2009-02-28

"Alaz" edebiyat dergisi

"Alaz" edebiyat dergisi, Sayı:9, İlkbahar 2009

ŞİİR, HER ZAMAN YENİDEN

Her yeni yılı yapay bir sevinçle kutluyor dünyalı. Buna yaşadığımız yıllar tanık. Kutlamalar için gökyüzüne atılan havai fişekler de tıpkı umutlarımız gibi kısa sürede kocaman bir karanlığa yenilmiyor mu? Bütün iyi dilekler, sanki yalnızca o an için... Yıldızlara baş kaldırırcasına gökyüzüne dağılan renkli ışıklarla, coşkulu sahte bir dostluk, kardeşlik kutlanıyor. Sahte, çünkü hemen hemen geriye kalan üç yüz altmış dört gün, insanın insana verdiği acıyla geçiyor. Söz verilen dostluk ve sevgiye tam olarak kucak açamayan insanoğlu, kini, nefreti ve hırsıyla yangın tarlasına dönüştürüyor yaşamı. Oysa, insanın insanı öldürmesi, yaşadığımız yüzyılın en affedilmezi olmalıydı. Kıygı ve acı yaşandıkça insanlığımız sorgulanmalıydı. Kıtalararası yolculuk yapan savaş, sınırları aşarak öldürüyor çocuları. Irak, Kafkaslar derken, kara dumanlar Gazze’den yükseldi yine. Bir halkın vahşice öldürülüşünü seyretti dünya. Hem de sessizce! Hitler’in faşizmini kınayanlar, katliamlara dur diyemediler! Çocukları öldürerek, zafer kazananlar, nasıl bakabilecekler kendi çocuklarının sorgulayan gözlerine?

“En çok çocuklar ağlar savaşta/ Yoktur ışığın elleri” demiştim bir şiirimde. Çünkü benim doğduğum yıllarda da (1963-74) Kıbrıs, ateş yumağıydı. Saldırılar, göçler, ölümler, kurşun sesleri arasında geçiyordu çocukluğumuz. 20 Temmuz 1974 sabahı adanın her tarafında şiddetli çarpışmalar oluyordu. Ama Larnaka sakindi. Öğleye doğru komşumuz Ayşe Teyzelere gitmiştik. Eve bahçedeki merdivenlerden çıkılıyordu. Kurşun ve bombalardan saklanmak için pek emin bir yer değildi ama bir saldırı anında İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, bahçedeki küçük taş sığınağa girecektik. Saat 13.15... Birden sanki ta içimde, bomba patladı. “Yere yatın, sığınağa koşalım “ sesleri birbirine karıştı. Panikle, içerideki odaya koştum. Duvara dayandım. Her bomba düşüşünde gökyüzü kırılıyor sanıyordum.

Kulaklarım yırtılırcasına ağrıyordu. Epey sonra odadan çıkacak cesareti bulabilmiş ve daha bir saat kadar önce içilen kahvelerin boş fincanlarının durduğu odaya gelmiştim. Hiç kimse yoktu... Açık pencerelerden mor, kırmızı ışık saçarak hızla kente koşan kurşunları korkuyla seyrederken, her an bir tanesinin hedefi olabileceğimi düşünerek, yere yattım. İki elimle, acıyan kulaklarımı kapattım. Toprak sallanıyordu. Evde yalnız olduğumu anlamak, kalbime biriken yaşları da yanaklarıma doğru hareketlendirmişti. Bahçe kapısının her iki kanadı açıktı. Yattığım yerden biraz uzaklaşarak, dışarıya bakmak istedim. Dolu yağar gibi yağıyordu kurşunlar. Büyük bir gürültüyle toprağa düşen bombalar ise altı şiddetindeki depremi andırıyordu. Evin, kalın duvarlarına bakarak, kurşun geçirip geçirmediğine karar vermeye çalışıyordum. Her bomba düşüşünde, gittikçe daha çok acıtan bir yalnızlık çarpıyordu tenime. Bütün vücudum titiriyordu... Epey sonra annemin bahçedeki çığlıklarını duydum. Sürekli adımı yineliyordu. Yerimden kıpırdayamadım. Sesim de bedenimi terketmiş gibiydi. Sözcükler dilime gelemiyordu bir türlü. Annemin ısrarlı sesi cesaret vermişti. Bu kez sürünerek kapıya kadar geldim. Merdiven başındaydım. Evin arka tarafındaki yeşil hatta bulunan ormandan, kente bomba ve kurşun yağmaya devam ediyordu. Elimi kaldırsam kurşunları yakalayacaktım. Annemle göz göze geldik. Sevince karışan acı dolu bir feryatla ayağa kalkmadan, aşağıya inmemi istiyordu. Ama olduğum yerden hareket edemiyordum. Annem ise daha çabuk olmam için boğazı yırtılırcasına haykırıyordu. Sonra birkaç basamak inmiştim ki sanki kurşun sesleri azalmıştı. Ayağa kalkıp, çabucak inmeyi düşündüm. Başımı hafifçe kaldırıp, ellerimin üzerinde durdum. Annemin çığlıkları üzerime yıkıldı. Makineli tüfek sesi ise yakınımızdan geliyordu. Evin sağ köşe duvarından büyükçe bir parça gürültüyle bahçeye düştü... Bir erkek sesi “Sizi koruyorum. Çabuk sığınağa koşunuz! “ diye bağırıyordu. O tarafa doğru baktım. Kapkara dumanlarla, bir kentin yalnızlığı göğe yükseliyordu.

Yıllar, yılları eskitti. Alazlarsa hiç eskimedi. Yangınlar daha da büyüyerek çoğaldı yüzümüzde. Çocukların güleryüzünü kömürleştiren savaşlar, gittikçe gençleşiyor. Oysa savaşları lanetlemeliydi insanoğlu. Kini ve nefreti sözlüklerden çıkaracak kadar unutmadıkça, barışı, dostluğu ve sevgiyi nasıl dillendirebiliriz? Keşke tüm merdiyen ve paralellerde, en uzak kıtalarda, barış içinde dostlukla yaşıyor olsaydı dünyalı. Ve dergimizin adı da yaşadıklarımız gibi alaz olmasaydı... Şiir, bu çelişkili yaşamın içinde sığınacağımız bir sığınak gibi gözükse de aslında o dostluğun, barışın ve kardeşliğin anahtarıdır. Çünkü şiir, insandır, yaşamdır.

Mart 2007’de ilk kez yayın hayatına başlayan dergimiz, her yeni mevsimin ilk günü okuyucusuyla buluştu. Okuyucumuz bizi yalnız bırakmayarak, güç verdi. Ve üçüncü yılımıza girerken, aynı heyecan bizi terketmedi.Derginin ilk sayısındaki yazımda yapabilirsek küçük de olsa boşlukları doldurmayı amaçladığımızı yazmıştım. İki yılda neler yaptık, neler yapmayı düşündük ve yapamadık. Tüm bunları değerlendirmeyi şairlerimize bıraktık. Biz açık yüreklilikle sorduk. Onlar da aynı içten duygularla yanıtladılar. Bizi, bizle yüzleştirdiler. Bu dilekler ve eleştiriler üçüncü yılımıza girerken, ışığımız olacak.

Dokuzuncu sayımızda, Nihat Behram ile söyleştik. Ve sorduk. Nasıl buluyorsunuz Alaz’ı? “İnsan olmam şairliğimden önce gelir. Tabiki şiir, insan olmanın harcıysa anlamlıdır. Şiirin en derinde tuttuğu, en yoğun tüttüğü yer de orasıdır. Hayatın bağrı.” Ayrıca “Sahinin içtenliği, sahtenin parıltısından daha aydınlıktır... Kim ne düşünürse düşünsün, sahtenin karşısında zayıf da olsa, beni ‘sahibinin’ değil sahi olan, sahinin sesi ilgilendirir.” Diyerek, Alaz’la ilgili düşüncelerini imledi.

Şiir kitaplarının, şiir dergilerinin çok az satıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Günümüz şairlerinin şiir kitapları ise hemen hemen hiç satmıyor. Genellike Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Edip Cansever, Cemal Süreya, Orhan Veli vb. gibi şu anda hayatta olmayan şairlerin şiir kitaplarını satın alıyor şiir okuyucusu. Günümüz şiiri ise bir türlü buluşamıyor okuruyla. İkinci, üçüncü, dördüncü baskılarını yapan şiir kitaplarıyla tanışamıyoruz. Şiir neden okunmuyor? Belli ki günümüz şiirlerinde önemli bir eksik var. Bu önemli eksik bence şiirlerde insanın olmayışı ... “İnsan, şiirin neresinde?” diye üç ay önceki sayımızda sormuştuk. Osman Namdar, Kemal Gündüzalp, Bedrettin Aykın, Tamer Öncül, Rafhet Candan, Mahzun Doğan, Engün Berk ve Metin Soydeveli’nin incelemelerinde, bu yanıtları okuyabilirsiniz. Hülya Soyşekerci, Tufan Erbarıştıran, Bülent Güldal, İlker İşgören, Aslıhan Tüylüoğlu yazılarıyla, Hasan Başkal da ilk kez, kısa bir öyküsüyle yer alıyor edebiyat dünyamızda. Bu sayının şairleri; Arife Kalender, Nihat Behram, Osman Namdar, Uluer Aydoğdu, Özcan Yalım, Zeki Ali, Kemal Gündüzalp,Tuğrul Keskin, Mine Ömer, Metin Fındıkçı, Mehmet Ersoy, Nüket Hürmeriç, Levent Özbek, Ersan Erçelik, Fadıl Oktay, İlker Gören. Genç kalemlerde ise dikkat çekici şiirleri ile Mustafa Çolak ve Bora Berkit var.

Gittikçe azalan kitap okuruyla ilgili geçen sayıdaki yazımda, varsa önerlilerinizi yazmanızı istemiştim. Okuyucularımızdan bize, yalnızca bir yazı ulaştı. Eğitimci Mehmet Özçataloğlu’nun deneme yazısına “Okurun Sesi ” isimli köşemizde yer verdik. Keşke konuyla ilgili okuyucularımızdan daha fazla yazı gelseydi ve sizinle paylaşabilseydik. Sizlerin eylemsiz okur değil, eylemli okur olmanızda ısrarlıyız... Edebiyatla ilgili deneme, inceleme, eleştiri yazılarınızı “Okurun Sesi” köşemize gönderebilirsiniz. “Genç Kalemler” köşemize gençlerin deneme, inceleme, eleştiri, öykü ve şiirlerini bekliyoruz... Gelecek sayımızın dosya konusu “Şiir ve İktidar/ Misyonlar, kulisler... Şiir ve kariyerizm.” En geç 20 Nisan’a kadar yazılarınızı bekliyoruz.

Kırlangıç kanatları susmasın şiirin!


İrtibat:
Posta Kutusu 25, Karşıyaka/İZMİR
alazdergi@hotmail.com

Hiç yorum yok:

SAFAHAT OKUMALARI

SAFAHAT OKUMALARI
Mehmet Âkif'i anlamak ve anlatmak için Safahat Okumaları...

DİRİLİŞ GÜNLERİ, DİRİLİŞ GÜLLERİ

E-POSTA GRUBU

Dergi~lik e-posta
dergilik@googlegroups.com