2013-05-18

'Edep' dergisinde Necip Fazıl






































   Mayıs 2013 Necip Fazıl Kısakürek’in vefatının otuzuncu yılı. Bu vesileyle Edep, Mayıs sayısını Üstad Necip Fazıl’a ithaf etti.
   Derginin ilk sayfasında Arif Ay’ın “Üstad” şiiri, Arif Ay’ın Necip Fazıl’ı anlatan “Portre”si ve Ali Cenk’in “Necip Fazıl’ı Anlamak” başlıklı yazısı yer alıyor.
   Eyüp Önder’in “Lirik Çıngılar”ı, Musa Deniz’in “Mehmet Akif İnan ve Şiiri”, Arif Ay’ın “Gün Dökümleri”, Elif İnceli’nin “Edep’e Gelenler”i, Ziya Işıklı’nın “Yürümek” başlıklı yazısıyla birlikte Zeynep Okur’un “Altı Çizili Satırlar”ı, “Güldeste” “Hatırat” ve “Dizelik” derginin içeriğini oluşturuyor.

2013-05-10

BİR NOKTA edebiyat dergisinin 136. yürüyüşü...

 
Mayıs 2013, Sayı: 136

Türk Dili dergisi, Necip Fazıl özel dosyası


Mayıs 2013, Sayı: 737

Türk Dili dergisinin yeni dönemdeki yaklaşımıyla ilgili olarak Ocak 2013 sayımızın Sunuş yazısında amacımızın, dergimizi daha ileri noktalara götürmek; geçmişinde olduğu gibi bugün de daha etkin, daha nitelikli, daha kuşatıcı bir dil ve edebiyat iklimine taşımak, ortak değerimiz Türkçe etrafında ülkemizin bütün renkleri ve tonlarının içinde kendine yer bulduğu; iyi öykünün, iyi denemenin, iyi eleştirinin ve iyi yazının yayımlandığı bir dergi hâline getirmek olduğunu vurgulamış; kendilerine ulaştığımız/ulaşamadığımız bütün yazarlarımızdan, dile ve edebiyata gönül vermiş bilim insanlarımızdan katkı beklediğimizi belirtmiştik.
Büyük bir memnuniyetle gördük ki, Türk Dili dergisinde daha nitelikli ve kuşatıcı bir edebiyat iklimi oluşturma çabamız ve çağrımız karşılık buldu, buluyor. Her yeni sayımızda aramıza edebiyatımızın çok değerli yeni isimleri ekleniyor.
Dergimizin gördüğü bu hüsnükabul ve ilgi, her sayısını bir öncekinden daha iyi yapmanın gayreti içinde olan bizlere ayrı bir güç veriyor.
Bu yeni yönelişimizde sesimize ses, çağrımıza karşılık veren, takdir ve teşekkür iletileri ile Türk Dili’nin yeni biçim ve yönelişini destekleyen, gönderdikleri şiirler, öyküler ve yazılarla dergimize farklı renkler, sesler, desenler ekleyen herkese teşekkür ederiz.
Türk Dili sizlerle daha güçlü ve emin adımlarla yürüyüşüne devam edecektir.
Bu sayımız diğer sayılarımızdan farklı oldu.
Dergi içerisinde özel bir bölüm olarak düşündüğümüz konuyla ilgili öyle kendiliğinden bir gelişme oldu ki, gelen yazılar özel bölüm boyutunu aştı ve dergi boyutuna ulaştı. Bu kendiliğinden gelişme bize iki sayı hacminde bir dergi armağan etti.
Her sayıda var olan şiir, öykü, deneme ve edebiyatın diğer türlerinden yazıların yanında birkaç sayıdır sürdürdüğümüz günümüz yazarlarıyla söyleşinin bu ayki konuğu usta öykücü ve romancımız Selim İleri.
Mehmet Öztunç’un, yazarının: ‘-Günümüzün çoksatarlara düşkün okuru için yazmadım.’ dediği son romanı Mel’un üzerine yaptığı bu özlü söyleşiyi ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
Bu sayıdaki özel bölümümüzün konusu: Necip Fazıl.
Bilindiği üzere 25 Mayıs 2013 tarihi edebiyatımızın seçkin ve öncü isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in 30. ölüm yıl dönümü.
Bu yıl dönümü nedeniyle ülkemizin çeşitli kentlerinde ulusal ve uluslararası ölçekte birçok anma etkinliği ve kültürel program düzenleniyor. Şairimiz hakkında kitaplar yayımlanıyor; dergilerimizde özel sayılar ve dosyalar hazırlanıyor.
Türk Dili dergisi olarak biz de Türk şiirinin bu öncü ve seçkin şairini özel bir bölümle anmak istedik. Bu özel bölümün içeriğini ve sınırlarını belirlerken öncelikle, aynı zamanda bir düşünce ve eylem adamı da olan Necip Fazıl’ın, daha çok sanatına ve edebiyatımızdaki yerine ilişkin inceleme ve değerlendirme yazılarına; şair, yazar, sanatçı ve bilim insanlarının bu bağlamdaki görüş, düşünce ve yaklaşımlarını içeren soruşturma dosyasına yer vermek istedik.
Bu yaklaşımla hazırladığımız soruların cevaplandırılmasının, hem merhum şairimizin Türk dili, şiiri ve edebiyatı içerisindeki yerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağını hem de edebî bir değer olarak Necip Fazıl’ın şiiri ve sanatı üzerinde yeniden düşünmemize yol açacağını düşündük.
Bu özel bölüm için gerek yazılarıyla gerekse soruşturma bölümünde yer alan sorular bağlamında yaptıkları özgün değerlendirmelerle katkı veren herkese içtenlikle teşekkür ederiz.
Ayrıca bu özel bölüm için yazarlarımızdan Bahtiyar Aslan, Necip Fazıl ve sanatı üzerine çok değerli bir eser de hazırlamış olan Prof. Dr. Orhan Okay’la bir söyleşi gerçekleştirdi. Hem bu kıymetli söyleşi için hem de soruşturma cevabı için hocamıza teşekkür ederiz.
Necip Fazıl, edebiyatın hemen hemen bütün dallarında eser vermesine rağmen öncelikle usta bir şairdir. Ona sultanuşşuara unvanının verilmesi de ayrıca bir kıymet ifadesidir sanırım. Dolayısıyla onun şairlik yönü bu özel bölümde de kendiliğinden öne çıktı. Necip Fazıl’ın hem genel olarak şiirine hem de yakın planda tek bir şiirine ya da şiir sanatı hakkındaki görüşlerine eğilen yazılarla onun şair kimliği olabildiğince vurgulanmış oldu.
Necip Fazıl’ın şiir alanındaki başarısı ve ustalığı büyük ölçüde diğer edebî türlerde de kendini gösterir.
Bu özel bölümümüzde bir bütün olarak Necip Fazıl’ın sanatına ilişkin özgün değerlendirmeler ve yaklaşımlar bulacağınızı umuyoruz.
Yeni sayılarımızda buluşmak umuduyla.

Ali Karaçalı

'Yedi İklim' dergisinde...

                                

Mayıs 2013, Sayı: 278


Aylık sanat, edebiyat, kültür ve medeniyet dergisi Yedi İklim Mayıs 2013 tarihli 278. sayısıyla okurlarıyla yeniden buluşuyor. Yedi İklim okurlarının ilgisini sorulara çekiyor ve özetle şöyle diyor, açılış sayfasında:
“…..[İkinci Dünya Savaşıyla]Yıkılmış Avrupa, aydınlarıyla, siyaset adamlarıyla kendilerine ‘Avrupa’yı nasıl bütünleştirebiliriz?’ sorusunu sorarken, İslam ülkelerinin siyaset adamları ve aydınları, ‘Bu bölünmüşlükleri nasıl temellendirebiliriz?’ sorusunun peşine düştü yıllarca. Batılı aydınların kendilerine sorduğu soru, bugün onları tek devlet olmaya doğru götürürken, İslam aydınlarının kendilerine sorduğu soru ise, bizi yapay tarihlere, yapay uluslara, yapay ırklara, yapay mezheplere, yapay coğrafi bölgelerin kutsallığına götürdü.”

Yedi İklim, Mayıs sayısında üç fotoğraf taşıyor kapağına: Mehmet Ragıp Karcı, Sait Faik Abasıyanık ve Orhan Okay… Mehmet Ragıp Karcı’yla yapılmış bir söyleşi, Sait Faik öyküleri üzerine yazılmış bir inceleme-araştırma yazısı, Orhan Okay’ın son kitabı üzerine yazılmış bir değini bulunuyor.

Yedi İklim sayfalarını şiirler açıyor her zaman olduğu gibi… Bu sayının şairleri Mehmet Ragıp Karcı, Şakir Kurtulmuş, Erkan Kara, Âdem Turan, Fatma Şengil Süzer, Suat Ak, Serdar Kacır, Hacer Akıcı, Abdurrahman Danış, M. Ertuğrul Evyapar, Caner Solak, Ersin Aydın, Hünkâr Karaca, Rabia Şura Horuz ve Sümeyye Akkuş. Hemen burada, Rabia Şura Horuz’un lise onuncu sınıf, Sümeyye akkuş’un da onbirinci öğrencisi olduğunu belirtelim. Yedi İklim, öğrencilerle buluşmasının meyvelerini toplayacak gibi…

Derginin bu sayısında iki söyleşi var; iki söyleşi de kapağa taşınmış. İlk söyleşi Mehmet Ragıp Karcı’la Sergül Vural’ın yaptığı söyleşi. Görece uzun söyleşide Karcı, şiir anlayışından, türkülerden bahsediyor. İkinci söyleşi ise Yeprem Türk’ün Edebiyat Ortamı dergisinin yayın yönetmeni Mustafa Aydoğan ile yaptığı söyleşi. Bu söyleşide de yıllık ve şiir üzerine konuşmuş şairler. Yeprem Türk’ün bir de yıllık üzerine yazdığı bir değerlendirme yazısı var.

Dergiye Hasan Aycın çizgisiyle, Serap Ekizler çizgisiyle Özden Aydın da ebrusuyla katılıyor. Dergi okurları Mustafa Cemil Efenin hattalar üzerine yazdığı yazılardan uzun zamandır mahrum kaldılar. Yakın zamanda Efe’nin bu yazılarına yeniden başlayacağını ümit ediyoruz.

Derginin hikâye hanesinde ise, İsmail Demirel, Osman Koca ve İbrahim Eyibilir imzalarını görüyoruz. Demirel uzun zaman sonra yeni bir hikâye yayımlıyor. Osman Koca hikâye yazmayı bütün hızıyla sürdürüyor.


Erkan Kara, Şiirde İnsana Söz Vermek, Hüner Şencan Guguşcuk adlı denemeleriyle dergide yer alıyorlar. Ali Haydar Haksal, fakülte yıllarından hocası Orhan Okay’ın yakınlarda Dergâh Yayınlarından çıkan Kâğıt Medeniyeti adlı deneme kitabını inceliyor ve kitap üzerinden denemenin sıcaklığını bize hissettiriyor.

Osman Bayraktar öykücü incelemelerine bu ay Sait Faik’i ekliyor. Daha önce Necip Fazıl, Memduh Şevket, Ömer Seyfettin gibi yazarların öykülerini inceleyen Bayraktar, bu sayıda Sait Faik öykülerini inceliyor. Bayraktar’dan bu yazılarını kitaplaştırmasını bekliyoruz.

Bu ay dördüncü bölümünü yayınladığımız bir şiir var. Veysel Akdoğan’ın yoğun emek harcadığı bir tercüme. Peygamber Efendimizin (sav) amcası Ebu Talip’in Kaside-i Şib’iyye’sinin dördüncü bölümünü yayımlıyoruz. Şiirin ilerleyen aylarda da süreceğini bildirelim. Akdoğan’ın klasik şiirler çevirmeyi sürdüreceğini de müjdeleyelim.

Mehmet Habil Tecimen, Şekspir okumalarını sürdürüyor. Bu sayıda Şekspir’in Otello tercümelerine örnekleriyle birlikte değiniyor. Tecimen bu yazısıyla Şekspir’e Türkiye’de giydirilen elbiseyi ve birçok sorunumuzu da gözler önüne sermiş oluyor. Tecimen’den bu tarz yazıların devam ettirmesini bekliyoruz.

Değiniler bölümü Yedi İklim renkli ve canlı bölümlerinden… Bu sayıda değiniler bölümünde, İbrahim Coşkun son dönem kültür yayıncılığımızın yüz akı Büyüyen Ay Yayınlarından çıkan yeni kitapları tanıtıyor. Şakir Kurtulmuş, Duran Boz’un editörlüğünü yaptığı Okuma Hikâyeleri adlı kitabı tanıtıyor. Nabi Çömez, yeni baskısı yapılan Kaynak Yayınları tarafından yapılan, Turan Karataş’ın Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç adlı kitabına değiniyor. Yeprem Türk nostaljik ufuklu dergilere değiniyor. İsmail Demirel, Dergi Sayfaları Arasında başlıklı yazısında, geçtiğimiz aylarda okuduğu dergilerden Edebiyat Ortamı, Bu Ülke, Umran, Semaver Öykü, Ur’ye değiniyor. Demirel bir de okul dergisi tanıtıyor ki, bu dergi, Yedi İklim şairlerinden Gökhan Serter’in yoğun çabaları sonucu ortaya çıkan Tekirdağ İmam Hatip Ortaokulunun dergisi: Elif. Allah Elif’e hayırlı uzun ömürler versin diyoruz.

Son olarak, Yedi İklim Yayınlarından çıkan üç kitabın müjdesini verelim. Daha önce çıkacağını duyurduğumuz Şakir Kurtulmuş’un, Mehmet Özgeri’in ve Yeprem Türk’ün şiir kitapları nihayet çıktı. Okurlarımız kitaplara derginin adresinden ulaşabilirler. Bu arada hemen şunları da ekleyelim Yusuf’un Kuyusu, Şakir Kurtulmuş’un ikinci kitabı. 1958 doğumlu Kurtulmuş’un ilk kitabı Ah Güzel Bir Gün, Akabe Yayınları tarafından basılmıştı. Bu arada bu şiirin Yönelişler dergisinde yayımlandığını da hatırlatalım. Kitabın uzun zamandır baskısı yok. Kurtulmuş bu kitabıyla yeniden görücüye çıkıyor diyebiliriz. 1978 doğumlu Mehmet Özger, Muş Alpasan Üniversitesinde yardımcı doçent olarak görev yapıyor. Üniversite yılarından beri şiirlerini Yedi İklim dergisinde yayımlıyor. Muhtasar Cinnet Risalesi, Özger’in ilk şiir kitabı. Şair, daha önce de Kaknüs Yayınlarından çıkan Türk Romanında 12 Eylül adlı bir kitaba imza atmıştı. Dergimiz şiir editörü, 1979 doğumlu Yeprem Türk de ilk kitabını yayımlıyor. Önemli Olan adını taşıyan kitabıyla Yeprem Türk, şiirimiz için önemli bir çıkış oluşturacak gibi. Şairlerimizi kutluyoruz.


Haberleşme ve iletişim için adres ve telefonlar:

Yedi İklim Dergisi
Mimar Sinan Mahallesi, Evliya Hoca Sokak, No: 51/A, Üsküdar

0 216 352 49 77
0 533 310 88 83
0 535 866 65 58

İnternet sitesi:
www.yediiklimdergisi.com

E-posta:
yediiklim @ yahoo.com
yediiklimeditor @ yahoo.com

Facebook adresi:
facebook/7EDİİKLİM



Mahalle Mektebi, 11


11. sayısına ulaşan Mahalle Mektebi; tarzı ve nitelikli yazarların yazılarıyla göze çarpıyor…
Mahalle Mektebi’nin 11. sayısı okurlarıyla buluştu. Derginin kapağı Sezai Karakoç’un “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.” dizelerini hatırlatıyor.
Önemli isimlerin bulunduğu sayıda, okurların beklentilerini karşılayacak nitelikte metinler var. Şiir ve öykünün ağırlıklı olduğu dergide deneme, inceleme, seyahat ve sinema yazıları bütün okurların beklentilerine cevap veriyor. 

Bu sayının söyleşisine de dikkat çekmek gerekir. Mustafa Yıldız’la hayatın içinden, hayata dair yapılmış bir söyleşi var. “Her yazı bir doğum gibidir; insanı çoğaltır.” diyen Yıldız’la sıcak, hoş bir sohbet gerçekleştirilmiş.
Dergi Mustafa Köneçoğlu’nun “Eksik Empati’ şiiriyle açılıyor. Köneçoğlu “empati”yi yaşadığı çağa yöneltiyor, “en mesut insanlar fotoğrafhanesi”ni aramaya çalışıyor şiirinde. 

Derginin neredeyse tamamını genç şairler oluşturuyor, bu bir dergi adına çok sevindirici bir durum.Murat Çelik, Afra Kutluğ Benli, Özgür İren Bayram, Ömer Avcı, Nergihan Yeşilyurt, Hakan Şahin, Nuray Kamer, Sibel Akın, Rıfat Eroğlu, Burcu Karakoç ve Ali Bektaş bu sayının şairleri.  

Ayrıca Dylan Thomas, Muhammed el-Mağut ve Murat Nemet-Nejat’ tan çevrilen şiirleri görüyoruz bu sayıda. Mahalle Mektebi için çeviri önemli bir husus gördüğümüz üzere.
Abdullah Harmancı uzun bir aradan sonra “Gıcır Kitap Cix Telefon” öyküsüyle 11. sayının öykücülerinden. Dördüncü öykü kitabı çıkan bir yazarın kitapla temasına, heyecanına tanık oluyoruz öyküde. Bu tanıklık bir sorgulayış aynı zamanda. Öyküdeki şu cümle çok ilginç: 

“Sen kimsin, kitapları milyarlara ulaşmışların yayında, sen kimsin, tarihi değiştirmiş kitapların yanında, sen kimsin, sen kimsin…” 


Köksal Alver ise “Köprübaşı”  öyküsü ile kalemini şehre, şehrin insanına çeviriyor. Neler görür insan, şehre bakınca? Duyduğu şey nedir? Onca insan köprüde ne arar? “Umutlarını mı, kayıplarını mı?” 
On iki öykünün bulunduğu derginin diğer öykücüleri: Mehmet Kahraman, H. Yeşim Koçak, Duran Çetin, Meral Afacan Bayrak, Numan Altuğ Öksüz, İmdat Akkoyun, Emre Orhan, Elif Nihan Akbaş, Fatma Akkubak ve Safiye Gölbaşı.
Mustafa Arıcı ve Hasan Arslan yazılarında şehre adını yazdırmış insanları konu etmiş. Mustafa arıcı, İslahiye’de önemli çalışmalar yapmış, son zamanlarda özellikle Suriye’den gelen mültecilere yardımda önemli işler yapmış Mustafa Yıldız’ı ve çalışmalarını anlatmış. 

Hasan Arslan ise haziran ayının ilk haftasında verilecek olan “Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülü” nedeniyle dostu/arkadaşı Zemçi Bey’le kurduğu dostluğu ve şehir okumalarını okurlarıyla paylaşmış. “İnsan yaşadığı şehri sevebilmenin yollarını aramalı,” diyor Arslan. Zemçi Bey’le şehri nasıl yeniden var ettiklerini anlatıyor yazısında.
İki maktul sufi şair, Hallacı Mansur ve İsmail Ma’şukiMurat Ak, genç yaşlarda öldürülen bu iki sufi şairi konu etmiş. Ali Akar ise “Şuara Suresi”nden hareketle kıssalardan bugüne yansıyan önemli gerçekleri yalın, anlaşılır bir şekilde okurlarına sunuyor.
Fatma Atıcı “Werther’in Acıları”yla gezdiği Frankfurt’u anlatıyor okurlarına. “İnsan insandan ne ister”e; oradan, “insan tanrı’dan ne ister”e gelen süreçte acının, ölümün ve algıların hayata yansımalarını okuyoruz Atıcı’nın yazısında.
Sinema yazılarında Ahmet Aksoy “Kelebeğin Rüyası” ile adından çokça söz ettiren oyuncu/yönetmen Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele” ile başlayan filmografisini inceliyor.
Derginin son yazısı “ortadakarışık”. Artık köşe haline geldiği anlaşılan “ortadakaşırık”ta Ertuğrul RastHacı Şair ve Ücra dergilerinin son sayılarını değerlendiriyor, yeni çıkan kitaplardan altını çizdiği yerleri okurlarıyla paylaşıyor, bu sayıda İsmail Aslan’ı ve Emre Öztürk’ü konuk etmiş.
Evet, 100 sayfalık Mahalle Mektebi, 4tl ücretiyle ve nitelikli yazılarıyla güzel bir iş çıkarmış.

2013-05-05

Türk Edebiyatı Dergisinde Necip Fazıl Dosyası


Türk şiirinin hiç şüphesiz en büyük isimlerinden biri olan Necip Fâzıl aramızdan ayrılalı tam otuz yıl oldu; fakat hatırası taptaze. Onun ismini çeşitli vesilelerle anmadığımız gün yok gibi. Ya şiirlerinden bir mısra dilimize takılır yahut esprilerinden birini anlatır, gülüp neşeleniriz. Necip Fâzıl olmasaydı, eminim, sadece edebiyatımız değil, hayatımız da yoksullaşırdı.
Başkasında bizi çok rahatsız edecek şişkin “ben” duygusu onun yaratılışının olmazsa olmazı gibiydi; rüzgârın önünde sürüklenen iradesiz ve tepkisiz kalabalıkların yitirdiği hayatiyetin tamamı onda toplanmıştı sanki. Kendisini kalabalıkların kaybedilmiş şuuru gibi hisseder, “Durun kalabalıklar!” diye haykırarak onların yerine de en yüksek perdeden haykırırdı.
Necip Fâzıl’ı sınırlı küçüklükler değil, sınırsız büyüklükler ilgilendiriyordu. Bunun için bütün meselelerimize “mutlak olan”ın adesesinden baktı. Beyni “zonk zonk sızlayan” bir mistikti; varlığı parçalayarak anlamaya çalışan bir filozof değil, yekpâre olarak kavramaya çalışan bir şair, bir vecd insanıydı. Gözlerini bir imparatorluk coğrafyasında açıp şuuru aydınlığa kavuştuğunda kendisini eskisine göre çok küçük bir ülkenin vatandaşı olarak bulan trajik bir neslin beyni yaralı bir ferdi olarak konuştu. Bir dünyanın, bir hayat tarzının, bir kültürün toptan inkâr edildiğini görmüş, kökten kopuşun, gitgide küçülüşün acılarını yaşamıştı. Olup bitenin farkına varabilen birkaç kişiden biriydi o, belki de tekti. Hiçbir zaman bir üçüncü dünyalı gibi “mazlum” edası takınmadı, büyük bir imparatorluğun ve büyük bir kültürün mirasçısı, daha da önemlisi, büyük bir dinin mensubu olduğunun şuurundaydı, bunun için mağrur ve kendinden emindi. Şiiri de, aynı şekilde, erkek sesli, yani yakınan değil, meydan okuyan bir şiirdi.
Bu sebeple büyük şairi, vefatının 30. yılında yeniden değerlendirmek istedik. Dosyamız, önemli bir röportajla başlıyor. Necip Fâzıl-Adnan Menderes İlişkisi adlı önemli bir kitabı bulunan Alâattin Karaca, Necip Fâzıl’ın şiirimizdeki yeri, getirdiği yeniliğin mahiyeti ve -en önemlisi- birkaç ay önce tartışmalara yol açan örtülü ödenek meselesiyle ilgili sorularımızı cevaplandırdı.
Ali Birinci ise, her zamanki titizliğiyle arşivleri didik didik ederek Necip Fâzıl’ın dedesi, babası, dayıları ve hayatının karanlıkta kalmış taraflarıyla ilgili yeni bilgilere, daha da önemlisi çocukluğunda yazdığı bilinmeyen iki şiirine ulaştı. Birinci üstadımızın bu çalışması sayesinde Necip Fâzıl biyografisi yazmak isteyenlerin yolları epeyi kısaldı diyebilirim. Abdullah Uçman da “Gaibden Gelen Ses” başlıklı yazısında, Necip Fâzıl’ın şiirinin nasıl oluştuğunu derinlikli bir biçimde ele aldı. Sezai Coşkun da modern dünya şiirinin kurucularından olan Rimbaud ile Necip Fâzıl arasındaki duyuş ortaklığından söz etti.
Ahmet Ağır’ın “Necip Fâzıl’ın Şiirinde Yabancılaşma veya Anlamsızlık” başlıklı yazısıyla katkıda bulunduğu dosyamız, Mehmet Narlı’nın Necip Fâzıl’ın hikâyelerini “akıl ve ruh bozuklukları açısından” ele aldığı yazısı takip ediyor. Bahtiyar Aslan da Necip Fâzıl’ın hikâye ve otobiyografi gibi iki farklı türde kaleme aldığı eserlerinde, büyükbabasının ölümünü anlatmasını, çocukken şahit olduğu bu gerçeğin yarattığı travmadan kurtulma çabasına bağlayarak dikkate değer bir yaklaşım getiriyor. Cafer Gariper, Necip Fâzıl’ın Bahriye Mektebi’nde hocası olan Yahya Kemal’e yönelttiği eleştiriler, Muzaffer Doğan da “Necip Fâzıl-Abdülhakim Arvasî Buluşması” hakkında yazdı. Adem Polat, Üstad’ın “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiirini Foucault’nun “hapishane” hakkındaki yaklaşımından yola çıkarak yeniden okumayı denedi. Selçuk Karakılıç da, 1942 yılında, Necip Fâzıl’ın Para isimli piyesi etrafında cereyan eden, tanınmış birçok ismin karıştığı intihal tartışmasını enine boyuna irdeledi.
Elinizdeki sayının tek hikâyesinde, Recep Seyhan, Necip Fâzıl’ın Paris macerasını ve maceranın sonunda yaşadığı derin iç hesaplaşmasını hikâye diliyle anlatıyor.
Şiire maalesef yer veremediğimiz bu sayıda dosya dışında da iki yazımız var; Gürsel Aytaç hocamızın Selim İleri’nin son romanı Mel’un’u değerlendirdiği yazı ve Mehmet Nuri Yardım’ın geçen ay kaybettiğimiz büyük sanat tarihçisi Prof. Dr. Oktay Aslanapa hakkındaki yazısı…
Kırkambar’ımız her zaman olduğu gibi dopdolu…
Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmayı ümit ediyorum.
Muhabbetle efendim.
 Beşir Ayvazoğlu

"Dil ve Edebiyat" Dergisi


Dil ve Edebiyat Dergisi’nin “Tarihdeş Bir Milletin Yolculuğu” konulu 53.sayısı çıktı.

Aynı tarihi paylaşmak sadece geçen zamanı birlikte yaşamak değil aynı havayı aynı suyu ortak bir mekânda yoğurup adına medeniyet denilen bir birlikteliği inşa etmektir. Üzeyir İlbak “Tarihdeş Bir Milletin Yolculuğu”nu anlatırken “Ahlat Şehitliği ile Çanakkale Şehitliği bu coğrafyayı paranteze alan en özel mekanlardır” demekte ve bütün reelpolitik söylemleri, endişeleri, ithamları yersiz kılacak bir gerçekliği hatırlatmaktadır.

Ülkemiz edebiyat ve kültür hayatının toplumsal gelişmelerle ilişkisi belki de her toplumdan daha fazladır. Bunun yaşadığımız coğrafyada son iki asırdır dinmeyen çalkantılı, sancılı toplumsal değişmelerle yakından ilgisi bulunmaktadır. Son dönemde ve özellikle de “barış süreci”nde edebiyata da yüklenecek misyon bu paralelde ve onun yaşananlara duyarsız ve ilgisiz kalamayacağı şeklindedir. Bu durumun en açık tanığı elbette zaman olacaktır.
Dil ve Edebiyat dergisi 53’üncü Mayıs 2013 sayısında tarihin tanık olduğu sürece katkı sunan bir sayı ile çıkıyor. Üzeyir İlbak’ın “Tarihdeş Bir Milletin Yolculuğu” başlıklı yazısını kapağına taşıyarak; İlbak’ın “Ahlat Şehitliği ile Çanakkale Şehitliği bu coğrafyayı paranteze alan en özel mekanlardır” cümlesinde ifadesini bulan ortak yaşanmışlıklarla dolu en az bin yıllık bir parantezi açmaya davet ediyor.
Dil ve Edebiyat dergisindeki yazısında dergimiz Genel Yayın Yönetmeni Üzeyir İlbak, özellikle “barış süreci”nde yaşanan gelişmeleri medeniyet perspektifinden ele alıyor. İlbak bu bakış açısıyla meseleyi kavramsal ve duygusal yönlerden kuşatıcı bir yaklaşımla değerlendirmeye çalışıyor.
İlbak yazısına “Hemdert olmak”ı hatırlatarak başlıyor: “Hemdert olmak, felaketlerin, ıstırapların, cehalet ve aymazlıkların ülkemiz coğrafyasında inşa ettiği düşmanlıklardan etkilenen ana-baba-kardeş insanlarımızın dert ve kayıplarını sayısallaştırmadan, karşılıklı istatistik verileri üzerinden gönülleri daha fazla karartmadan hepsiyle özdeşleşerek bir başlangıç yapmaktır.”
Bu ifadeler, “etnik ve dinî kimlikler üzerinden” yapılan suni tanımlamalarla “cendereye sıkışmış/sıkıştırılmış halimizden da kurtuluşun anahtarı gibi sunuluyor.
İlbak’ın yazısında üzerinde durduğu temel problem özellikle Cumhuriyet’le birlikte “bin yıllarla tanımlanan ortak tarih”in yok sayılmış ve “son seksen yılda görmezden gelinmiş” olmasıdır. “Tanzimat’la başlayan ‘ötekileştirme’ ve ‘tek-tip insan üretme’ çabası Cumhuriyet’in ilanından yirmi yıl sonra anayasaya konularak bu coğrafyanın insanları isyan ettirici bir etnik homojenlik cenderesine sıkıştırılmıştır.”
Yazıda çeşitli raporlardan yapılan alıntılarla bu sıkışma, sıkıştırma hâli örneklendiriliyor: 1940 yılında yayımlanan CHP Azınlıklar Raporu’undan yapılan alıntı şöyle:
“Vilayet ve kaza merkezlerinde, hükûmet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların cezalandırılması. Bölgeye gidecek yabancı kişi ve kuruluşların hükümetten izin almaları gerekmektedir. Ermeni mülklerine yerleşmiş Kürtler, yerleştikleri yerlerden çıkartılarak eski yerlerine veya batı bölgelerine gönderilmeli ve demografik yapı değiştirilmelidir. Dersim bir an evvel Kürtlüğe karışmaktan kurtarılmalıdır. Olağan mahkemelerde ve sıkıyönetim mahkemelerinde asker ve sivil ‘yerli’ hâkim [yani Kürt] bulunmayacaktır. Görkemli hükûmet konakları kurulmalıdır. …Kürtler Türkleştirilmelidir! Kürt meselesi Türkiye’nin en mühim meselesidir. Yol yapımına öncelik verilmelidir. Asimilasyonun ilk şartı dil öğretmektir.”
İlbak, “Ötekileştirme ve yargılamadan mahkûm etme devlet politikası hâline getirilerek sistematik bir şekilde uygulandı ve son bir asır, bu coğrafyada yaşayan dini ve etnik topluluklara zehir edildi.” tespitini yaptıktan sonra benzer yaklaşımın yakın dönemde de sergilendiğini şu cümlelerle belirtiyor: “Bulgar zulmüne ve Belen sürgünlerine resmî ağızlardan ağıt yakıldığı günlerde Diyarbakır cezaevinde işkence sesleri duvar dışına taşıyor, köylerde dışkı yedirme merasimleri düzenleniyordu.”
Ortak tarihi yok sayma anlayışıyla üretilen politikalar, uygulamaların aksine yazıda belirtildiği gibi “Anadolu çok kültürlü, çok dinli, çok topraklı kadim medeniyetlerin art arda ve bir arada yaşadığı coğrafya”dır. “Bu topraklar” İlbak’ın ifadesiyle “Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Akdeniz ve Karadeniz’dir. Anadolu medeniyeti ve kültürleri, semavi dinlerden de beslenerek birbirlerini etkilediler, geliştirip, büyüttüler ve temasta bulundukları Avrupa medeniyetlerini de etkilediler. Anadolu, Akdeniz havzasının ve Ege kültür varlığının tüm değerlerini kendi muhteva hamurunda yoğurarak derleyip toparladı, büyülü bir bireşim meydana getirdi.”
İlbak bunun üzerinde şu hatırlatma/uyarıyı yapıyor: “‘Otuz yıllık’ aymazlık üzerinden bu coğrafyanın insanlarına ve tarihi birikimine öfke kusanlar, biraz durup bu coğrafyanın şehitliklerine göz atmalı ve aynı inançla bir Fatiha okumalı. Bilinmeli ki, Ahlat Şehitliği ile Çanakkale Şehitliği bu coğrafyayı paranteze alan en özel mekanlardır. Anadolu’nun doğu kapısında da batı kapısında da birlikte şehit olduk; kanlarımız bu topraklara anlam kazandırdı. Alpaslan’ın Cuma hutbesini birlikte dinledik Anadolu’nun Malazgirt kapısında… Buğday çorbasını paylaşan mektepli çocuklarla Çanakkale’de ‘süngü taktık’. 1071’de ortak rüyanın adı Anadolu’ydu. 1918’de de aynı rüya için Anadolu’nun en batı noktası Çanakkale’de bin yıllık ortak rüya yok olmasın diye birlikte şehit olduk; karındaşlığın ötesinde bir kardeşlikle, kanlarımızı yatacağımız topraklara katık ve gelecek yaparak. Son büyük ortak rüya Çanakkale mücadelesinin üzerinden bir asır bile geçmeden ellerimizle rüyalarımıza katran döktük.”
Aslında “Tarihdeş Bir Milletin Yolculuğu” yakın geçmişteki suni durumun geçiciliğine vurgu yapıyor. Gelecek perspektifini de böylece çiziyor: “birlikte yaşama kültürüne aşina bu topraklar Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Kafkas, Arap, Süryani, Asuri… dil ve kültürleriyle birbirini aşılayarak daha da zenginleşmeye devam edecekler. Anadolu, mevcut dil ve kültür zenginliğini yeni değerlerle besleyerek daha da büyütecektir. Farklılıklar bu toprakların zenginliği olmaya devam edecektir.”
“Geleneğimize dönüp bu toprakların kadim halklarıyla ‘eşit’ yurttaşlar olarak barışmak, helalleşmek, her bir topluluğun kendisi kalarak, kültürlerini yaşatarak ve her bir değerin “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır” [Kur’an 30/22] hakikati gereği, farklılıkların  ‘yaratılmış bir ayet olduğu’ gerçeğini benimseyerek yeni bir asrın ilk çeyreğinde gelecek büyük vizyon sahibi ülke idealine katkı vermek zorundayız.”
Dil ve Edebiyat dergisi 53’üncü sayısında Üzeyir İlbak’ın “Tarihdeş Bir Milletin Yolculuğu” başlıklı yazısını kapağına taşıyarak tarihi sürece katkı sunan bir sayı ile çıkıyor.
Dil ve Edebiyat dergisinde öne çıkan diğer başlıklar ise şöyle:
Müçtehit Şair: Sezai Karakoç/ Zafer Acar
Bir Gönül Şairi: Yunus Emre/ Mustafa Özçelik
Necip Fazıl’ın Sinema Anlayışı ve Senaryo Romanları/ Mustafa Miyasoğlu
Otobüs –günlük- / Özkan Şahin

2013-04-17

71. Yürüyüşünde "Yolcu"


71. YÜRÜYÜŞÜNDE YOLCU: “COĞRAFYAM: HER RENK İNSAN”
YOL EHLİ:


*ferhat kalender *mustafa öner *ömer idris akdin *mehmet aycı*faik öcal *m. şamil baş *ferhat dönmez *müştehir karakaya  *rabia gelincik *s. kemal yazgıç *selami ay *sulhi ceylan *mehmet çelik *rıza kemal k. *m. fatih kutan *fatma fidan *aydın uzkan *ali korkmaz *banu özbek *ferhat özbadem *recep yazgan *ismail korkmaz *hasan tülüceoğlu *meryem yiğit *tayyip atmaca *hamit seven *ömer çoban *hamza çelenk 

FERHAT KALENDER SEYİR DEFTERİ’NDE YAZDI:

“Umut kırıcıları boş verin. Tarihin her deminde bu tür yara kaşıyıcılar ola geldi. Doğudan batıya doğru iz süren bir ses ile birbirimizi anlayacağız. İki tarafı keskin bir kılıç gibidir bu ses, hangi yanına sarılırsan diğerinden kan damlar. Kimse kimseye düşmemeli, onurdur ki kişi düşenin elinden tutup kaldırmalı, alnından öpmeli, yüreğine dokunmalı ve doğudan batıya doğru akan o sesin künhüne varmalı. Her değer yaşamak için vardır, onurlu, başı dik ve rüzgar gibi esenlikle. Kim diyorsa bir değer inşa ettim gel de öl. Yalancının tekidir. Kim diyorsa ki kurtuluş reçeteniz irademle yazdığımdır, tabi ol da kurtul. Düzenbazın hasıdır. Toprağın soluğunu, bir dağ menekşesinin irkilişini ve çiseleyen gökyüzünün sükunetini akletmeden yaşayan kim varsa  cücelerin düzenini çağırıyor demektir.”

MUSTAFA ÖNER, ESENLİK VE ADALETLE İLGİLİ YOLCU’NUN MANİFESTOSONU KALEME ALDI:

“On yılı aşkın bir süredir yayın yapmakta olan bir dergi olarak Yolcu, Müslümanlara karşı yapılan komplo ve kumpasın bir başka adı olan 28 Şubat saldırısına karşı sürdürdüğü özgürlük ve adaletten yana olan duruşunu, kalbimizin doğusunda kangren hale gelmiş diğer yaramızın onurlu ve adil bir biçimde sarılması için sürdürecek. Hiçbir değer insanımızın canından daha kutsal değildir. Türk, Kürd, Arap, Ermeni ya da Rum ve ya başka bir topluluk, insanlık ailesinin vazgeçilmez ve şerefli üyesidir. İnancımız açısından ise insanın diğerine üstünlüğü onun Allah’a olan yakınlığı mesabesindedir. Ve şüphesiz ki böyle bir üstünlüğün bilgisi Allah katındadır. Yüzyıllardır topraklarımıza musallat olan, coğrafyamızı parselleyerek, üzerindeki halkları birbirine düşman etmeye çalışan ve adına ulus devlet denilen modern oligarşik düzen, kurgulandığı Batı’da küresel hegemonya kazanında eritilirken, evrensel ilkeleri olan bu kadim coğrafya üzerinde daha fazla hayatiyetini sürdüremez. Esenliğin (Barışın) ve adaletin dili, kalplerimizin ve yüzlerce yıllık varoluşumuzun dilidir. Kaos kahinlerine inat, Türkü ve Kürdü ile bu toprakların umudu ve ufku olması, yeryüzünde yeniden insanlığın, ahsen-i takvim yani yaratılmışların en güzeli veçhesiyle hayatiyet kazanması yolumuzdaki en önemli işaretlerden biridir. Elbette ver elini kardeşlik ver elini insanık, diyeceğiz!”

MECMUANIN ORTA YERİ: BİLAL CAN SELÇUK KÜPÇÜK’Ü KONUŞTURDU:

“Günümüz sivil toplum çağı, insani ve vicdani hareketler çağı. Ülkücüler bunu kavrayamıyor. Kaç aile bugün evladını bu tür ocaklara göndermek ister. Ülkücü hareketin partilerinde yer alan yöneticiler dahil, belli gelir düzeyini yakalamış, ülkenin orta bandında yer alan ve çocuğunun iyi bir eğitimle, saygın bir meslekle karşısına çıkmasını bekleyen kaç aile evladını bu ocaklara emanet eder. Hemen hemen hiç.”

EYYÜP AKYÜZ, ‘KARŞI SORULAR’ DA SORUŞTURDU:

“Yeni ve köklü bir medeniyet inşası için nereden başlansa yeridir?”
 *Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN, *Zeynep DELAV, *Lütfi BERGEN, *Abdurrahman ŞEN, *Gülcan TEZCAN, *Nevval SEVİNDİ, *Prof. Dr. Ümit MERİÇ

"Gelenekten Geleceğe" doğru yolculuk


Değişim her dönemde vardı ama modernleşme değişimin değişmesi şeklinde tecelli etti. Modernleşme değişimi radikal ve fundamantel bir niteliğe büründürdü. Değişimi fetişleştirdi. Modernite, önüne çıkan her şeyi dümdüz ederek adeta ilerleyen bir canavara dönüştürdü. İnsanlığın asırlar boyunca üretmiş olduğu, doğruluğu asırlar içinde kanıtlanmış kadim değerleri berhava etti. Modern insan, geleneğin sükûn ve güven veren imkânlarından mahrum kaldı. Zaman içinde insanlık geleneğin önemini, kadim değerlerin imkânını yeniden kavramaya başladı. Fakat artık gelenek hemen elimizin altında duran bir değer olmaktan uzaktadır. Gelenek ve kadim değerler, üstü örtülmüş, keşfedilmesi gereken hazineler haline gelmiştir.

İşte “Gelenekten Geleceğe” dergisinin temel amacı geleneği ve kadim değerleri yeniden ortaya çıkarmak, üstü küllenen değerleri yeniden gün yüzüne çıkarmaktır. Kısaca ve özetle, derdimiz keşf-i kadimdir. Önce geleneği bütün parlaklığıyla yeniden ortaya çıkarmak ve ardından aktüel olanın karşısında o kadim değerleri yeniden yorumlamak… Yeniden üretmek, yeniden fark ettirmek ve yeniden sahibine takdim etmek… Akif’in deyimiyle asrın idrakine hitap etmek… Günümüzün modern insan tipi ile kadim değerleri yeniden buluşturmak…

Bizim medeniyetimizde geleneksel ve kadim değerler yaklaşık iki asırdır, ‘çağdaşlaşma’ adına yok sayıldı ve horlanarak bir anlamıyla yok olmaya mahkûm edildi. Geleneği ve kadim değerleri silme yolunda sistematik bir “devlet baskısı” da oluşturuldu. Toplumsal hafıza devlet aklıyla silinmek istendi; kadim değerlerin üstü betonla örtüldü, dışlanarak yok sayıldı, küçümsendi, ötelendi, ötekileştirildi…  Fakat bütün bu gayretler nihai amacına ulaşamadı. Kadim değerler yok edilemedi, silinemedi.  Son yıllarda kadim değerlere dönük ilgide büyük bir canlanmanın olduğunu memnuniyetle müşahade ediyoruz. Malum eski devlet aklının yerine yeni devlet aklı da, kadim değerlerimize ilişkin baskısı son on yıldan beridir, artık azaldığı da aşikârdır. Fakat kadim değerlere yönelik artan bu ilgiye cevap verebilecek nitelikli fikri yayın maalesef bulunmuyor. Özellikle geleneksel değerleri günümüzün sorunlarına uyarlayacak bir popüler dergi bağlamında büyük bir boşluk bulunuyor. İşte Gelenekten Geleceğe dergisinin birincil amacı bu boşluğu doldurmaktır.

Ülkemizde gündem çok hızlı değişiyor ve bu hızlı değişen gündeme hızlı ve popüler cevaplar vermek gerekiyor. İşte Gelenekten Geleceğe dergisi aktüel olana, gelenekten gelen değerler ışığında sağlam ve ikna edici cevaplar verme ihtiyacından doğmuştur. Muhafazakâr düşünce geleneğinin her soruna verecek bir cevabı bulunmaktadır. Fakat bu cevabın üretilmesi ve modern insana takdimi için bir mecraya, bir vasıtaya ihtiyaç bulunmaktadır. İşte bu derginin amacı, muhafazakâr münevverlerin güncel sorunlara/sorulara cevaplar üreteceği ve bu cevapları toplumun anlayacağı sade bir dille ifade edeceği bir mekân ve mecra olmaktır.

Muhafazakâr düşünce “kökü mazide olan ati”dir. Muhafazakâr düşüncenin her devirde söyleyecek sözü vardır. Önemli olan bu sözü güzel ve yerinde söylemek, bu sözü zamanın ruhuna uygun söylemek ve bu sözü kadim hikmete vakıf insanların anlayacağı bir dile söyletmektir. Dergimizin yayına hayatına çıkışının esas misyonu budur. Dergimiz, kadim değerleri günümüz insanının idrakine uygun bir dille ifade etmek; kadim hikmeti günümüz insanıyla buluşturmak istiyor… Geleneği tebellür ettirmek istiyor… Geleneği günümüzle yeniden buluşturmak ve taşımak, oradan da gelecek nesillere bir miras bırakmak istiyor.

Bu misyonla yayına hayatına başlayana dergimizin ilk sayısı ‘sanat’ temasıyla karşınıza çıkıyor. Çünkü son zamanlarda üzerinde en çok tartışılan konuların başında sanat gelmektedir. Bu bağlamda birçok soruya cevap aranırken, sanatın varlığı ve toplumsal işlevi hakkında da derin tartışmalar yapılmaktadır. Sanat nedir? Sanat sanat için mi yoksa sanat toplum için mi? Muhafazakâr düşünce ile sanat arasında nasıl bir ilişki mevcuttur? Muhafazakâr sanat olabilir mi? Sanat ve politika ilişkisi nasıldır ve/veya nasıl olmalıdır? İşte bu ve buna benzer birçok soru değerli düşünürümüz, akademisyenlerimiz, edebiyatçılarımız ve tarihçilerimiz tarafından tartışılmış ve bu sorulara cevaplar üretilmiştir.

Bu sayımızda yer alan makaleler:
Türkiye’deki “Muhafazakâr Sanat” tartışması bir anlamda Mustafa İsen’in  "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa muhafazakâr estetik ve muhafazakâr sanat normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" sözleri ile başladı. Tartışmanın öncül isimlerinden olan İsen’in hem edebiyat profesörü hem de Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı olması hasebiyle, kendileri ile uzun bir mülakat yapıldı. Bu mülakatta İsen, varolan sanat anlayışımızın geleneğimizden ayrı düşünemeyeceğimizi güçlü argümanlar ile ortaya koyuyor. Besim Dellaloğlu “Kriter, Kritik Kriz: Dünyalı bir Kültür-Sanatın İmkânları” başlıklı yazısı ile güncel tartışmalara önemli bir katkı sunmaktadır. Dellaloğlu bu önemli yazısı ile kriterlerin bulunmadığı bir ortamda kritik yapılamayacağını, aksi halde bir kriz ortamı oluşacağını belirterek güncel sanat tartışmalarını özetleyen ve konuya farklı bir açıdan bakmamıza imkân sağlayan bir perspektif sunmaktadır. Düşünce dünyamızda kendine has bir üslubu olan Hasan Bülent Kahraman “Muhafazakâr Sanat Üstüne Edebiyat ve Mimarlık Bağlamında Bazı İrdelemeler” başlıklı makalesi ile güncel muhafazakâr sanat tartışmalarını doğal bulduğu ve hatta bu konuda tartışmaların daha derinlere inmesi gerektiği üzerine güncel analizler ve yorumlarıyla renk katmıştır. İkinci mülakatımız kültür, sanat ve tarih alanlarındaki çalışmalarıyla bilinen,  “Muhafazakârlık ve Sanat” konusunda Türkiye’nin en yetkin isimlerinden biri olarak kabul edilen Beşir Ayvazoğlu ile yapıldı. “Yaratıcı Muhafazakârlık” kavramı ortaya koyan Ayvazoğlu’na göre insan önce içinden geldiği dünyayı bilecek sonra o dil ile dünyayı kavrayacaktır. Zamanımızda sadece gelenek ile beslenmek yeterli değildir aynı zamanda evrenseli de gözetmek zorundayız. Sanat denilince edebiyat, edebiyat denilince şiir, şiir denilince ilk akla gelen isimlerdendir değerli hocamız Hilmi Yavuz. Şairliğinin ve edebiyatçılığının yanı sıra düşünce hayatımızda özgün bir yeri olan Hilmi Yavuz’un şairliğinin 60. yılında ‘Sanat’  sayısında ‘Şiir’ üzerine uzun bir mülakat yaptık.
Edebiyatımızın yeni yüzlerinden Sadık Yalsızuçanlar sanat tartışmalarına “İslam Sanatının Manevi Doğası” yazısı ile İslam anlayışı içinde sanatın yeri ve İslami sanat anlayışının arka planı hakkında doyurucu örnekler ve analizlerle önemli bir konuya temas etmiştir. Önemli siyaset bilimcilerimizden Ali Yaşar Sarıbay “Sanat Olarak Politika” yazısı ile ihmal edilmiş bir konuya değinmiş ve politikacılar arasındaki farklılığın bilgelikte değil sanatta olduğunu vurgulamıştır. “Gelenek Savunusu”nun en önemli metinlerinden biri olan “Gelenek ve Bireysel Yeti” adlı T.S. Eliot’ın makalesine sanat tartışmalarında birçok yazar tarafından atıf yapıldı. Daha önce Türkçe’ye çevrilen metin bu sayımızda yeniden yayınlanmasının uygun olacağını düşündük. “Öz Yurdunda Garip” yazısında Mümtaz’er Türköne, “Muhafazakâr Sanat nedir? sorusunu, anılarını bizlerle paylaşarak cevaplandırmaya çalışmıştır. Değerli orkestra şefi Selman Ada “Muhafazakâr Avant Gardiste” yazısı ile kişinin hem muhafazakâr hem de avant gardiste, yani öncü olabileceği yolundaki düşüncelerini bizlerle paylaşmıştır. Mavi Yeşil Dergisi’nin editörü Hasan Öztürk “Siyasetin Tiyatroyla Sınavında ‘Günün Adamı’ Olmak” başlıklı çalışmasıyla, Haldun Taner’in 1949 yılında hazırladığı “Günün Adamı” isimli tiyatro oyunu ve ardından vuku bulan olaylar üzerinde durmuştur. Mahmut Erol Kılıç’ın geleneksel sanatlarımız ve buna fikri zemin hazırlamadaki rolü itibariyle tasavvufun rolü üzerine makalesi iki mesleğin arasındaki derin bağlantıya işaret ediyor. Son makalemiz, Bengül Güngörmez ve Üzeyir Tekin ait. “Muhafazakâr Düşüncenin “Estetik Kaygısı”yla İmtihanı” adlı makalede yazarlarımız, muhafazakârlık ve sanat tartışmalarına son on yıllık süreci dikkate alarak ilginç analiz ve yorumları ile bu sayımıza katıda bulundular.
Uzun yolculuğa çıkan bir derviş misali azığını hazırlayan dergimizin geçtiği duraklarda umuyoruz ki okuyucu tarafından hoş karşılanacak ve bağrına basılacaktır. 

"Semaver Öykü" dergisi

Semaver Öykü Dergisi, Mart- Nisan 2013 sayısı ile öykü yolculuğuna devam ediyor. Bu sayıda, Aleksandr Soljenitsin’den  ‘Ufacık Öyküler’, Sevinç Üçgül; Demain S. Lunaris’ten ‘Bilge ile Halk’ Mehmet Akif Coşkun çevirileriyle yer alıyor. Söyleşi bölümünde Özcan Karabulut ile ‘Öykü ve Yazarlık Serüveni’ üzerine, özellikle genç öykücülerin dikkatle okuması gereken bir söyleşi var. Ayhan Emir Yolcu, seri öykülerine ‘III.Kanto’ ile devam ediyor. Ayrıca Ahmet Zeki Yeşil, ‘Rahmetli’; Mustafa Oğuz, ‘Sabah Resimleri’; Semrin Şahin ‘’Rüyanın Mahzeninde’; Semih Polat ‘Unutulmuş’; Baki Karcı, ‘Koca Efe’; Deniz Dengiz Şimşek, ‘Kırmızı Şarap ve Kitap Eki’ öyküleriyle yer alırken, Senem Gezeroğlu, Cemal Şakar’ın yayına hazırladığı ‘Sessiz Harfler’ kitabını tanıtıyor.


İrtibat: 
PK.19 /  Kayseri

2013-03-21

ŞİİR VE İNŞÂ dergisi yayın hayatına başladı


Şiir ve İnşâ dergisi, aydınların çarpıklıklara ve yalanlara karşı merdane mücadele edecekleri hür bir mahfil olarak fikri cereyanların teşekkülüne sanat ve fikir terkipli bir zemin hazırlamaya meyyal olacaktır.

Dergiler, fizikî dünyanın yorucu tekdüze alışkanlıklarından kurtulup fikirler dünyasının yüksek katmanlarında seyrân etmenin kapısıdır. Yeni bir derginin yayına başlaması bu esrarlı kapının cesaretle açılmasıdır ki, evrenin elvanından taravet ve meserret kesbidir. 

Yayına başlamak gerçekliğin âleminden düşünce ve sanat muhitine fikir pırıltılarını taşımak olanağı sunan mühim bir takdimdir. F
ikrî potansiyeli olan yeni bir dergi birçok cepheden doğurgan olabilir. Keşfedeceği yeni yazarlar, öne süreceği edebî/felsefî tartışmalar yani sanat ortamına getireceği yeniliklerle heyecan verici bir hava estirebilir.

Sırf bu yüzden yayına yeni başlayan dergilere muntazır olmak büyük kafaların şevk duyacağı bir tavırdır. Bir sanatkârın emeli herhalde taşıdığı fikrî potansiyeli dışa vurmaya muharrik unsur olacak düşünce ve sanat mıntıkasına girmektir. 

Öğrenmeye ve yazmaya kamçılayan, karşılıklı münakaşa ve tenkit etme imkânı sunan bir düşünce atmosferi dergiler etrafında suhuletle temerküz edebîlir. Dergicilik hareketlerinin üretken atmosferi ile düşünce tarihi arasında çifte etkileşim söz-konusudur. Dergilerin fikir telifinde üretken oldukları dönemlerde düşünce tarihinde de bir canlılık olduğu vakıadır. Kalıcı meselelere eğilmesi, genel geçer bilgilerin peşine düşmesi bakımından dergiler, aktüel ve asparagas karakterli malumat neşreden gazetelerden, bilhassa münevverleri çeşitli iktidar odaklarına esir etmemek, cihetinden ayrılmaktadır.

Fikirler öncülüğünde yenilik hevesi taşıyan toplumların sırtlarını dayayacakları mütevazı ve muhkem bir temeldir, dergicilik hareketi. Gazete ve diğer yayın organlarına nazaran daha az bağımlı olan Dergiler hasbi muhalefet ahlâkına sahip aydınların tercih edecekleri müstakil bir cephedir. 

Merhum düşünürümüzün ifadesiyle hür tefekkürün kalesidir. Bedensel heveslerin iktidarına ve çoğunlukla siyasanın aşağılık eğilimlerine yüz çevirmedir,karşı çıkıştır, dergicilik. Kalabalıklardan kederli bir yalnızlığa kaçıştır.

İçerisinde harıl harıl tercümelerin aktığı, bireyler arasında muntazam düşünsel diyalogların gerçekleştiği, ilişkilerin fikir ağlarıyla örüldüğü ve akli cevherlerin satırlara nakşedildiği düşün siteleridir dergiler. Ustaların tezgâh başına geçip sanat kerpiçleriyle fikir imarethanelerini yükselttikleri bu siteler,toplumların felsefî yükselişlerinde temeldeki ibda harcı olmuştur. 

Aydın namzetleri bu sitelerde tecrübeyle karşı karşıya gelmek ve kabiliyetlerini bilemek fırsatını haiz olmaktalar. Cehalet vartasından fikrî varsıllığa ilerleyişte revnak bir merdiven olan dergicilik eylemi aynı zamanda büyük sanatkârların ve düşünce adamlarının doğuşuna yol açacak savaşımın da meydan yeri olacaktır. 

Şiir ve İnşâ dergisi, aydınların çarpıklıklara ve yalanlara karşı merdane mücadele edecekleri hür bir mahfil olarak fikri cereyanların teşekkülüne sanat ve fikir terkipli bir zemin hazırlamaya meyyal olacaktır.


İrtibat:

Şiir ve İnşâ dergisini Ankara ve İstanbul'da aşağıda isimleri yazılı kitabevlerinden temin edebilirsiniz.

İstanbul; Mephisto - Taksim, Ana Kitapevi- Cağaloğlu, Ağaç Kitapevi- Fatih, Kaknüs Kitapevi- Üsküdar.

Ankara; İlhan İlhan kitapevi, Birleşik Kitapevi, İmge Kitapevi, Kurtuba Kitap Kafe.

2013-03-19

'Ayraç' dergisi Çanakkale'de...


Ayraç Kitap Dergisi 41. Sayısında 98 yıl önce Çanakkale'de yaşananları sorguluyor!

Herkesin Çanakkale'si değil,
Hepimizin Çanakkale'si…

1915'te Çanakkale Boğazını ele geçirmeye, İstanbul'u işgal etmeye ve Rusya'ya yardım götürmeye yönelik İngiliz-Fransız ortak harekatına karşı yürüttüğümüz Çanakkale Savaşı, hem I. Dünya Savaşı'nın hem de tarihimizin en önemli savaşlarından biridir. Ayraç Kitap Dergisi olarak bugüne kadar daha iyisini yapmak için beklediğimiz Çanakkale Dosyası'nı 4. yılımızda yapmış bulunuyoruz.

Bu sayı tarihimizin dönüm noktalarımızdan olan Çanakkale Savaşı özel sayısı… Çanakkale bizi biz yapan bir savaştır. Hem Çanakkale'de yaşananları, hem Çanakkale Savaşı sonrası devlet ve millet olarak Çanakkale vefasızlığımızı, hem de Çanakkale'nin son zamanlarda artan popülerliğini araştırdık, konuştuk. Ayrıca Çanakkale'ye dair neler yapılabilir? sorusuna cevaplar aradık.

Çanakkale tabi çok çetrefilli bir dosya oldu. Çünkü savaşın akabinden günümüze gelinen süreçte Çanakkale, siyasete malzeme yapılan bir konu. 2000'li yıllardan sonra muhafazakar belediyelerin etkinliğiyle Çanakkale'ye giden sayısı 2.5 milyonlara kadar çıktıysa da son zamanlarda yine bir düşüş söz konusu. Bunun yanında Çanakkale'ye gidenler hakkında laik-muhafazakar çekişmesi de çok tartışıldı. Bu çekişme sonucunda Çanakkale'de yaşananlar yeniden konuşuldu ve herkes kendi tarihini kendisi yazmaya başladı!

Bugün Çanakkale, birbirlerini ötekileştirmiş grupların sloganlarına, söylemlerine ve "tarihsel gerçek" dedikleri ispatlarına maruz kaldı. Dergimizde de göreceksiniz bu konuları. Savaşın ne anlama geldiği, ve bu savaşı milletçe sahiplenmemiz gerektiği unutuldu. Çanakkale'yi böyle bir hale getirmenin, geçmişini sahiplenemeyen, sahiplendiğinde de ideolojik fikirleriyle milleti birbirinden ayıran bizler, Çanakkale'yi yeniden fethetmek zorundayız. Eğer Çanakkale'yi yeniden fethedebilirsek, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ve Ortadoğu'nun anlamını yeniden keşfedebiliriz.

Dosyamızda birbirinden farklı görüşleri bilerek dile getirdik. İstedik ki Ayraç okurları bu dosyayla Çanakkale'ye yönelsinler ve Çanakkale'deki tarihsel gerçekliği kendileri keşfetsinler. Nelerin yaşandığını bizzat kendileri araştırıp okusunlar. Bu minvalde Çanakkale kitaplarını genişçe incelemeye gayret ettik. Sizler de okudukça her kesimin kendisine has Çanakkale'sini yazdığını farkedeceksiniz.

İyi okumalar!

*

- Çanakkale filmleri pastadan pay alma sevdasından öteye neden gidemiyor?
- Çanakkale'de Laik-Muhafazakar çekişmesinin altında yatan sebepler...
- Çanakkale'ye şimdiye kadar neden kayıtsız kaldık?
- Mustafa Kemal'in Çanakkale'deki rolü neydi? Çanakkale'yi neden anlatamadık, neden yazamadık?

Dosya Yazarları: Yunus Emre Tozal, Hamdi Akyol, Abdurrahman Üzülmez,
Hasan Parlak, Salime Kaman, Cem Sökmen, Pınar Andaç, Ayşegül Tozal,

İskender Gümüş, Nihal Yormaz, Firdevs Kapusızoğlu, Akif Usluy


Katkı Sağlayanlar: Erhan Afyoncu, Münir Üstün, Bora Ekmekçi,
Prof. Dr. Tufan Gündüz, Prof. Dr. Vahdettin Engin, Alpaslan Durmuş,
Mustafa Karagüllüoğlu

41. Sayımızdan Söyleşiler:

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Uzmanı Muzaffer Albayrak:
"Çanakkale'den bize yadigar kalan tarihi mirası muhafaza edemedik."

Çanakkale Koleksiyoneri Seyit Ahmet Sılay:
"Çanakkale Savaşı 1915 Aralık'ta bitmedi benim için. Ben 1915 Aralık'tan sonraki günümüze kadar gelinen sürecin mücadelesini veriyorum hâlâ…"

Dr. Mehmed Niyazi:
"Çanakkale hakkında 253.000 kitap yazılabilir…"