış noktalara çekme özelliğinin yanında, insanların araştırma ve inceleme, öğrenme ve öğretme aşkı ve heveslerine yardımcı olduğu da göz önünde tutulursa, âdeta yirmi dört saat, kırk tv kanalının yayın yaptığı ve her alanın uzmanlarının güncel meselelerin değerlendirilmesi ve yorumu için ekrana çıkarıldığı bir ortamda, büsbütün umutsuz ve karamsar olmanın yeri yoktur. Kırk elli yıldır savunduğumuz düşüncelerimiz ve ülkemizin sorunları için önerdiğimiz çözümler, bu ekranlarda henüz pek yer almıyorsa da, inşallah, daha da geç kalmadan, gündeme alınır ve tartışılır.

Eğer bir anahtar kelime ve adeta bir mucize kavram aranıyorsa, bu, İSLÂM MİLLETİ ve İSLÂM MEDENİYETİ kavramlarıdır. Bu kavramlar, çoğu kez, sanıldığı gibi, sadece “inanç” içerikli değildir. Batıda “din” deyince, sadece “inanç” anlaşılır. Bizde de, “din” kelimesini Batı’daki içeriğiyle anlamak, bütün yanılgıların ve çözümsüzlüklerin kaynağıdır.

Ülkedeki ana sorunların kaynağı, toplum ve kimliğimizin alt yapı yetersizliğidir. Toplumumuz, son iki yüz yılda, giderek, bu alt yapı sağlığından mahrum edilmiştir. Irk kimliğini ileri sürerek ayrılmak yönünde çaba sarfedenler, bu kimliğin kültür alt yapısı yetersizliğinden cesaret alıyorlar. Bugün, biz, sadece ırkî söylemle değil de, Osmanlı ve daha eski dönemlerde olduğu gibi, asıl medeniyet söylemiyle kimlik tanımı yapar ve onu yeniden oluşturmak istersek, artık bu gibi ayrılma hevesleri söner. Örnek olarak söylersek, bir takım insanlar dağda olabilirler, ama, onlara katılmalar giderek azalır ve o yol kurur. Çünkü: dağa çıkan genç, kendine bir ideal bulduğu inancı veya daha doğrusu yanılgısı içindedir. Gençlerimize, gerçek ideal, yani “İslâm Milleti” ve “İslam Medeniyetinin Dirilişi” düşünce ve ideali aşılanırsa, artık bu büyük, köklü ve gerçek insanlığı kurucu düşünce ve ideal önünde, küçük, sahte, dar düşünce ve ideallere saplanılmaya yer kalmaz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ



Kaynak:
www.yucedirilis.org.tr/

'Temrin' dergisi 'toprak' özel sayısı




















Temmuz 2010
Sayı:27/28

Aylık düşünce ve edebiyat dergisi Temrin, yaza özel sayı ile girdi. “Edebiyatımızda ve Medeniyetimizde Toprak” isimli 27/28. özel sayı, bayilerde ve seçkin kitapçılarda yerini aldı. İnternet kitapçılarında da satışı yapılan dergi oldukça ilgi çekiyor. Toprak metaforunun çağrışımlarını, anlamlarını ve yorumlarını alanında uzman insanlara yazdıran dergi, arşivlerdeki yerini şimdiden almaya başladı. Daha önce üç özel sayı yayımlayan dergi, bu özel sayısı ile ilk kez hacminin de üzerine çıkarak yeni bir başarıya imza atmış bulunuyor. Aylık altmış sayfa yayımlanan derginin bu sayısı yüz yirmi sayfa… Hacminin iki katı olan özel sayı temmuz ve ağustos aylarını kapsıyor. Toprak özel sayısı ile insanın yaratılışına dikkat çeken dergi, “toprağın mütevazılığın sembolü” olduğunu söylüyor. İlahiyat, felsefe, edebiyat, tarih gibi alanlarda uzman insanların nitelikli yazılarına yer veren dergi, konuya ilgi duyan kimseler ve özel sayı koleksiyonerleri için bulunmaz bir fırsat sunuyor.

2010-07-04

Yeni bir dergi, yeni bir heyecan Edep

Arif Ay, "Edebiyat Mektebi"nden mezun olduktan sonra, muhtelif dergilerde zaman zaman ürünler yayınladı lâkin biz, O'nun bu dergilerde hep ayrıksı kaldığını, kendini bir yabancı gibi hissettiğini sanıyoruz. Edep'in yayınlanmasıyla, Arif Ay adına en azından böyle bir yabansılığın ortadan kalkacağını biliyoruz artık.

Sizi bilmem ama, edebiyat dünyamıza ne zaman nitelikli yeni bir dergi katılsa heyecan verir bana; sevinir, mutlu olurum. Tıpkı yıllar önce (70'lerin sonuna doğru) Diriliş, Edebiyat, Mavera, Aylık Dergi gibi dergilerle ilk defa karşılaştığımda yaşadığım o tarifsiz sevinç ve heyecanı yeniden yaşarım. Biz biliriz ki, her edebiyat dergisi, bir yandan söyleyeceklerini söylerken, diğer yandan da öğrencilerini yetiştirmek ve edebiyat dünyasına kazandırmak amacını taşır biraz da. İşte, yeni bir dergi daha katıldı edebiyat dünyamıza. Usta şair ve yazar Arif Ay'ın yönetiminde yayınlanan "Edep" 5. sayısına ulaştı bile. (Yazışma Adresi: P.K. 391 Yenişehir/Ankara)

Arif Ay, "Edebiyat Mektebi"nden mezun olduktan sonra, muhtelif dergilerde zaman zaman ürünler yayınladı lâkin biz, O'nun bu dergilerde hep ayrıksı kaldığını, kendini bir yabancı gibi hissettiğini sanıyoruz. Edep'in yayınlanmasıyla, Arif Ay adına en azından böyle bir yabansılığın ortadan kalkacağını biliyoruz artık.

Biz, bazı değerli yazar ve şairlerimize 'Edep'i nasıl karşıladıklarını/bulduklarını sorduk; düşünce ve duygularını aldık. Beğeneceğinizi umduğumuz güzel bir soruşturma olduğu kanaatindeyiz. Bu vesile ile, soruşturmamıza katılan yazar ve şairlerimize teşekkür ediyoruz.

Hazırlayan: Âdem Turan



Atasoy Müftüoğlu

Yeni bir bilinç sabahına uyanmak

Neoliberal proje bütün dünyada küresel bir ahlaksızlığı yayarak, küresel çapta büyük bir tahribata neden oluyor. Eski sömürgecilik "uygarlaştırma misyonu" altında yürütülüyordu, yeni sömürgecilik "ahlaksızlaştırma, edepsizleştirme misyonu" altında sürdürülüyor. Neoliberalizmin küresel egemenliği bütün ahlaki ölçüleri/sınırları/normları, bütün edep'leri istikrarsızlaştırıyor; yerli kimlikler, rutinler, yaklaşımlar umulmadık sarsıntılara, altüst oluşlara maruz bırakılıyor. Kültürel hafızamızı kaybediyoruz. İslami anlamda kültürel, düşünsel, edebi referanslarımızı gereği gibi temsil edemediğimiz için, iki ayrı dünya arasında parçalanmış bir kültür'le ayakta durmaya çalışıyoruz. Her alanda bütün algılarımız karmaşık hale geliyor. Böylesi bir dünyada, adı "Edep" olan bir dergi insana heyecan veriyor. "Edep" uyarısıyla bir umut ve bilinç sabahına uyanmış oluyoruz. Bilindiği gibi edebiyat coğrafyası ulus ve dil sınırlarını aşan bir coğrafyadır. Edebi bütünü evrensel bir bakış açısıyla yorumlamak/değerlendirmek gerekir. Her alanda boğucu bir taşralılığın tayin edici olduğu günümüzde, 'Edep' düşünsel, kültürel, entelektüel ufkumuzun genişlemesine katkıda bulunabilir, yeni bir algı ve beğeni ufku açabilir, kültürel mesafeleri aşabilecek bir içerik ve nitelik üretebilir. Edebi Mirasımızı yenileyerek, edep temelinde yükselecek edebi değerlerle, söz piyasasına, kültür piyasasına açılan Edep'i ve çok değerli kardeşim Arif Ay'ı, Edep ailesini tebrik ve takdir ediyorum. Yolları, ufukları, bilinçleri, gönülleri açık olsun.

Mehmet Aycı

Tek sayfa sarı dört sayfa sarı


Dumanı üstünde bir dergi... Okuması kolay. Arif Ay'ın yıllardır böyle bir dergi çıkarmasını bekliyordum. Allah Allah demeyin canım, bekliyordum, kendisi söylemişti. Bir dergi ihtiyacı var, o kütük gibi, özel dosyalar arasında kaybolan yahut arada bir şiirinin artırmaya eksiltmeye tabi tutulduğu, ne bileyim izansız ve özensiz mecmualardan dili çok yanmıştı. Sonunda söylediğini yaptı, Edep'i çıkardı. Bunun birkaç iyi tarafı var. Bir Arif Ay'ı Akif'in bile şikâyet ettiği yazma sıkıntısından kurtaracak; zorunlu mecra yani. İki, okuyucu yorulmayacak. Dört sayfa. Sıcak, okunur ve biter. Üçüncüsü edebiyat dergilerimiz arasına Edep de katılmış oldu. Numaralandırmayı sürdürebiliriz. Edebe mugayir olmasın diye şimdilik üç yeterli. Edep hoş geldi. Okuduk, müstefit olduk; bekliyoruz, bekleriz de... Hayırlısı...

Gökhan Özcan

Edep ve edebiyat

Yaşadığımız çağın en irkiltici insanî arızalarından birinin, insanların durduğu yeri kaybetmesi olduğunu düşünüyorum. Kim olduğunu cevaplamakta güçlük çekiyor bugünün insanı. Bu kafa karışıklığı tabiatıyla daha genel manada hayata ilişkin meselelerin idrakini de çok güçleştiriyor. Edebiyatın bu kafa karışıklığını körükleyen değil, bu düğümü çözen bir rolü ve misyonu olması gerek... "Edep" bu anlamda insanın sadece davranışsal sınırlarını, yani "haddini" değil; varlık sınırlarını, yani idrak genişliğini de ifade eden bir kavram... Bu anlamda edebiyat kelimesinin de özünde ne kadar sorumluluk taşıyan bir kavram olduğunu iyi düşünmemiz gerekir. Edep Dergisi, sadece ismindeki bu vurguyla bile çok önemli, çok değerli bir hakikatin altını çizmiş oluyor. İnsanın hem kendi içinde, ama hem de hayat içinde bir yeri yurdu olduğunu hatırlatıyor. Hiçbirimiz boşlukta sürüklenen seyyareler değiliz ve edebiyatı hayat yörüngelerimizden ayrı düşünmemiz mümkün değil. Edep Dergisi, daha ilk sözünde ayağını nereye bastığını ilan etme hassasiyeti gösteren, yeri yurdu belli, özü sözü berrak, duruşu sarih bir dergi... Allah yolunu açık etsin.

Şaban Abak

Ruhen arınarak okuyorum

Arif Ay, büyük dava adamı, şair ve yazar Nuri Pakdil Bey'in yönetiminde çıkan "Edebiyat Dergisi"nden yetişmiş, çok genç yaşta usta işi şiir söylemiş, kuşağının en yetkin şairlerinden biridir. Onun yönetiminde çıkan "Edep" dergisini ilk sayısından itibaren ilgiyle ve her satırını dikkatle okumak suretiyle takip ediyorum. Davası belli, hassasiyeti belli, ustalığı tartışılmaz bir şairin yönetiminde çıkan Edep dergisinde kötü şiir, bayağı söz gibi sürprizlerle karşılaşmayacağım rahatlığı içinde ve haz duyarak, ruhen arınarak okuyorum. Derginin daha çok sayıda insan tarafından takip edilmesini çok isterim. Fakat iyi ve güzel şeylerin müşterisi yazık ki çok azaldı günümüzde.

Metin Önal Mengüşoğlu

Edebiyatta edep faktörü

Okuryazarlık hayatım boyunca elimden birçok dergi geçti. Öyle ki bir vakitler ülkede yayımlanan bütün düşünce ve sanat dergilerinden haberli birisiydim. İdeolojik ayrım da yapmazdım. Okumalarımın ilk yıllarında kendi çıkarttıklarım da dâhil kanımı en ziyade kaynatan, açtığım her sayfası için yeni heyecanlar duyduğum dergi Büyük Doğu idi. Elbet o tarihlerde (960 sonrası) siyaset ağırlıklı yayın yapıyor olmasına rağmen ben yine de iki üç Necip Fazıl mısraı bulurum düşüncesiyle en son nüshayı aceleyle karıştırırdım. Diriliş dergisini keşfettiğim vakit de benzer bir heyecanı yaşamıştım. Çıkış, Edebiyat ve onların ardılı olan dergiler için aynı şeyi söyleyemem. Dal, Çile, Kriter ve Kelime gibi bilfiil mutfağında yer aldığım dergilerin de her nüshası evvela bana bir yürek çarpıntısıyla gelirdi. Bu yaşımda heyecanımı hala yenebilmiş değilimdir. Çocuklarımdan da küçük yaştaki genç insanlara herhangi bir hitaptan önce nabzımı kontrol etseler tavan yaptığı görülecektir. Ne ki benimle birlikle yaşamaktan usanmayan arsız damarım bunu gizlemeyi, hissettirmemeyi çoktan öğrenmiştir. Bilgi, düşünce, sanat, edebiyat, zihnî ve kalbî her türlü faaliyet benim zaaf noktamdır. Hele bir de nabzımın frekanslarıyla örtüşürse değmeyin keyfime. Kıymetli şair dostum Arif Ay'ın, özel ve benim için de son derece hayati bir tavır ve duruş sergileyerek, daha evvel emek verdiği bir dergiden ayrıldığını, Edep adında yeni bir çıkış yaptığını işittiğimde duyduğum heyecan, neredeyse çocuk yaşlarımda Büyük Doğu karşısındaki heyecanıma denk düşmüştü. Dergiyi henüz okumamıştım. Ancak haberini almış, ayrılık sebebini öğrenmiştim. Bir şeyler yapmalıydım. Evvela dergiye ulaştım. Nohudi kâğıda basılmış bu iki yapraklı dergi beni daha da sarsmıştı; tıpkı sanat edebiyatla tanıştığımız o ilk günlerdeki gibi ve bir o kadar asalet ve yoksulluk taşıyordu. Cevat Akkanat'a dedim ki sende mevcut şiirlerimden bir ikisini mutlaka bu dergiye postala. Ben ki yıllardır dergilere şiir filan vermediğim gibi bir daha vermeye niyetli de değildim. Ancak Arif Ay mutlaka şunu bilmeliydi, ben de arkasındaydım. Ve Rabbim ömür verdikçe her zaman Edep'in arkasında olacağım. Vesselam.

İbrahim Eryiğit

Kuraklaşmış yürekler için taze bir soluk

Edep dergisinin 1. sayısını ilk görenlerden biri olarak heyecanımı anlatmam oldukça zor. Arif Ay'ın dergi çıkaracağını bekliyordum ama doğrusu bu kadar çabuk değil. Son derece özverili ve titiz bir çabanın, dergi olarak cisimlenmesi sürecini bilen birisi olarak, Arif Ay'ın emeğini ve heyecanını bir kez de buradan kutlamak istiyorum. Edebiyat dünyamızda kendine mutena bir yer edinmiş olan Ay, Edep dergisinde adına yakışır bir tarz ortaya koyarken, aynı zamanda kurumuş yüreklerimize taze umutlar aşılıyor. Aynı hedefe kilitlenen yüreklerimizin rotasını kalın çizgilerle yeniden belirliyor. Edebiyat dünyamızdaki her türlü kirliliğin ve seviyesizliğin üstüne, son derece sağlam ve kararlı bir şekilde gideceğinin ipuçlarını veriyor. Kibirlenmenin, büyüklenmenin, çeteleşmenin,.. vb gibi her türlü özelliğin, bir 'Edep' dairesinde hizaya getirilmesi bağlamında önemli bir görevi üstlenildiğini, dergiyi eline alan her içli yürek mutlaka duyumsayacaktır. Bütün bunların ötesinde, yüreklerimizle beyinlerimiz arasındaki olması gereken bağın kurulması ve sağlamlaştırılması adına çıkan her yeni derginin, kitabın, hatta birkaç cümle içeren bir yazının sahiplerini, son derece kutlu bir davranış ve eylem içinde olduklarından dolayı, -Edep dergisinin çıkışını vesile kılarak- her daim yürekten kutluyorum.

Kamil Yeşil

Öykü de olmalı

Edep'iyat öncelikle bir duruş. Bir duruş yoksa şiir de yoktur öykü de. Arif Ay, daha ilk sayısında geleneğine ait duruşunu gösterdi. Açılımdan, aydınların tutumuna, Hilmi Yavuz'un Sezai Karakoç'u şaşı okumasına kadar seviyeli, saygılı bir dil ile eleştirel duruşunu gösterdi. Başlangıçta dar bir isim kadrosu ile çıkan EDEP, kervanın daha da zenginleşeceğini son iki sayıdır açık etti. Duruş'un, cirimle, sayfa kalabalığı ile ilgili olmadığını gösterdi.

Kaburgasızlar için kullanılan "duvara yaslanmış yağlı çıralar gibi" benzetmesi şimdi birilerin üzerinde kalacaktır. Kalsın. Son olarak şunu söylemek isterim. EDEB'iyat sadece şiir, deneme ve değini değildir; öykü de olmalı. EDEP'in zorunlu olarak "kısa öykü"yü yeşerteceğini düşünüyorum. EDEP'e uzun ömür diliyorum.

Hasan Akçay

Edep için

"Edep"in edebiyat dünyasına gelişini bazı gazetelerden öğrendim. Dergiyi çıkaran usta şair Arif Ay'ın olması da ayrı bir güzellik ve özellik arz ediyordu benim için. Yaşadığım şehirdeki (Urfa) kitapçılara ve gazete-dergi bayilerine her bakışta gözlerim "Edep"i de aradı, fakat bir türlü ona rastlayamadım. Derginin sahibinden dolayı kalitesinden şüphemiz yoktur. Lakin yaşadığımız mahrumiyet bölgesinden dolayı birçok yokluğa alışmış olsak da "Edep" in hasretine tahammülümüz yoktur. Görmeden sevdiğim bu derginin kısa zamanda şehrimize de ulaşması temennisiyle, emeği geçen herkesi tebrik ediyor, "Edep"in edebiyat dünyasında uzun soluklu olmasını diliyorum.

Fikri Özçelikçi

'Edep'siz olmaz!

Şimdi Rahmet-i Rahman'a iltica etmiş, dudaklarında hep bir tebessümle durmadan gülün şarkısını söylerdi Şefik Aşıkoğlu.

Bilenler bilir onu, ehl-i dîl, ehl-i kalemdi. Çehresinde hep bir tebessüm vardı. Umut fidanları dikerdi gittiği her yere. Edep sahibiydi haza: Ne zaman ki Allah'ın ismi zikredilse ürperir, oturuşunu değiştirir, yüz ifadesi meleksileşirdi. Elinden kitap-dergi eksik olmazdı hiç. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ismi geçtiğinde heyecanlanır, onların yazılarını didik didik okur, dediklerini emir kabul ederdi. Onun bu halini görenler de ister istemez çekidüzen verirlerdi kendilerine. Haliyle edeplendirirdi herkesi, yakınında bulunan herkes onun bu cerbezesinden etkilenirdi.

Edebiyat dergisi ocağında pişmiş olan bir dergi çıkmaya başlamış: Edep! Adı bile insanın kendine çekidüzen vermesi gerektiğini Şefik Aşıkoğlu meşrebince fısıldar gibi. Böyle olur bu hep: Meyve, hiçbir zaman köküne yabancı olamaz, onun tadından bir tat, onun kokusundan bir koku taşır; böyledir bu çünkü hiçbir şey aslına uzak kalamaz.

Ne yalan söylemeli, Edep hakkında şu duyduklarım heyecanlandırdı beni: 'Edep, ideolojisi, tavrı olan bir dergi olacak!' Olaylara, insanlara ve dünyaya mümince bakacak yani. Her ne sıfatla ve her ne gerekçeyle olursa olsun sömürüye, sermayeye, haksızlığa karşı çıkacak yani... Tüm bunlar olmasa da, İktidara yakın olup duruş sahibi olmaktan alabildiğince uzaklaşıldığı bir ortamda, "duruş sahibi olmanın" önemli bir şey olduğunu hatırlatması bile yeterli diye düşünüyorum.

Bir yerlere ve bir şeylere boyun eğmemenin bir de bedeli var: Sesini herkeslere duyuramamak! Bu, Diriliş için böyleydi, Edebiyat için böyle oldu ve şimdi de Edep için böyle. Edep için böyle bu çünkü bu satırlar, Edep dergisi görmeden kaleme alındı.

Ama biz, hiçbir şeyin kaybolmadığını, yazılan her mektubun gün gelip sahibine ulaştığını bilen bir geleneğin öksüz çocuklarıyız. Sahibini arayan bir mektupsa eğer Edep'in çıkışı ve tavrı, o mektupta yazılan satırlar gün gelip ulaşacaktır alıcısına, ne kadar uzak olursa olsun, ne kadar dil bilmez olursa olsun...

Her şey bir yana, bir de şu soru önemli: Önemli çünkü bu sorunun yöneltileceği kişi sayısı az değil sanırım: Edebiyat, edep kökünden mi türemiştir sahi?



Millî Gazete
5 Temmuz 2010

2010-07-02

Ayraç'ın 9. sayısı çıktı

Körlük’ten uyanmak için, ‘okul’laşan dergiler...

"Her dergi bir okuldur." diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı zamanda ekol demekti. Meriç'in en çok yakındığı da, yaşadığı topraklarda bir "gelenek" yani bir "ekol", bir başka ifadeyle bir "okul" bulunmayışıydı. 'Okul insanlar' vardı belki. Tarık Zafer Tunaya'ya en büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını istiyordu. Yunan'dan, Mısır'a; Kuzey Avrupa'dan Hint'e uzanan bir rotada gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük kalışına, "Sen bir azgelişmişsin!" hitabına razı olmuş bir entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987'de öldüğünde, gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı. Jorge Luis Borges'le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir kütüphanede yaşayan 'aydın' körlükle imtihan edilecekti; Borges buna "Tanrının ironisi" dedi.

Borges körlüğün, “bir yaz akşamı gibi ağır ağır” geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak” diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir. Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya onunki.

Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir. Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel körlüğü aşmanın da bir yoludur...

Hazır lafı gelmişken, 'körlük' olgusuna derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan dergiler’ olabilir mi?

Bu sayımızda Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, Franz Kafka'nın Dava'sı ve Albert Camus'nün Düşüş'ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.

Bu sayıda iki röportajımız var. İlk röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yaptık. İkinci röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli yazarlarımız Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız çevirimiz.

9. sayımızla birlikte bir müjde vermek istiyoruz. İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.

İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.

Ağustos sayımızda görüşmek üzere,iyi okumalar…

İçindekiler (Haziran-Temmuz 2010)

Ahmet Bozkurt 3 Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi

Yunus Emre Tozal 8 Yangın Kulesindeki Nöbetçi: Aydın

Mehmet E. Şimşek 11 Felsefeye Konuk Olmak: Başlangıçlar ve Girişler

İbrahim Tenekeci 14 Haydar Ergülen ve Nar

Antony Easthope 16 Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori
Çeviri: Mukadder Erkan – Ali Utku

Mukadder Erkan 22 Kavram, İmge, Metafor

Dosya:
Abdullah Yavuz Altun 27 Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu

Cemil Üzen 31 Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı

Enver Gülşen 34 Suç ve Ceza

Kemal Suskun 42 Bir varoluş mücadelesi olarak ‘suç mekanizması’

Esra Şen 45 Osmanlı'dan Bugüne Kadın Meselesi

Söyleşi 46 Bejan Matur

İbrahim Tüzer 54 Edebî Bir Metin Olarak “Dalaksız Nikola”nın Gerçekliği

Oğuzhan İlhan 58 Nihan Kaya’dan bir Tahlil Romanı: Disparöni

Kibar Ayaydın 61 “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” Giden Yol

Servet Gündoğdu 64 Metinde Uzun Süre Kalamamak: Reyhan Tutumlu’nun Yaşamasız Yazabilmek’i

Emine Ayten 66 Türk Edebiyatı’nda Hazret-i Ali Vecizeleri

Suavi Kemal Yazgıç 68 ‘Beethoven’in Gözleri'nden Okunan

İkbal Anar 69 Sözde Askerler Sözde Laiklik

Söyleşi 70 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç

İhsan Tevfik 72 Rumeli Yağmalanan İmparatorluk

Vedat Aydın 76 Kardeşliğin Dili

Rana Biçer 77 Sarah Kane Üzerine Postdramatik Bir Okuma:
Sarah Kane’in POSTDRAMATİK Tiyatrosunda Şiddet

Gülşah Elikbank 80 Fantazya: Merhaba Sevgili Fantastik Edebiyat Severler…

Ayraç Haber
Furkan Arık 82 “Modernleşme ile dinin etkisi azalmayacak. Teknoloji ve bilim gelişse dahi, insanların dine ihtiyacı artacak.”

H. Ömer Özden 84 Modern Çağda Ahlak Sempozyumu

Sefa Şengül 88 Oğul Osman, İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın!

Y. Emre Tozal – Cemil Üzen 89 Teksir

Halit Ayarcı 90 Manevî sinemaymış, mistik karaktermiş…

Ayraç 92 Vitrin