2012-05-18

Diriliş düşüncesinin mimarı Sezai Karakoç'tan açıklamalar, tespitler ve çözüm önerileri

"Batı parçalayıcı, İslam birleştiricidir" diyen Sezai Karakoç'a göre, Kürtlerden bir grup aydın çıksa 'Diyarbakır sadece Türkün değildir, sadece Kürdün de değildir Arapların da değildir hepsinindir' deseydi, bugünkü durum olmayabilirdi.

Diriliş düşüncesinin mimarı Sezai Karakoç, batıcılık, milliyetçilik konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı..'Batı parçalayıcı, İslam birleştiricidir' diyen Sezai Karakoç'a göre, Kürtlerden bir grup aydın çıksa "Diyarbakır sadece Türkün değildir, sadece Kürdün de değildir Arapların da değildir hepsinindir deseydi, bugünkü durum olmayabilirdi. Karakoç, "Aslında bu ses çıkabilirdi de Kürt aydınından, müsaitti" diye konuştu.

Sezai Karakoç, "Kürtler kilit taşı rolündedirler. Birleştirme misyonunu üstlenseler idi halk bugünün yüz katı arkalarında olurdu. İçlerinde bulundukları dört devleti birleştirebilirler. Dilleri de böyledir. Kürtler birleştirme misyonunu üstlenseler idi, bugünün on katı yüz katı halk arkalarında olurdu. Dört devletçiği birleştirmek işini en çok Kürtler ve Kürt aydınları yapabilirdi. Öncülük anlamında tabi, yoksa tek başına yapamazlar. Ancak bu fikirler doğmadı, bu da yine devletin suçudur. Devlet medrese sistemini resmen kapattı. Sonra en önemlisi hocaların, ağaların, şeyhlerin çocuklarını devlet, Halk Partisi aldı. Güya asimile etmek adına ulus devletçi yapmaya kalktı. Bir kısmını Batı’ya eğitime gönderdiler. Sonra demokratik düzene geçince, hepsi milliyetçi oldular. Zihniyetleri ise CHP ile aynıdır" ifadesini kullandı.

İşte Sezai Karakoç'un İstanbul'da Diriliş Partisi il merkezinde yaptığı konuşmadan satır başları...

Sorunların temeli Osmanlı sonrası kurulan devletlerin suniliği köksüzlüğü

Devletimiz olan Osmanlı devleti 1918 de resmen bitmiş oldu. Sonrasında devlet parçalandı ve bir takım devletler ortaya çıktı. Şu anda çektiğimiz bütün sıkıntıların temelinde bu devletlerin yada devletçiklerin kuruluşundaki sunilik ve köksüzlük yatıyor. 100 yıla yaklaşıyoruz 2018 . Bu işi çözemediğimiz bu eski devletinin halkının-tebaasının problemlerini çözemediğimiz taktirde bir asır dönmüş olacak. Ondan sonra aynı problemlere devam mı edeceğiz daha mı ciddi durumlar doğacak bunu göreceğiz.

İktidarın iddiası 2023’de güçlenmiş bir Türkiye. Ama düşünmüyor ki tek başına Türkiye’nin meselesi değil bu

Türkiye’ye bakalım diyorlar ki 2023 de cumhuriyetin 100. Yıl dönümü olacak işte yüzüncü yıldönümüne kuvvetlenmiş güçlenmiş bir Türkiye olarak çıkmaya çalışıyoruz. Şu andaki iktidarında iddiası bu. Ama düşünmüyor ki tek başına Türkiye’nin meselesi değil bu mesele. O 1918 deki duruma bağlı. Yalnız Türkiye’ninki değil şu an Suriye’de olan çatışmaların nedenini araştırırsak yine gidecek 1918’e varacak.

Devletlerin suniliği onları parçalanmaya götürüyor. Şimdi Irak, Suriye. Sırada İran, Türkiye

Irak üç parça olmuş can çekişiyor, artık bölünme aşamasında. Bölünmesin diye uğraşanlar var ama bir yandan şartlar ve diğer yandan kökteki sunilik (yapaylık) diyor ki parçalanacaksınız.

Şimdi aynı şey Suriye’ye de sirayet etti. O da parçalanayım mı parçalanmayayım mı kavgasını yaşayacak. Bu daha sonra İran’a intikal edecek. İran daha dayanıklıdır, çünkü din esası üzerinde duruyor. İran’ın şartları daha değişik, fakat buna rağmen bu parçalanma hadisesinin temelinde yatan faktör İran’da da ateşlenirse ki o faktör milliyetçiliktir, İran da bu parçalanmanın önünde duramaz. Arapların paramparça oluşu ortadadır. Körfezde beş altı tane ufacık devletçik var güya. Bunlar normalde ne kadar yaşayabilirler?

Meselenin kökü şudur; Osmanlı devleti parçalandığı zaman, ortaya çıkan bu oluşumlar nasıl oluştu ve bunların dayanıklılığı ne kadardır? Mesele budur.

Parçalanmanın temelinde yatan ana faktör: Milliyetçilik

Batılılar Osmanlı Devleti’ni oluşturan halkları sürekli olarak tahrik ettiler. Her yerde bağımsızlık ateşi yakıldı. Öncelikle gayrimüslimlere. Avrupa’daki gayrimüslimler milliyetçilikle kışkırtıldılar ve ayrıldılar. Rumlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, hepsi.

Sonra bu ateş Müslüman kitlelere de aşılandı. İlk olarak Arnavutlara aşıladılar. Çünkü onlar Avrupa’da idi. Onlara sizin kökünüzde Latinlik vardır dediler düşününüz ki en meşhur Türkçe Lugatı hazırlamış olan Şemsettin Sami’yi dahi bu milliyetçilik hususunda kullanmak istediler.

Türkiye dâhil Osmanlı sonrası tüm devletler milliyetçilik temelli kuruldular

Daha sonra devlete açılan savaş sonucu devlet yıkılınca, bütün halkları kışkırtarak ayrılmaya teşvik ettiler. Bunlar da bu model üzerine sözde devletlerini kurdular. Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas hep böyledir. Ancak sonunda bunların hepsini işgal ettiler.

Türkiye, Anadolu olarak Kurtuluş Savaşı’nı verdi ve kendisini kurtardı. Ama yeni devlet nasıl olacaktı?

Yine aynı hastalıkla hareket edildi. Madem bizden kopanlar milliyetçilik ile ayrıldılar, biz de milliyetçilik ile bu işe girişelim dediler. Ama bugün görüyoruz ki bu ayrılmalar ne Arnavutlara ne Araplara ne diğer kavimlere yaramamıştır. Gayrimüslimler bile azınlık olarak dağılıp Avrupa’nın içinde kayboldu.

Milliyetçilik Yunanlara Bulgarlara dahi yaramadı, Osmanlıda en azından özerktiler

Şimdi Yunanistan kaybolmak üzeredir. Bulgarlar defalarca efendi değiştirdiler. Alman istilası ile Rus istilası ile. Şimdi yine Almanların ekonomik hâkimiyeti altındadırlar. Osmanlı hakimiyeti altında en azından az çok özerktiler. Kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Ancak Osmanlı sonrası defalarca esarete düştüler.

Müslüman olarak ayrılanlar da bugün binbir sıkıntı içindedir. Irak Arapçılık yapmaya kalkıştı. Halbuki Kuzeyinde Kürtler, güneyinde Şiiler var. Kerkük’te Türkler var. Buralarda milliyetçilikle bir devlet nasıl ayakta tutulabilir? Önce şerif ailesinden kral tayin edildi, sonra İngiliz idaresi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız olunca da problemler ortaya çıktı. Şimdi ise Irak paramparçadır. Aynı durum Suriye’ye intikal ediyor. Hatta orada gayrimüslimler de var. Şimdi bu devletin milliyetçilik ile, ulus devlet fikri ile, Suriye devleti adı ile yaşaması mümkün değil. Bir de dışarıdan karıştırıldığına göre yaşayamayacaktır.

Arapların en büyüğü Mısırın geleceği dahi karanlıktır

Arapların en büyüğü Mısır’ın geleceği dahi karanlıktır. Yakın bir gelecekte orada büyük bir patlama olabilir. Asıl hedef Mısır’dır. Çünkü Arapları her şeye rağmen bir araya toplaması beklenen en büyük devlet orasıdır. Ama Mısır, belki en büyük patlamayı yaşayacak ve paramparça olacaktır. Temenni etmiyoruz, inşallah olmaz. Fakat tarihi sosyolojik yapı bunu gerektiriyor. Bütün Arap devletçikleri de aynı durumdadır.

Ulus devlet fikri ile kurulan devletlerin hepsi çürük

Ulus devlet fikri ile kurulduğu için ve geçmişteki yapıya hiç uymadığı için Batı’dan alınan fikirlerle kurulan devletlerin hepsi çürüktür. Milliyetçilik, nasyonalizm kavramı, bizim yapımıza, 1400 yıllık İslam halkları yapısına hiç uymayan teoride kalan soyut bir kavramdır. Osmanlılar genişleyip büyüyünce kavmiyet iddiasını bırakmış ve herkesi toplayan ana damara, İslam’a sarılmışlardır. Ve onun için uzun boylu yaşamışlardır. 1918’den sonra doğan parçacıklar, milliyetçiliğe sarıldılar ama hemen hepsi işgal edildiler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız oldular, ancak derhal birleşmeleri yeni bir proje gerçekleştirmeleri gerekirken bunu yapamadılar. Zaman kaybettiler. Bugün patlak veren Arap baharı ile bu coğrafya paramparça olmaya doğru gidiyor.

Cumhuriyetin kuruluşu da maalesef aynı modeldir. Mademki çoğunluk Türk’tür, buna Türkiye Cumhuriyeti diyelim. Batı’da ulus devletler, Almanya, Fransa var. Bizde niye Türkiye demeyelim dediler ve böyle kuruldu. Fakat bugün görülüyor ki bu şekilde yaşaması mümkün değildir. İşte güneydoğu sorunu, Kürt meselesi. Küçük bir mesele zannedildi baştan, ama büyük bir problem olarak duruyor ve çözülemedi. Ve çözülecek durumu da yok.

Kürtler iflas eden milliyetçilik teorisine sarıldılar, bir yere varmaları mümkün değil

Kürtlere gelince. Kürtler de aynı yola sarıldılar. Batı’da Londra Kürdoloji Ensitüsü’nde vb. yerlerde yetiştikleri için buna sarıldılar. Onlar da ırkçılık yolu ile gidiyorlar. İflas eden bir teori ile bir yere varmaları mümkün değildir. Kürtlerin şansı bunun tam tersinde idi. Tabii ki, elbette ki bu ulus devlet denilen nesnede, daha az olan halkların bir takım hakları çiğneniyor, onlar asimile edilmek isteniyor. Buna karşı çıkmaya elbette insanların hakkı var. Fakat bunun çözümü biz de ayrılalım değil. Tam tersine Kürtler hem kendileri için, hem bütün buradaki dört devlet için bir şans iken, bu şansı tam tersine kullandılar. Neydi bu şans; BİRLEŞTİRME!

Kürtlerin şansı ayırmak değil birleştirmek idi

Kürtler birleştirmeye çalışmalıydı. Ayırmak ve ayrılmak yerine. Neyi birleştirmeye, bu dört ülkeyi. Türkiye’yi, Suriye’yi, İran’ı ve Irak’ı. Aksine bu devletleri parçalayıp kendilerine bağımsızlık sağlamak yolunu seçtiler. Halbuki bu hem mümkün değil, hem bu hareketin bir sonucu yok. Kürtler ayırmaya değil, birleştirmeye çalışsalar idi daha muvaffak olurlardı.

Kürt aydını; Diyarbakır sadece Türkün değildir, sadece Kürdün de değildir Arapların da değildir hepsinindir diyebilirdi

Kürtlerden bir grup aydın çıksa idi ve dese idi ki; Hiçbir memleket hiçbir ırkın değildir. Diyarbakır Kürtlerin değildir, sadece Türklerin de değildir. Arapların da değildir. Hepsinindir.

Aslında bu ses çıkabilirdi Kürt aydınından. Aslında bu sesin çıkmasına müsaitti oralar çünkü medreseler vardı. Bu medreselerde saydığımız bütün ırkların sahip olduğu medeniyet okunuyordu, öğretiliyordu. Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe o medreselerde yoğruluyordu. Bu medreseden çıkan insanlar ırkçı olmazdı.

Kürtler kilit taşı rolündedirler. Birleştirme misyonunu üstlenseler idi halk bugünün yüz katı arkalarında olurdu

Kürtler dört devletle de akrabadırlar. Kilit taşı rolündedirler. Bu dört devleti birleştirebilirler. Dilleri de böyledir. Kürtler birleştirme misyonunu üstlenseler idi, bugünün on katı yüz katı halk arkalarında olurdu. Dört devletçiği birleştirmek işini en çok Kürtler ve Kürt aydınları yapabilirdi. Öncülük anlamında tabi, yoksa tek başına yapamazlar. Ancak bu fikirler doğmadı, bu da yine devletin suçudur. Devlet medrese sistemini resmen kapattı. Sonra en önemlisi hocaların, ağaların, şeyhlerin çocuklarını devlet, Halk Partisi aldı. Güya asimile etmek adına ulus devletçi yapmaya kalktı. Bir kısmını Batı’ya eğitime gönderdiler. Sonra demokratik düzene geçince, hepsi milliyetçi oldular. Zihniyetleri ise CHP ile aynıdır.

Ulus devlet fikrini yumuşatsalar da 1950 sonrası tüm iktidarlar CHP içinden çıktılar temel ideolojileri aynıdır

Ülkemizde 50’den sonraki iktidarlar da bu meseleyi çözemediler. Çünkü CHP’nin içinden çıkmışlardır ve TEMEL İDEOLOJİLERİ AYNIDIR. Ulus devlet fikrini yumuşatsalar da devlet şemasını değiştirmediler. Fikri bakımdan da çok zayıftılar. Bu yüzden onlar da mevcudu devam ettirdiler.

Osmanlı ırk temelli bir yapıya iltifat etmedi

Türkiye ve İran’ın da akıbetleri Irak ve Suriye’nin peşindedir. İran’ı din ayakta tutuyor ama baskı çok büyüktür, bu baskı altında ayakta duramaz. Bir atılım yapması lazım. İran’da bir din devleti kuruldu ama bu devlet adeta milli bir din devletidir. Milliyetçiliğin ve maalesef Fransız İhtilali’nin etkisi var. Osmanlı ise ırk temelli bir yapıya hiçbir zaman iltifat etmedi. İran devrimini üç unsur oluşturuyor, üç temel üzerine kuruldu bu devrim. Bunlar, din, Fransız devriminin etkisinde bir cumhuriyetçilik ve İrancılık yani milliyetçilik.

1979 da devrim olunca gittim, Cağaloğlu’ndaki İran konsolosluğuna baktım. Yazıhaneye yakındır. Bayrağı değişmişti, yaklaşıp levhasına baktım, İran İslam Cumhuriyeti yazıyor. Madem İslam diyorsun, niye buna İran’ı da ilave ediyorsun? Madem İslam neden cumhuriyeti ekliyorsun? Rejim böyle yaparak kendi kendini sınırladı. İran’la sınırladı cumhuriyet ile sınırladı. Aynı Suudi Arabistan gibi. O da kendisini Hem Suudlukla, hem de Araplıkla sınırlıyor.

Yeni anayasa çözüm değil. Çözüm anayasaya Kürtleri koymak da değildir

Şimdi bütün sorunlarımızın temelinde bu anlayış yatıyor. Anayasa yapılsa ne olacak. Çözüm anayasaya Kürtleri koymak değildir.

Batıcılıkla milliyetçilikle ve demokrasi ile yüzleşmeli ve hesaplaşmalı kendi otantik ideolojimiz anayasaya konmalıdır

Bizim mutlaka şu 3 şeyle yüzleşmemiz ve hesaplaşmamız lazımdır; Batıcılık, Milliyetçilik ve daha sonra gelen demokrasi. Müslümanların bunlarla hesaplaşıp orijinal ve kendine has ideolojisini bulması lazımdır. Eğer bu ideoloji bulunamazsa bir çıkış yolu yoktur. Çünkü saydığımız bu üç şey tamamen Batı’dan alınmıştır. Yeni anayasa da kendi otantik ideolojimiz konmalıdır

Liberaller din konusunda ittihatçılar gibiler

Şimdi liberaller denen bir grup çıktı ortaya. Medyada bayağı etkililer. Anayasaya da etki yapmak istiyorlar ve ırkı, dini bir tarafa bırakalım diyorlar. Din konusunda tıpkı ittihatçılar ve gibi düşünüyorlar, bu noktada onlarla beraberler. Soyut bir devlet teorisidir önerileri. Anayasanın alt planında bu olsun istiyorlar. Halbuki böyle bir şey dünyanın hiçbir yanında yok.

Fransa’da devletin temelinde Fransızlık, milliyetçilik var. Daha başka düşünceler var, Fransız ihtilali var kökünde. İngiltere’de İngilizlik var, ABD’de Amerikancılık var kökünde. Hristyanlık var zaten hepsinde.

Liberaller köksüz soyut bir yapı istiyorlar. Geçmişi olmayan yapan yapının geleceği de olmaz

Şimdi siz burada bu liberallere bakıp da geçmişi olmayan, tarihsel bir yönü olmayan, tamamen soyut bir yapı kurarsanız, onun geleceği de olmaz. Geçmişi olmayan, bugünü olmayan şeyin geleceği de olmaz. Türkiye bu tehlike ile karşı karşıyadır.

Batıcılık asla çıkar yola götürmez

Irkçılığı, milliyetçiliği ne kadar yumuşatmaya çalışırsanız çalışın, istediğiniz kadar biz Türk derken ırkı kastetmiyoruz deyin, o da bir çare değildir. Batıcılık bizi her zaman taklide götüren ve asla bir çıkar yola götürmeyen bir eğilimdir. Bütün bunları Batılılar da gördüklerinden bizim için yeni bir kelime attılar ortaya; demokrasi.

Demokrasi başı sonu belirsiz bir ideoloji, her kapıyı açan maymuncuk gibi bize empoze edilmek isteniyor

Şimdi demokrasi her türlü eksikliğin çaresi gibi gösteriliyor. Bir nevi maymuncuk gibi her kapıyı açar. Veya aspirin gibi, her türlü hastalığa çaredir, her renge yorulabilir. Her yere çekilebilir. Ucu bucağı olmayan, başı sonu belirsiz bir ideoloji gibi bize empoze edilmek isteniyor.

Oysa bu faydaları da sakıncaları da olan bir yönetim şeklidir. Bir denemedir, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yayılmaya başlayan yeni bir rejim denemesidir. Bunun başarılı olacağına da inanmıyorum. Herkesin kendi özlemlerini yakıştırdığı, fakat aslında onun içinde bu özlemlerin bulunup bulunmadığı belli olmayan bir rejimdir.

Artık dünya uzmanlaşmaya gidiyor. Depreme karşı yapılacak şeyler meclisin işi değil, uzmanların işidir. İhtisaslar o kadar ilerliyor ki, meclise çok az iş kalıyor. Sadece bir onay alıyor. Bir takım insanlar meclisi bir meslek, bir zanaat haline getirmiştir. Onu çıkarları için kullanıyorlar. Yürümüyor aslında. O zaman siyaset için siyaset muhalefet için muhalefet yapılıyor.

Mevcut sistemler çağın gerisinde iflas etmiş durumda, alternatifi olmadığı için ayakta duruyorlar

Artık teknoloji çok ilerlediği için bir çok müessesenin hükmü kalmamıştır. İllere göre milletvekilliği de çağdışı. İllerin vekili hepimizin vekili ise o zaman yine hepimiz seçebiliriz bugün teknoloji buna müsait. Adaylar tüm Türkiye’nin adayı olsun. Bu sistem Holanda’da, Belçika’da var. 450 kişilik bir liste ortaya konsun, millet bu listelere oy versin. Çağın gerisinden kalmış iflas etmiş bir sistem var ortada.

Pekiyi, karşısına ne konacak? Bu rejim alternatifi olmadığı için ayaktadır.

ABD, İngiltere, gelenekçi olduğu için eski yapıyı muhafaza ediyor. Dünya da bunları taklit ederek devam ediyor. Bugünün teknolojisi önünde artık bu yapılar bu rejimler ayakta duracak vaziyetten uzaklaşmış durumda. Ama sönmüş bir yıldızın hala ışığının gelmesi gibi bunların da geçmişten gelen bir devam durumları var.

Geleceğimizi düşünmek hepimizin görevidir. Madem ki Türkiye Batıcılık, Milliyetçilik ve şimdi de demokrasi üçlüsü ile ayakta sallanıyorsa ve sağlam değilse, bunun bir sendromu varsa ki Kürt meselesi bu hastalığın sendromudur, çok ciddi olarak memleketin aydınlarının bu konuyu düşünmesi lazımdır. Türkiye’nin sorunu kendine has değil. Irak’ta da, Suriye’de de, İran’da da, Mısır’da da sorun aynıdır. Körfez ülkeleri de Suudi Arabistan da ayakta duramayacaktır. Çünkü bunların hepsi çürük bir esasa dayalıdır.

İslam coğrafyası aydınları bu çöken yapıların yerine sağlam kalıcı yapının projelerini üretmeleri lazımdır.

Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, Demokrasi ve liberallik. Bu süreç bir projedir

Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, Demokrasi ve liberallik, bu süreç bir projedir. İslam dünyası düşünürleri çıkmalı ve buna karşı yeni bir yapıyı konuşmalıdır. Projeler tartışılmalı ve kabul göreni hareket haline gelmelidir. Yeni bir yapının İslam dünyasına hakim olması ve mevcut yapıyı değiştirerek yeni bir yere çıkmamız lazımdır.

Görüşümüz garpçılık-batıcılık değildir. Batıcı görüşler parçalayıcı, İslam bütünleyicidir

Bu ırkçılık değildir. Garpçılık-Batıcılık değildir. Bu Liberalizm değildir. Bütün bu görüşler, parçalayıcıdır, bölücüdür. Bize bütünleyici görüş lazımdır. Bu da İslam’dır. Fetret dönemleri dışında bu bütünlük sağlanmıştır.

Emeviler, Hz. Hasan’ın fedakarlığının anlamına eremediler. Ömer bin Abdülaziz buna teşebbüs etti ancak yapamadı. Emevilik, ırkçılık-asillik iddiası onların sonunu getirdi.

Bu gün de fetret devirlerinin en korkunçlarından birini yaşıyoruz. Ve Batı’dan aldığımız çareler çözüm olmadı tam tersi fetreti büyüttü.

Diriliş hareketi bir projedir. Biz diyoruz ki Türkiye’yi, Türkiye olarak düşünmeyelim. İslam Âlemi’ni bütünlükle düşünelim. İslam milleti kavramını yine ön plana çıkaralım, geçmişte olduğu gibi. İslam medeniyeti kavramını yeniden ortaya koyalım. Ve İslam devletine doğru gidelim. İranlısı da geliyorsa gelsin, gelsin zaten. Araplar da gelsin. Hiç birinin olmasın o devlet, İslam devleti olsun. Millet de, dili, ırkı, adetleri ne olursa olsun – İslam’a aykırı olmamak kaydı ile – muhteremdir. Herkesin mezhebi, tarikatı, cemaati kendinedir. Çünkü bir tek mezhepte birleşmeyi gerçekleştirmek temenni edilse de, mümkün değildir.

Zulmü küçük devletler, çürük devletler daha çok yapar

Eski yapılar devam ettikçe maalesef halklar zulumlere maruz kalacaklar. Bu devletçikler, küçük ve güçsüz oldukları için herhangi bir muhalefet gördükleri zaman, korkudan zulme kaçarlar. Zannedilir ki devlet büyüdükçe zulüm artar. Hayır, devlet büyüdükçe zulüm azalır. Küçük devlet korkar. Alır, yargılar, muhakeme eder. Ama korktuğu için kalkar, protesto yapanı vurur öldürür. Zulüm yapar. Çünkü kendisi sağlam değildir, bilir çürük olduğunu. Bu bakımdan bizim görüşümüz bir projedir.

Liberallik batıcılığın kılık değiştirmiş halidir

Müslüman aydınların uyanıp, Batı’dan gelen üç cereyandan kendilerini kurtarmaları gerekmektedir. Eski Batıcılık kılık değiştirerek içimize girmiştir. Tanzimat adı altında geldi sonra o değişti meşrutiyet adını aldı, sonra cumhuriyet adını aldı, milliyetçilik adını aldı, şimdi de liberallik adını aldı. Bunların hepsi aynı şeydir. Temeli Batıcılıktır.

Avrupa insan hakları batı ideolojisidir.

Bu Batıcılık onlara göre insancılık, hümanizm, aydınlanmadır. Çünkü Avrupa’nın, Batı’nın ideolojisi, onlara göre insanlık ideolojisidir. Halbuki Avrupa İnsan Hakları, Batı ideolojisidir ve buna sahip çıkmak Batıcılıktır. Bir İslam ülkesi için bu bir zuldür. Kendi ideolojisi yokmuş gibi, geçmişteki insanlar boşuna yaşamış gibi, hiçbir görüşleri yokmuş, tamamen hüda-yı nabit yaşamışlar, sanki hiçbir şey üretmemişler, hiçbir fikirleri olmamış, hiçbir medeniyet kurmamışlar gibi şimdi Batı’dan insanlığı, medeniyeti, insan haklarını alacağız. Bu tabi Batılılar için söylüyorum, aynı karganın tavus kılığına girmesi gibidir.

Tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet sürecinin halkası olan demokrasi ve liberallik ki, bugün önümüzdeki en büyük fikri tehlikedir. Bu tehlike silahlı tehlikeden büyüktür.

İslam birliği istemek üçüncü dünyacılık değildir. Batı niçin birinci dünya olsun

Daha önce yaptığım açıklamalar üzerine hemen bu fikrin savunucusu bir gazetede benim karşıma birisi çıktı. Orada diyor ki, ben İslam Birliği’ni isteyince üçüncü dünyacı olmuşum. Batı birinci dünya oluyor, ikinci dünya da Rusya ve sosyalist grup. Bunun dışı ise üçüncü dünya. Biz İslam birliği diyorsak üçüncü dünyacı oluyormuşuz.

Neden biz birinci dünya olamayalım da onlar birinci ikinci, biz üçüncü olalım?

İslam’ın bir tek şartı var o da bütün Müslümanlar bir arada ve birliktedirler

Bir de üçüncü dünyalı olmak İslam’ın beş şartından biri midir diye alay ediyor. Bir de bunu karıştırıyor. Benim elimde gazete yok, kanal da yok. İslamcı geçinen bu kadar yazar var. Bir tanesi çıkıp da o terbiyesize bir cevap veremedi. Ben diyorum ki İslam’ın bir tek şartı var, o da bütün müslümanlar bir arada ve birliktedirler. Müslümanlar bir bütündür, ayrılmaz. Bu İslam’ın farzıdır, şartıdır, imanın da şartıdır. Eğer Müslümanlıktan anlamak istiyorsa, bunu öğrensin.

İmanımız, İslam’ımız bize emrediyor, bütün Müslümanlar birleşecekler kendi bağımsızlıklarını koruyacaklar, devletlerini koruyacaklar ve Batı’nın, Doğu’nun, şunun, bunun esiri kölesi ve oyuncağı olmayacaklar

Anlasın ve öğrensin ki İslam memleketinde, İslam ile alay eden bir gün mutlaka ve mutlaka Allah tarafından cezasını bulur. O benimle değil İslam ile alay ediyor. Elbette imanımız, İslamımız bize emrediyor, bütün Müslümanlar birleşecekler kendi bağımsızlıklarını koruyacaklar, devletlerini koruyacaklar ve Batı’nın, Doğu’nun, şunun, bunun esiri kölesi ve oyuncağı olmayacaklar.

Diriliş projesinin gelişmesi, büyümesi, aydınların buna sahip çıkması ile olur. İnşallah geliştirilir, tartışılır ve sonunda bütün İslam Âlemi’ne sunulur. İnşallah bu olacaktır ve Müslümanlar kendi memleketlerinde hür, bağımsız, güçlü olacaklardır. Ve bir takım batıcı tipler de gelip bizimle böyle alay edemeyeceklerdir. O günler de inşallah gelecektir.


Dünya Bülteni
18 Mayıs 2012

Hiç yorum yok:

SAFAHAT OKUMALARI

SAFAHAT OKUMALARI
Mehmet Âkif'i anlamak ve anlatmak için Safahat Okumaları...

DİRİLİŞ GÜNLERİ, DİRİLİŞ GÜLLERİ

E-POSTA GRUBU

Dergi~lik e-posta
dergilik@googlegroups.com